Kâmil Erdem, ödüllü iki öykü kitabının ardından (“Şu Yağmur Bir Yağsa”, “Bir Kırık Segâh”) “Yok Yolcu” adını verdiği öykülerini yine Sel Yayıncılık etiketiyle okurlarıyla buluşturdu. Eski, neredeyse tedavülden kalkmış kelimelere meftun bir yazar Erdem. Öykülerindeki bireyler de öyle. İçine hapsoldukları zamanın dışına çıkmanın yollarını düşünüyor, soruyor ve sorguluyor; bunu yaparken de meramlarını “ehl-i zevk, mahut, makus, bertaraf, mütevekkil, mukavemet, meyyal, temayül, mütemmim cüz, müphem, vuku bulmak, müesses nizam, iane” gibi kelimelerle dile getiriyorlar. Yazar kitabın ilk öyküsünde an, durum öyküleri okuyacağının ipuçlarını okura verirken, daha çok karakterlerin zihninden geçen düşüncelere ve iç konuşmalara odaklanmış. Nereye giderlerse gitsinler mütemadiyen yalnızlık ve yabancılık hisseden yaşama uğraşındaki bu insanlar, dünyanın hızla değişen düzeninde hayallere, hatıralara, geçmişe, olasılıklara, umutlara ve ironiye yaslanıyorlar. “Kim bilir ne zamandan kalmışız. Kırık dökük kalmışız,” diyor birisi. Bir diğeri ise “Gidip artık asla örneği kalmayan, yanında çınarı, çınarında yalansız öten serçesiyle bir kır çeşmesine sığınmak isterim, ondan kana kana su içmek,” diyor. Ama “Ata yadigarı kadim bir ormanda, asırlık bir meşe ağacına yaslanmayı hayal ederlerken,” yolları hep “tahrip edilmiş, soldurulmuş zamanlar caddesine” düşüyor.

Kâmil Erdem ile son öykü kitabı “Yok Yolcu”yu konuştuk.

Esme Aras

Kâmil Erdem

İki ödülün ardından okurlarınıza yine bir öykü kitabıyla seslendiniz. Tahrip edilmiş, soldurulmuş bir zamanın içine hapsolmuş, çıkış yolunu bulmaya çalışan karakterlerin kafasındaki kargaşanın, sisli düşünce balonlarıyla betimlendiği öyküler yazmışsınız. Üçüncü kitabınızı yayına hazırlarken hangi temel meseleden yola çıktığınızı sorarak başlamak istiyorum.

İlk sorunuzda, epeyce olumsuz sözcük kullanmışsınız: Tahrip edilmiş, soldurulmuş zamana hapsolmak, kargaşa… Tam da böyle. Neredeyse bir ömür, ömürler boyu böyle. Ülke üstünde hiç dinmeyen, durmadan yinelenen, durmadan ve yeniden yinelenen, tahripkâr, soldurulmuş biçimlere bürünen, süreğen, hiç gitmeyen bir Ortadoğu uğultusu var. Bu muhafazakâr Ortadoğu uykusunun kimi yerlerine çentikler açmaktı, ışık demetleri yakalamaktı temel meselem. Bunu ne ölçüde başarabiliyorum, bilmiyorum. Zaman iyi kötü akıp gidecektir. Yazar ve şair ıssızlıkta duvara çentik açmayı ve karanlıklara ışık demetleri yollamayı sürdürecektir.

Durum, an öyküleri okuyacağının ipuçları daha ilk öyküde, “Sıradan Bir Akşam”da okura verilmiş. Bu noktada karakterinize katılır mısınız, kimileri bu anlatım biçemini basit ve gereksiz mi bulur? İllaki meraklansın isteyenler, kendini kahramanın yerine koyabileceği olay öykülerini tercih edenler, sınırları belirsiz bir hayatta bireyin var kalma savaşının anlatıldığı bu öyküleri okurken zorlanacaklar mı?

