Raymond Carver’la birlikte Kirli Gerçekçilik akımı içinde anılan Tobias Wolff’un öyküleri “Hikâyemiz Burada Başlıyor” başlığıyla Yüz Kitap tarafından yayımlandı. Seda Ateş’in çevirdiği öyküler, sert ve karanlık atmosferleri içinde umudun cılız ışığını da barındırıyor.

Tobias Wolff
Yazarlık: Dünyanın en sıkıcı işi ya da “Yazık lan Wolff’a”

Tobias Wolff, 2004 yılında The Paris Review’da Jack Livings’e verdiği söyleşide, ülkemizdeki öyküseverlerin yakından tanıdığı John Cheever’dan açar. Tobias Wolff’un demesine göre, biz onun yalancısıyız, Cheever gençken ve eşi Mary ile birlikte New York’ta yaşarken, her sabah takım elbisesini giyer, apartmandaki diğer evli adamlarla birlikte asansöre doluşurmuş. Komşuları işlerine gitmek için apartmandan çıkarken, o bodrum kata iner, oradaki çalışma odasında yazmaya koyulurmuş. Fakat Cheever’ın kendine çalışma odası yaptığı bu yer o kadar sıcak olurmuş ki takım elbisesini çıkarır, üstünde bir tek boxer’ı kalırmış. O vaziyette çalışır, yazacağını yazar, sonra takım elbisesini yine giyer, çantasını eline alır, öğle yemeği için evine dönen diğer adamlarla birlikte tekrar asansöre binip eve çıkarmış. Öğleden sonra da aynı mesai tekrarlanırmış.

Tobias Wolff bunu anlattıktan sonra şöyle demiş, yukarıda andığım söyleşide: “Bu benim için önemli bir fikirdi – sanatçının, sıradan yaşamın gerekliliklerinden muaf özel bir varlık değil, çalışan biri olduğu fikri.”

Tobias Woolf, devamında da şunları döktürmüş, çevirmeye çalıştım yine:

“Ancak aynı zamanda öğrendiğim bir şey daha oldu; sabırlı ve gayretkeş olabilirsiniz ama bazen mesele sadece uyum içinde çalışmaktan ibaret değildir. Bir süre sonra anlamaya başlarsınız ki iyi yazmak, böyle çalışkan ve erdemli olduğunuz için size vaat edilen bir ödül değildir. Her seferinde karanlığın içine dalar ve biraz ışık bulmayı umut edersiniz. Yaptığınız işe inanıyorsunuzdur, çok çalışıyorsunuzdur, yeteneklerinizi alkolle boğmuyorsunuzdur ama yine de olmuyordur. Yazarları asabi yapan şey budur – gün be gün yitip giden şeyin duygusu.”

Wolff’un bahsettiği “olmama” hali zaman zaman tüm yazarların başına gelir. Yine de Wolff, yazarların da diğer insanlar gibi “çalıştığı” fikrinin altını çizer. Bazı insanlar, nedense ilham denen şeye takılmışlardır, ya da onun göbek adı olan yetenek denen görünmez şeye. Oysa yazmak, sıkı bir disiplin gerektiren çileli bir iştir. (Çilelidir çünkü yazdığınız metni defalarca okursunuz, nasıl daha iyi hale getiririm diyerek kendinizi yıpratana kadar uğraşırsınız.) Dikkat dikkat: Yukarıda Wolff’un dediği üzere, çalışmak her şeyi çözecek değildir. Kısmen de olsa haklıdır “ilham perisi” meftunları. İyi yazmak denen şey çalışmak, sabır ve yeteneğin alacalı bir karışımıdır belki de.

Aynı söyleşiden devam edelim. Sıkılmıyorsun inşallah ey okur! Biz burada Wolff’un söyleşide ettiği sözleri çevirmek için haybeye uğraşıyor değiliz, ne de bir laf salatasına sözcük doğruyoruz. Bütün arzumuz yazarı anlamaya biraz olsun yaklaşmak, onun o civcivli kafasının içinde neler döndüğünün sözcüklerle çekilen MR’ına yakından bakmak. Başka bir şey değil.

