“Bir adım; yere basan iki ayak arasındaki uzaklık değildir, gövdeyi taşıyan bir ayak, ileten öteki ayak – ve, bir önceki ile bir sonrakilerde hep yer değiştiren ayaklar arasında sağlanan sürekli devinimdir.” der Oruç Aruoba, Yürüme adlı kitabında. Uzun kapanma dönemlerinde ve son karantina günlerimde fark ettim yürümenin sihrini. Frédérick Gros’un yazdığı kitabı okuyarak katmanlandı etkisi. Kitapta yürümenin farklı yönleri üstüne yazılmış yirmi beş deneme var.

Oruç Aruoba

Bir kez ayakları üzerinde durdu mu olduğu yerde kalamaz insan. Bir ayağını diğerinin önüne atarak bazen kuru bazen yeşil bir yaprak gibi yuvarlanır: Yürür. Ve yürümek bir spor değildir diyor Gros. Puanlama, kural, rekabet, skor yoktur. Yürümek, gündelik hayatı kesintiye uğratma, erteleme, ağırdan almadır. Parantez içine alınmış bir mutluluk, vazgeçişle gelen özgürlük, kimliksizlik ve hikayesizliktir. Uzun yürüyüşlerde varlığımızın yoğunluğunu hissederiz. Yürürken yalnızlığımıza saldığımız her kürek özgürlüğümüzü daha derinleştirir.

Nietzsche de eşsiz, efsanevi bir yürüyüşçüydü. Yürümek onun külliyatının doğal bileşeni, yazarlığının da refakatçisiydi. Acılarına derman olsun diye başladığı uzun yürüyüşler kaderini çizecekti. Unutmak için başlayan uzun yürüyüşlerde kendisiyle sohbet ediyor, aklını sayfalara aktaracağı düşüncelerle dolduruyor, hayal kuruyor, yeni bir bakışa kapı açıyordu. Aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değildi. Onun kitapları havasız, karanlık kütüphanelerin küf, çürüyen kağıt ve mürekkep kokusu ile değil; dağların ferah havası ile irtifa kazanan, güneşin keskin ışığı ile aydınlanan, sabah esintileri, kayalıkların buz gibi soluğu ile nefes alan zinde bir bilgeliğe sahipti. Oturup kalmış, kamburlaşmış bedenle değil; güneşe maruz çiçek gibi ince kollarıyla, gergin bacaklarıyla, yay gibi gövdesiyle engin boşluğa, prangasız yürüyen bir bedenle tasarlar yazacaklarını. Bu yüzden hareketten doğan bir düşünce, muhakeme ve karardan ibarettir eserleri, başkalarının düşünceleriyle ağırlaşmamıştır.

Okurken önce ayak “kulak kesiliyor” mu buna dikkat etmemiz gerekir çünkü Nietzsche’ye göre ayak işitir. “Elimizle yazarız ama ayağımızla iyi yazarız. Ayak parmaklarım dinlemek için dikiliyorlar çünkü bir dansçının kulakları ayak parmaklarındadır.” der Zerdüşt’ün ikinci dans şarkısında. Bu açıdan önceleri “Usta” dediği Wagner’in müziği ayağı bunalıma sokar çünkü onu dinlerken dans etme isteği uyanmaz.

Nietzsche felç nedeniyle tekerlekli sandalyeye mahkum olana kadar hem ayaklara hem gözlere hitap eden yerlerde yaşamış, çalışmak için keşiş adımlarıyla yürümüştür.

“Rüzgar tabanlı adam” Arthur Rimbaud da hep kaçma arzusuyla öfkeli bir neşeyle yollara çıkmış, kendisini “sadece bir yaya” olarak tanımlamıştır. Onun için zaman hep “gitme zamanı”dır. Paris’e kaçışlar, Londra’da dolaşmalar, Belçika’da gezintiler, çölde yürüyüşler bacağının kesilmesine kadar sürdü. Marsilya’da onu yeniden yollara çıkaracak protez bacağı beklerken, sadece yürürken yakaladığı, bir şeyleri geride bırakmanın verdiği mutluluk hayaliyle öldü.

Çalışma odası kırlar olan Rousseau, yalnız başına yürürken toplumsal insanın üstündeki verniği kazıyarak vahşi doğadaki ilk insanı içinde yeniden keşfetmek ister. İnsanın kendini sevmeyi öğrenmesinin de yoludur yürümek. Hiçbir şey beklememeyi, kendini zamana bırakmayı, günlerin kabarışına gecelerin alçalışına teslim olmayı da öğretir insana.

Yürümeye başladığımızda son dakika gelişmeleri, olaylar önemini kaybeder. Bizi esir alan kısa ömürlü haberlerden sonsuzluğun huzuruna çıkarak kurtuluruz. Yükümüz hafifler, çocukluğun o basit var olma mutluluğunu yeniden yaşarız.

Ölü Ozanlar Derneği filminde John Keating’in alıntılar yaptığı David Henry Thoreau da yürüyüşü fiziksel bir eylemden ziyade içsel dünyaya yapılan, soluduğumuz havayla sarhoş olabileceğimiz, gökyüzünü ve ağaçları daha derin hissedebileceğimiz yabanıl bir yolculuk olarak değerlendirir.

Yürümenin Felsefesi’nde diğer yazar ve filozofların yürüme alışkanlıklarının yanı sıra Stoacıların ve Kiniklerin yürümeyi nasıl öğretme aracı olarak kullandıkları da anlatılıyor. Arınmak için yürürken anılarını ve kimliklerini yavaş yavaş geride bırakan hacılar, sömürü ve şiddeti yürüyerek reddeden Gandi, bahçeleri çalışma odası sayan İngiliz şair Wordsworth de yer bulmuş kitapta.

Eksiklik olarak sayabileceğim, hiçbir kadın yazar ya da filozofun yer almamış olması. Sanırım karantinadan çıkar çıkmaz uzun bir yürüyüşün ardından yapacağım ilk şey, araştırma yaparken rastladığım, Lauren Elkin’in yazdığı “Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar”kitabını alıp okumak olacak eksik parçaları tamamlamak için.

Neslihan Çelikkanat