Biçem, kadim konu. Öyküde amatör (profesyonel/endüstriyel olmayan) bir içtenliğe ulaşmanın yollarından biri olsa gerek biçem titizliği. Bir zaafı, hepimizin içinde zaman zaman ortaya çıkan korkuları yenmenin bir aracıdır edebiyat ve özellikle özenli bir biçemle bize sunulan edebiyat. Bu yüzden çok yorulan, yüzyılımızda her anlamda çok yorulan insanların içindeki var kalma savaşımında, onlara sıradan olmayan, sığ olmayan, tekdüze, hattâ tek tip olmayan biçemle sunulan edebiyat mutlaka iyi gelecektir. Hep sözünü etmişlerdir bize: derinlere, daha derinlere in. Hayatın yorgunluğuna herkesin ziyadesiyle susturulmuşluğu katkıda bulunuyorsa, ya da tam tersine hızla çeşitlenen iletişim yollarının gümbürtüsüyle malül isek, derinlere inmeliyiz. Edebiyatın nitelikli koyu gölgesine sığınmak isteyen okur içindir biçemin titizliği. Nüfuz etmek derlerdi eskiden, içine girmek, içine işlemek, inceliğini kavramak, etkilemek bir şeyi. Öyküde öyle bir biçem olsun ki, okuyan, bir iki sayfalık metinde gece patates pişirmeye girişmiş bir öykü kahramanının derinliğine nüfuz edebilsin.

Öykülerdeki ironik dil dikkat çekici. Teferruatlı iç konuşmalar düşünce hızına eş atlaya sıçraya akıp giderken karakterler de kendileriyle, içinde bulundukları durumla her an dalga geçme eğiliminde. Bu ironi onları içten içe rahatsız eden yaşama korkusunun bir yansıması mı, bir çeşit baş etme yöntemi mi, hayatı çekilir kılmanın bir yolu mu?

Yaşama korkusu demeyelim de, yaşamı ciddiye almanın altında kalma, zindan duvarı da olsa, sırtını sağlam bir duvara yaslayamama endişesi. Bu dünya ile başa çıkmanın yollarını çok aramıştık bir zamanlar, birkaç kez yenmişlerdi bizleri. Yılmamıştık. Sonraları da bu dünya ile nasıl başa çıkılır diye çok düşündüm. Yakın bir zamanda, bir yürüyüşte genç bir kadının onlarca polis tarafından gözaltına alınma ânındaki gülüşünü gördüm ve bir kez daha dedim ki kendi kendime, ironi, mizah, savaşımda elimizi uzatacağımız, tutunacağımız bir daldır. Yoksa mütemadiyen ve yüz yıllardır ve tekrar tekrar “tüzüklerle çarpışarak” büyüyen halklar, o halkların tek tek bireyleri, tek ve tek insanlar nasıl başa çıkabilecek kendileriyle ve ötekilerle?

İkindi ile akşamı birleştiren sıradan saatler, çıkmaz sokaklar, mekânlar, nesneler dile gelmiş de konuşuyor gibidir öykülerinizde. Yalnız insanların, eski bir devrimcinin, aşçının, badanacının olağan yaşamlarına konuk oluruz ama maişet derdindeki o karakterler hiç de sıradan değildir. Düşünürler, sorarlar, sorgularlar, bir işe yaramayı hissetmek isterler. Sezgileri ve içgörüleri yüksektir, duygulu olanı da vardır, biteviye düş kuranı ve mürekkep yalamışı da. Tanrının bile unuttuğu “tanımsız” hayatları yazmak, atılamayan çığlıkları duyurmaya çalışmak mı, başkaları tarafından pek de anlaşılamayan isyan sözlerine tercüman olmak mı sizinkisi? Yoksa sadece tanıklık etmek mi?