Söyleşide soruları bıçak gibi kınından çekip Tobias Wolff’un suratına suratına fırlatan Jack Livings, bu kez “Bir yazı/yazma gününüz nasıl geçer?” sualini çeker kınından.

Tobias Wolff’tan el cevap:

“Doğrusu, sıkıcı. Yürüyüşe çıkarım ya da yüzmeye giderim, sonra işe; yemek yerim, yürüyüş yaparım, yazarım, eve gelirim. Yazarlar hakkındaki filmleri asla seyretmem çünkü eğer gerçekten çalışıyorlarsa yazarlar oldukça sıkıcı bir yaşam sürerler. Çocukken Hemingway’in safaride ya da balık tutarken çekilmiş fotoğraflarını gördüğümde, ya da Fitzgerald’ın Paris’te çekilmiş fotoğraflarını, yazarların nasıl da heyecan verici yaşamları olduğunu düşünürdüm. Bilmediğim şey, bunların, yazmadıkları zamanda yaptıkları şeyler olduğuydu. Heyecan verici olan şey, günlerdir sizi atlatmaya çalışan bir sözcüğü ele geçirmektedir ya da haftalardır üzerinde çalıştığınız bir parçayı kesip biçmeye karar verdiğiniz o an. Heyecan, yazmaktadır. Pek dramatik değil, üzgünüm. Rutin, yazarlar için paha biçilmezdir. İşte bu yüzden, biyografileri de malzeme bakımından oldukça fakirdir.”

Burada senin de aklına “Yazık lan Mesut’a” karikatürü gelmiştir okur, eminim.

Sıkın dişinizi, Tobias Wolff’un verdiği yanıtın ikinci kısmı da şöyle:

“Diğer insanların nasıl çalıştıklarını düşünün; örneğin avukatlar. Çalıştıkları masadan kalkarlar, yan odadaki ofisin kapı eşiğine yürüyüp, İki yıl önce baktığımız Wathog davasını hatırlıyor musun, diye sorarlar meslektaşlarına ve sonra bu dava hakkında konuşurlar. Bu işlerinin bir parçasıdır. Dışarı çıkarlar, müvekkilleriyle görüşürler, onları dinlerler, sonra bir dava için yürütecekleri strateji hakkında toplantı yaparlar; oldukça sosyal bir meslektir. Zamanlarının ne kadarını gerçekten saatlerce tek başlarına düşünce üreterek geçirdiklerini merak ediyorum. Yazmak tam olarak budur ve bu anlamda çok zor bir iştir. İnsanı usandıracak tüm koşulları gerektirir: Çok yalnız olmalısın, oldukça hareketsiz olmalısın, rutin bir yaratık olmalısın, yalnızlığını fetişleştirmen ve kendine ait zaman konusunda çok ama çok bencil olman gerekir.”

Avukatların çalışma biçimlerini biraz hafife almış bence Wolff ama anlatmak istediğini sanırım hepimiz anlamışızdır: Yazarlık sahneye çıkacağınız ışıltılı bir uğraş değil. Bilakis, yalnızlığın dolambaçlı yollarında yıllarınızı vereceğiniz çileli bir iştir. Çileli olmadığını düşünüyorsanız gerçekten yazıp yazmadığınız üzerine bir kez daha düşünmenizde fayda olabilir.

