Judith Butler’ın “Şiddetsizliğin Gücü” adlı metni, Başak Ertür çevirisiyle geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları tarafından basıldı. Butler, şiddetin ve şiddetsizliğin kullanıma dair etik politik bir tartışma yürütürken, konunun aklımızdaki ilk çağrışımlarını aşan bir bakış açısı geliştirmeye çalışıyor. Çünkü şiddet gibi şiddetsizliğin de konumlara, gücü elinde tutanlara göre değişen ve dönüşen bir yanı var. Şiddetin kime yöneldiği nasıl tartışmaya değerse, şiddetsizlik talebinin kim konuya dâhil olduğunda önemsizleştiği burada dikkate değer bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle ne şiddeti ne de şiddetsizlik talebini sabit, değişmez olarak ele alabiliyoruz çünkü bu konu kimin tarafından nasıl iş gördüğüne göre değişken bir yan içeriyor ki Butler’ın metinde bunu somut örneklerle gösterdiğini söyleyebiliriz.

Judith Butler

Şiddetin nasıl gerekçelendirildiği önemli bir konu, özellikle devlet gibi yapıların şiddeti nasıl algıladığına bu açıdan bakmak gerekiyor. Bu nedenle basitçe şiddete karşıyım demenin şiddetle örülmüş bir dünyada yaşarken çok da anlamı yok. Mesela, devletler toplumlara şiddetsizlik ve güven vaadinde bulunduğunda, kimin edimini şiddet olarak adlandırdığına odaklanmak meseleyi tartışmaya başlamak için iyi bir nokta. Butler, Amerika araştırmaları uzmanı Chandan Reddy’nin söylediklerine dikkat çekiyor bu bağlamda, “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki biçimiyle liberal modernlik, devleti şiddetten muafiyetin kefili olarak koyutlar, fakat bu muafiyetin kendisinin temelinde dayandığı şey şiddetin ırksal azınlıklar üzerine, ayrıca akıl dışı, ulusal normun dışında addedilen tüm diğer gruplar üzerine salınmasıdır.” Bu durumu egemen ulusa dayalı devlet pratiklerinin çoğunda görürüz. ABD’de polisin bir siyahı vurduğunda kendisini savunmak için başvurduğu yöntemlerden biri, katledileni şiddet potansiyeli olarak yansıtmakmış mesela. Bu örnek, polisin, kendi şiddetini meşrulaştırma aracı olarak şiddeti işlevselleştirmesi hakkında epey şey söylüyor. Benzer bir şekilde İstanbul Gezi Parkı direnişinde göstericileri veya Türkiyeli Barış Bildirisi imzacılarını şiddetle ilişkilendirmek, devletin şiddeti nasıl kendi lehine tanımladığını gösteren başka örnekler olarak yer ediyor metinde. Bu açıdan devletin şiddeti gerekçelendirme biçimleri şiddet konusunu düşünürken önemli bir yere sahip ve şiddetsizlikten bahsederken, şiddetin bir söylem olarak nasıl iş gördüğünü gözden kaçırmamak gerekiyor. Bundan dolayı Butler metinde, devletin şiddet tekelini elinde tutmasının sonuçlarını ve bu şiddetin tanımlarının kime yönelik, nasıl ele alındığını sorunsallaştırıyor. Bu konu şiddetsizlik meselesini anlamak için de gerekli çünkü şiddetin kimin bedenini kapsadığı ile şiddetsizliğin kimin için talep edildiği arasında da bir bağlantı var.

Butler’ın metninde bahse değer meselelerden biri liberal bireycilik eleştirisi. Butler doğa durumuna atıfla kurulan bireycilik anlatısının, başkasını yaşama dahil etmeyen ve genellikle eril olan yanına işaret ediyor. Bu tarz bireycilik, olduğu şey olduğu güne kadar kimseye ihtiyaç duymamış kişiyi, genellikle de erkek bireyi işaret ediyor. Bu anlayışta birey doğada sanki kendiliğinden oluvermiş, bulunduğu konuma gelene kadar hiç kimseyle ilişkilenmemiş, toplumsal çatışmaların dışında olarak tahayyül ediliyor. Bana kalırsa bu konuda yazarın Robinson Crusoe örneği zihin açıcı. Şöyle diyor Butler:

“Örneğin yalnız ve kendine yeten Robinson Crusoe figürü istisnasız hep yetişkin ve erkektir, ilk “doğal adam” figürüdür – nihayetinde toplumsal ve iktisadi hayatın talepleri onun kendine yeterliliğini sekteye uğratacaktır, ama böyle bir engel asla kendi doğal durumundan kaynaklanmaz.”

Oysa insan türünün bir şekilde başkasına ihtiyacı vardır, bunu sadece insanlar arası bir ilişki olarak da düşünmemek gerekir. Bireyin doğaya, yaşamını kolaylaştıran şeylere de ihtiyacı vardır. Bu nedenle başkasını işe dâhil etmeyen bireycilik aynı zamanda imkânsıza yaklaşan bir düşünce.