Zaten öyküler, bir bakıma, “tanımsız hayatlar” da dahil, tüm köşede bucakta kalmışların tanımlanması mümkün zamanlarına şöyle bir bakıp geçmiştir. Tanıklıklara gelince, artık herkesin herkese tanıklık ettiği bir çağa geldik. Tanıklık etmek kadar tanık edinmeyi de yaşantımızın olmazsa olmaz bir parçası haline getiriyoruz gitgide. Öykü sanırım bu tanıklıkların çeşitlenmesine, içimize yerleşmesine, dalbudak sarmasına katkıda bulunuyor. Misal, katırtırnaklı bir kırı, meşum bir müzeyi, nakışlı bir kilim serilmiş sekiyi, servili maşatlığı ve akşam yokuşlarını ve gece tavanlarını tanık edinebiliriz öykülerden. Tanımak, tanımlamak, tanık, tanıklık, tanımsız. Dilin olanakları ve açmazları.

Başka yazarlara, şairlere, kitaplara, öykülere, dizelere açık ya da kapalı göndermeler yapıyor, metinlerarasılığı kullanarak öykülerinizde farklı katmanlar yaratıyorsunuz. “Havalar Yine Isınacak” öyküsünde akasyanın gölgesine sığınan Nazif Bey, yoldan geçen hikâye yazarını şu cümleyle tanıtıyor: “Kelimeleri sırtında taşımaktan kambur olmuş.” Öykü yazmak, hikâyeler biriktirmek biraz da yüklenmek, dertlenmekle alakalı sanki. Buna katılır mısınız; siz sırtınızdaki yükün ne kadarını yazarak atabiliyorsunuz?

Ayapera öyküleri, sanki biraz anılara yolculuk öyküleri gibi olmuş. Yani öyle olmasını istedim. Bana hep soruyorlar ya, bu zamana kadar nerelerdeydin diye, buralardaymışım demek ki. Yükleniyor, dertleniyormuşum. Sultanahmet’te Nazif Bey’in dükkânının önünden geçişlerini izliyormuşum Cansever’in, Süreya’nın, Tosuner’in. Sözcük biriktiriyormuşum. Kimilerini bu öykülerde ve diğer yazdığım hemen her öyküde andığım şair ve yazarların yapıtlarından oluşan bir kambur, olsa olsa biraz hafifler yazdıkça.

O öyküde sanatlar arası bir yakınlık da kurulmuş. Örneğin Celal Bey, fotoğrafta boşluklar olmasını, orayı bakanın doldurması gerektiğini söylüyor. Bu noktada öykü ve fotoğrafın kardeşliğinden söz etmek mümkün mü? Boşluksuz anlatılan roman ile sinema arasında benzer bir bağ kurulabilir mi sizce de?

Fotoğrafla öykü kardeştir diyebiliriz, evet. Bana göre şiir biraz militandır, öykünün azmettiricisi, ajitatörüdür. Bir başına caddenin ortasında yürür. Öykü ise, sempatizandır, gözcülük yapar, duvar diplerinden gitmeyi yeğler. Bu duvar dibini tercih eden çekingen öykü takımının, fotoğraftan, müzikten, resimden, mimariden esin veren, yüreklendiren akrabaları, arkadaşları olması elzemdir.

Yine aynı öyküde her akşam Sait Efendi’nin eskici tezgâhının yanına bırakılan, iki bina arasındaki boşlukta yalnızca bir figür gibi duran camlı araba, “Koyu Kırmızı” öyküsünde tekrar karşımıza çıkıyor. Mekân yine İstanbul olunca, iki öykünün bağlamlı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet, bu son üç öykü bir bakıma birbiriyle kesişiyor. Poğaça arabası, Boyacı Arap, dişçi, sokaklar ve benzer unsurlar en az öykülerin ikisinde yineleniyor. Anlatılan zamanın ayrıntıları ve gerçekliğin bir parçası. Önceki kitaplarda da böyle gereksinmeler vardı ve bunu yapan epey öykücü tanıyorum. Beckett bunlardan biriydi örneğin.