“Kirli gerçekçi” bir dostluk: Carver ve Wolff

Tobias Wolff’un biyografisi de, bütün iyi yazarlar gibi, yazdıklarından ibaret aslında. Daha doğrusu, biz okurları ilgilendiren kısım bu. Fakat yazarın 4 yıl orduda kaldığını biliyoruz. Bu da bize “Hikâyemiz Burada Başlıyor”daki asker öykülerinin varlık nedenini açıklıyor. Bilmesek de olurdu, bu bilgi bizim metne ilişkin bakışımızı değiştirecek bir şey değil. Nedir, Tobias Wolff sosyal medya kullanıyor olsaydı, Instagram’da asker üniforması içerisinde çekilmiş eski fotoğraflarını çoktan #tbt etiketiyle paylaşmış olurdu.

Instagram fotoğraflarını göremesek de, başka bir fotoğrafına bakabiliriz yazarın. Geçtiğimiz günlerde Can Yayınları tarafından yayımlanan, Raymond Carver’ın yazılarından oluşan “Yazmak Üzerine” adlı kitapta yer alan “Dostluk” adlı yazı, Wolff’un fotoğrafını göstermekle kalmıyor, bize kirli gerçekçilik denen akım ya da ekol hakkında ipuçları da veriyor.

Tobias Wolff, Raymond Carver, Richard Ford

Carver’ın yukarıda andığımız yazısına işte bu fotoğraf eşlik ediyor. Ortadaki Carver, solda Tobias Wolff, sağda Richard Ford. Fotoğraf, İngiltere’de 1980’lerin başında çekilmiş. Trio, Londra’daki Ulusal Şiir Merkezi’nde “tıklım tıklım dolu” bir salonda okuma yapmış, karşılaştıkları ilgiden memnun kalmıştır. Carver bu kısa yazısında, iki dostuyla nasıl tanıştığından da bahsediyor ama yazının hemen başında, fotoğrafa dışardan bakarak kendisini ve iki dostunu şöyle anlatıyor:

İngiliz gazete ve dergilerine yazılar yazan eleştirmenler bir süredir onlara “Kirli Gerçekçiler” diyor, ama Ford, Wolff ve Carver bunu ciddiye almıyor. Başka bir sürü şeyle dalga geçtikleri gibi bununla da dalga geçiyorlar. Kendilerini bir grubun parçası gibi hissetmiyorlar. Dost oldukları doğru. Eserlerinde aynı meseleleri ele aldıkları da doğru. Aynı insanları tanıyorlar ve bazen aynı dergilerde yazı yayımlıyorlar. Ama kendilerini bir akıma ait ya da onun öncüsü olarak görmüyorlar. (Yazmak Üzerine, s. 59)

Peki, bu Kirli Gerçekçilik dedikleri nedir, neye benzer? Carver, farklı oldukları şerhini düşse de “aynı meseleleri” yazdıklarını kabul ettiğine göre, bu ortak meseleler neler?

Notos’un, adı Notos Öykü olduğu zamanlarda çıkan 6. sayısında (Ekim-Kasım 2007) hem Kirli Gerçekçilik akımı ele alınıyor hem de akıma dahil olan yazarlardan öykü ve söyleşi örnekleri sunuluyor.

Dosya kapsamında Sine Ergün’ün akımı ele alan bir yazısı da var. Ergün’ün bu yazısından Kirli Gerçekçilik’in ne olduğuna (ve ne olmadığına) dair aşağıdaki alıntı, bize derli toplu bir özet sunuyor:

“Ortak yanları var elbette. Çoklukla, sıradan insanların günlük yaşamlarındaki doldurulması güç boşlukları ele alıyorlar. Konu olarak, kesin bir sınıflandırmaya gitmenin yanlışlığına düşmeden nelerden kaçındıklarıyla belirginleştirilebilir tutumları: Erdemli kahramanlar, hayallerinin peşinde koşan bireyler ya da topluluklar, doğaüstü durumlar yok Kirli Gerçekçilerin söz ettiği konular arasında. Kendini ifade edememe, bunaltı, değersizlik ve yalnızlık gibi bireyin gündelik sıkıntıları olduğu için belki de söz edilmeye değer bulunmayan konulardan besleniyorlar.”