Buradan Butler’ın “bağımlılık” olarak adlandırdığı meseleye geçebiliriz. Belki de çoğumuz başkasına bir şekilde “bağımlı” görülmekten rahatsız olur, kendi kendimize yetebildiğimizi düşünürüz. Ama yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi kendiliğinden doğada oluşuvermiş bireyler değilizdir. Butler bu açıdan bağımlılığı şöyle tanımlıyor: “Kısmen toplumsal ve maddesel yapılara, ama aynı zamanda çevreye de ihtiyaç duymak.” Butler’ın konuyu geliştirmek için verdiği Lacancı “ayna evresi” örneği demek istediğimizi daha anlaşılır kılabilir:

“Aynaya baktığında kendi başına ayakta durduğunu sanan ve bu zaferin coşkusunu yaşayan oğlan çocuğunu izlediğimizde, radikal kendine yeterliliğinin sevincini yaşarken onu aslında annesinin ya da üzeri örtülmüş bir nesne desteğinin (trotte-bébé) aynanın önünde tuttuğunu biliriz.”

Yazar bu örneği liberal bireyciliğin kurucu masallarıyla ilişkilendiriyor. Kendine yeterli, kimsenin desteğine ihtiyacı olmayan birey anlayışı, bu örnekte annenin emeğini görünmez kılıyor. Ayrıca karşısında durduğu nesne olan aynayla da ilişkiyi feshediyor. Butler’ın bu konudaki başka bir değerlendirmesi de şöyle, “bu sahnenin bir içerimi, görünürde erilliğin fantazmatik bir kendine yeterlilikle, dişilliğin ise sunduğu, düzenli olarak yadsınan destekle özdeşleştirilmesidir.”

Görülüyor ki bireyin kendi kendine yeterliliği meselesi epey sorunlu bir tahayyül, kabul edelim etmeyelim belli “bağımlılık”larımız var ve bu da başkasını işe dâhil ediyor ve bizi Butler’ın “karşılıklı bağımlılıklar” olarak adlandırdığı meseleyi düşünmeye itiyor. Düşünür bu bağımlılığın “yaralanabilirliğe, çatışmaya, yetişkinliğe, toplumsallığa, şiddete ve siyasete dair kavrayışımızı” nasıl dönüştürdüğünü tartışıyor. “Karşılıklı bağımlılık” fikri bize yükümlülükler getiriyor, birebir “bağımlı” olduğumuz veya olmadığımız herkesi ve her şeyi içeren bir yükümlülük. Bu yükümlülük küresel bir yükümlülük çünkü kitaptaki şu örneğin gösterdiği gibi dünyayı kendi sınırından ibaret görenlere karşı dikkatli olmamız gerektiğini anımsatıyor:

“Örneğin ABD hükümetini, küresel ısınmanın yaşanabilir bir dünyanın geleceği açısından gerçek bir tehdit teşkil ettiğine ikna etmenin bu denli zor olmasının bir sebebi, kendi ulusal zenginliğini ve kendi iktidarını pekiştirmek amacıyla üretimin piyasaların yayılmasını sağlamayı, doğayı sömürmeyi, kâr etmeyi kendilerine hak görmeleridir.”

ABD’nin kendine hak gördüğü, çok açık ki dünyanın ekosistemine zarar vermek. Bizi buna karşı küresel olarak yükümlü kılan şey ise dünyanın geleceği. Bu bir ulusun sınırına ilişkin değil, tek tek dünyadaki hayatlara ilişkin. Butler’ın şu cümlelerinde ifade ettiği gibi: “Dünyanın tüm sakinlerinin, insanların da hayvanların da yararına hizmet eden küresel yükümlülükler fikri, neoliberal bireycilik kutsamasından olabilecek en uzak noktadadır.” Küresel olarak yükümlü olduğumuzda, dünyanın tüm başka bedenlerine ve varlıklarına karşı sorumlu oluruz, bu sınırları aşan tahayyül güvencesizleri, farklı etnik kimlikleri, devlet tarafından kaybedilenleri, aile içi şiddet mağdurlarını, tacize uğrayan kadınları, cinsiyet kimliği nedeniyle zor durumda olanları, kısacası haksızlığın öznesi olmuş herkesi ve her şeyi içerir.