Her sabah kendi hayatının çıkmaz yokuşlarına doğru camekânlı poğaça arabasını süren Cafer, film çekmek için sokağa uğrayan adamların dekorunu süslüyor. Yapmaya çalıştığınız tam da bu mu; objektifi yaşamların üzerinde gezdirerek, bir noktada sadece ayrıntı olarak yer verileni başka bir öykünün ana malzemesi yapmak mı? Ki yaşamın bütününe baktığımızda yine figüran olmaktan kaçamıyor o başrol…

Başroller ve figüranlar. Ben figüranların aşağılara itilmesiyle, onlara biçilen sınıfsal yazgıyla, bu yazgının yıkıcılığına ve kıyıcılığına uzlaşır gibi yaparak direnmeleriyle ilgileniyorum. Evet, dolayısıyla öykülerde onlara ister istemez bir rol biçilmiş oluyor. Cafer’e biçilen rol gibi. Cafer öykünün başrol oyuncusu ama dünya adil değil. Bir sokakta figüran olduğu hatırlatılıyor. Bir şeyler çarpışıyor. Akıl karışıyor. Kendini yokuşa vuruyor. Sağaltımın bir yolu.

Kitabın son öyküsü olan, bir bakıma gençliğin yeniden kurgulandığı “Son Görüşme”de yol Ankara’ya çıkıyor. Menekşe pasajı, Hergele meydanı, Kavaklıdere’deki küçük park, Konur Sokak, Sıhhiye, Kocabeyoğlu pasajı… İki eski arkadaş için bir zamanlar birer uğrak noktası olduğunu anladığımız bu mekânların, sizin anılarınızdaki yerini merak ediyorum.

Ankara’nın en güzel yıllarında DTCF öğrencisi idim. Fikir Kulüpleri, sonradan Dev-Genç, yürüyüşler, Kızılay’da, Ulus’ta gazete dergi satmalar, bildiri dağıtmalar, boykotlar, forumlar, işgaller, köy çalışmaları. Öte yandan Ankara Halkevi, konserler, Ankara Sanat Tiyatrosu’nun, Ankara Birlik Sahnesi’nin oyunları, sinemalar, kitapçılar, Bilge Karasu’nun evinde edebiyat toplantıları. Bir sonraki soruda sormuşsunuz ya, insan kendini yeniden yapabilir mi diye, şunu söyleyebilirim ki, bu olağanüstü ortamda kendimi yeniden yaptım. Ankara’da okurken çalıştım da çeşitli işlerde. Esat’ta manav dükkanımız oldu iki arkadaşla. Numune Hastanesi’nde Döner Sermaye’de çalıştım. Gökdelende yüklenici yanında, Cebeci’de muhasebe bürosunda, bir iki badana boya işinde, Sovyetler Birliği’nin APN ajansında, kitapçıda. Ankara’nın cezaevlerinde de yattım. Ulucanlar’da ve Mamak Askeri Cezaevinde. Bu yüzden, Ankara’ya çok şey borçluyum. Kimi öykülerimde Ankara’dan doğrudan ya da dolaylı söz ediyorum. Önceki kitaplarda da var. Ama sanırım daha çoğunu hak ediyor ve umarım yazarım.

Son soru Bahar karakterinden mülhem, bir insan kendini yeniden yapabilir mi? Siz bunun bir yolunu hep yeni öyküler yazarak, yeni karakterler ve atmosferler yaratarak bulduğunuzu söyleyebilir misiniz?

İnsan’ın kendini yeniden yapması. Bu büyük bir meseledir ve biraz da budur mesele. Bunun üstesinden gelmenin yollarından biri de yazmak olsa gerek. Sanatın diğer dalları da öyle. Sabah kalkıp bir karikatür karesine gülmek. İşte seni güldüren sanatçı, kendini yeniden yapmıştır, vesselam.