Tobias Wolff’un öyküleri, akımın genel yapısı ile uyumlu. Ve fakat bundan ibaret değil. Belirli bir akımın içinde anılan yazarlar, bildiğiniz üzere, bir süre sonra o akımın kalıplarına sığamaz, dallanıp budaklanarak ilerler ve kendi yollarını genişletirler. Wolff ile yapılmış başka bir söyleşiye kulak kabartacağız şimdi, bu sefer birkaç cümle dinleyip kaçacağız. 2014 yılında Boston Review’da, Quyen Nguyen’e verdiği söyleşide, “Politika ve yazmak arasındaki ilişki sizce nedir?” sorusunu şöyle yanıtlamış:

“Politikadan ne anladığınıza bağlı. Yunanca polis sözcüğünün kökenine inecek olursanız, topluluk anlamına gelir; edebiyatın neredeyse kaçınılmaz olarak o topluluğun keşfi olacağını düşünüyorum. Çehov aynayı kendi topluluğuna tuttu ve bu politik bir eylemdi. Birini başka bir insanın zihnine, ruhuna, bakış açısına girmeye zorlamanın politik bir eylem olduğunu düşünüyorum. Bu deneyime genellikle direniriz çünkü bu bizi diğer insanlar hakkındaki tüm fikirlerimizden vazgeçmeye ve aslında onların hayatlarına girip onların gözünden görmeye zorlar. Bu bence radikal bir politik hareket.”

Doğrusu, iyi edebiyat metinlerinin hepsi politiktir. Tam da Wolff’un dediği sebeple böyledir. Dolayısıyla Wolff’un öyküleri için de politik diyebiliriz. Wolff’un öykülerinden bazılarının “asker öyküleri” olduğundan bahsetmiştik. Bu asker öyküleri, klasik anlamda savaşın kötülüğünü, acımasızlığını gözümüze sokan öyküler değil fakat yazar, öykülerin içine ustalıkla yerleştirdiği ayrıntılar marifetiyle, son derece bireysel bir meseleyi anlatırken bile okurun kulağına şöyle fısıldıyor: “Savaş yüksek oktanlı gayet boktan bir şeydir!”

Hikayemiz başlıyor ama bitmiyor

Yüz Kitap’ın Türk edebiyatına, Türk öykücülüğüne Seda Ateş’in çevirisiyle armağan ettiği bu kitabın orijinal adı Our Story Begins. Dümdüz çeviriyle “Hikayemiz Başlıyor” diyebiliriz.

Tobias Wolff’un öykülerinin çoğu, özellikle de daha eski tarihli olanlar, uzunca. Kitap sayfasıyla 20-25 sayfa tutan bu öyküler okudukça kısalıyor. Çünkü tıpkı hayranı olduğu Çehov gibi, uzun öyküde bile kısalığı başarmış Wolff.

Bu ne demek? Tıpkı Çehov gibi, hikayenin başını ve sonunu da anlatarak okuru yormaz Wolff. O kısımları kesip atar. Daha doğrusu, biz fani okurların karşısına çıkarmadan, metinler üzerinde o kesip biçme işlemini halletmiştir zaten. Hikaye bir yerden başlar ama başladığı yer aslında başı değildir. Bitmez de. Bir anın içinde bırakır bizi Wolff. Söz gelimi “Yalancı” öyküsünde, otobüste kimsenin bilmediği bir dilde şarkı söylerken bırakırız James’i. Peki James “yalancılığa” devam edecek midir? Yoksa düzelecek midir? Bilmeyiz. Bilmediğimiz için, o otobüsün içinde kalırız biz de. Bir zirve ânıdır bu. Tepe noktasıdır. O tepeden nasıl ineceğimizi bize bırakmıştır yazar. Hatta inip inmeyeceğimiz de bize kalmıştır.

Hikaye nerede başlıyor? Daha önemlisi nerede bitiyor? Bunlar artık biz okurların meselesidir.

Onur Çalı