Butler “bağımlılık” ve “karşılıklı bağımlılık” meselesini eşitlikle de birlikte düşünüyor. Çünkü bu bağlam bizi eşitliği bireyler arasında olarak değerlendirmenin dışına çıkarıyor ve toplumsal yükümlülükleri de işin içine sokuyor. Düşünüre göre, “eşitliği, süregiden toplumsal varlığımızı tanımlayan, bizi yaşayan toplumsal yaratıklar olarak tanımlayan ilişkiler temelinde dile getirmek ise toplumsal bir iddiada bulunmaktır. Yani toplum üzerinde kolektif bir iddiada bulunmak, hatta toplumsalı eşitlik, özgürlük ve adalet tahayyüllerimizin biçim ve anlam kazandığı çerçeve olarak sahiplenmektir. Ardından dile getirilecek her eşitlik iddiası insanlar arasındaki ilişkilerden, bu ilişkiler ve bağlar adına ortaya çıkacaktır, bireysel bir öznenin vasıfları olarak değil.” Bireylerin birbirini eşitçe tanıması elbette önemlidir ancak Butler’ın uzunca alıntıladığımız kısımda bahsettiği daha geniş bir bağ ortaklığı içeriyor. Bu ilişkiler ağı yaşamsal her bir parçayı düşünmeye izin veriyor, tek başına güvencesiz, devlet şiddetine karşı yapayalnız kalmamayı sağlıyor, yasalar ve toplum nezdinde tanınmayı ve “karşılıklı bağımlılık”larımız nedeniyle birbirimize sahip çıkmayı işaret ediyor. Yazar bu nedenle eşitlik konusunda bedenin birim olarak alınmasına itiraz ediyor çünkü ona göre, “kişinin sınırlarını bir dizi ilişkisel ve toplumsal müşkülat olarak” kavramak gerekiyor.

Yazarın metinde işaret ettiği gibi öldürme ve şiddet uygulama hem kutsal metinlerde hem de ahlâk felsefesinde yasak olarak adlandırılır. Peki, öldürmenin ve şiddetin istisnai görüldüğü durumlar yok mu? Butler bu konuyu özsavunma ve kendilik bahsi ekseninde tartışıyor. Örneğin, bir devlet kendi sınırlarını korumak adı altında, başka bir devlete karşı özsavunma uyguladığını söylediğinde, yani savaş durumunda öldürme yasağı istisnai olarak kabul ediliyor. Şiddet başka bir topluluğa uygulandığında bizim sorumluluk alanımıza girmiyor mu veya şiddetsizlik talebi sadece kendi sınırlarımız için mi geçerli? Kendi öz alanımızı yani birebir “bağımlı” olduğumuz kimseleri korumak için de şiddeti meşru kabul edebiliyoruz. Peki, kendilik alanımız dışında kalanlar? Kısacası, yaşamı değerli olmayanlar hep var, bu durumda şiddetsizlik talebinin de kendi öz alanımızla belirlendiği bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Bize benzeyenler için her şeyi yapmayı göze alıyor, benzemeyenler için kılımızı kıpırdatmayabiliyoruz. Bu da şöyle bir ayrım getiriyor; “yasını tutmaya hazır olmadıklarımız ya da yası tutulabilir vasfına erişemeyenler ile yasını tutmaya hazır olduklarımız ve ölümleri her halükârda önlenmesi gerekenler.” Burada düşünmemiz gereken, şiddetsizlik talebinin kabul gördüğü durumlar kimleri “yası tutulabilir” kimleri “yası tutulamaz” olarak kodluyor. Kıyıya vuran, sınırda donan, ırkçılar tarafından yakılan göçmen bedenlerini düşünelim. Bu bedenler zaten devletlerin, dünyanın atığı gibi bir kenara atmak istediği, devamlı onlara karşı sınırlarını yükselttiği bedenler, yani baştan “yası tutulabilir” olmayanlar. Bu sadece insanlar için değil, doğa varlıkları için de geçerli bir durum ki eşit bir yaşamdan söz ederken herkesin “yası tutulabilir” olarak dünyada ve toplumda karşılığı olması gerekiyor. Bu nedenle Butler, “bağımlılık” ve “karşılıklı bağımlılık” meselesiyle birlikte “yası tutulabilirlik” fikrini de eşitliğin bir parçası olarak tahayyül ediyor.

Judith Butler, “Şiddetsizliğin Gücü” kitabında –en azından yazıya konu edebildiğimiz kısmında– liberal bireyciliğin aşılarak, “bağımlı” olduğumuzu kabul etmenin ve bunu “karşılıklı bağımlılıklar”la birleştirerek, dünya için küresel sorumluluk almanın önemini vurguluyor. Şiddet ve şiddetsizlik kelimelerinin sabit bir şekilde ele alınamayacağını sorgulamamızı sağlarken, bütün yaşamların “yası tutulabilir” olarak kabul gördüğü bir dünyanın gerçek anlamda eşitliğin bir gereği olduğuna dikkat çekiyor. Ne doğayı ne de başkasının bedenini dışarıda bırakan böyle bir dünyanın, bireyciliği aşarak karşılıklı bağlar ve ilişkilerle inşa edilebileceğini hatırlatıyor.

Emek Erez