Sahip Can

“Oğlum! Bir gün bir rüzgâr esti ve ben toprağa döndüm.”

Annem kuru ve çatlak avuçlarında tuttuğu yüzüme uzunca bir süre baktı. Sonra sağ kulağıma doğru eğildi ve ağlamaktan kısılmış sesiyle bir kez daha fısıldadı, “Oğlum! Bir gün bir rüzgâr esti ve ben toprağa döndüm.” Avuçlarının arasında tuttuğu yüzüm toz toprak içinde kaldı. Soluğundan kopan tozlar kulağımın içine kaçtı. Islak gözpınarlarından süzülen çamurlu gözyaşları iki yandan dudaklarına kadar inmişti. Dünya kadar yaşlı ve yorgundu annem. Arkadan bakıldığında çökmüş omuzları, bükülmüş beli ve cılız, incecik bacaklarıyla canlı bir iskeleti andırıyordu. Yaşamla olan bağını çoktan koparmıştı. Sol bacağı iyice kısalmaya başladığından sendeleyerek yürüdü ve yine tüm gün toprak damın kıyısına kuruldu.

Annemin toprağa dönüşü; babamın demir yığını araçlarıyla köyümüzü basan zebellalarca öldürülmesiyle başlamış, abimin köyün içinde birkaç defa aşağı, birkaç defa da yukarı, çığlık çığlığa koştuktan sonra o yola düşmesiyle de artmıştı. O yol! Abim öfkesini kendine rehber edinmiş, heybesinde sakladığı acısını azık yapmış, o yola düşmüştü. Meşeli dağın patika yolunu izleyip arkasına bile bakmadan çekip gitmişti. Kimse nereye gittiğini ağzına bile almak istemese de herkes biliyordu o yolun nereye vardığını: Onlara katılmıştı. Köyün kadınlı, erkekli ihtiyar heyeti o gün gelip annemin başına toplanmış, adaklar adamış, hep birlikte anneme baktıktan sonra birbirlerine dönüp eyvahlar ederek başlarını sallamış, yaslı annemin artık toprağa dönüşüne hemfikir olmuşlardı.

Annem, abimin o yola düşüp gittiği gün toprak damın kıyısına çöktü. Karşıki dağa tırmanan abimi izledi durdu. Tırmandıkça küçülüyordu abim. Her adım atışında biraz daha uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça bir noktacığa dönüştü ve en sonunda kayboldu. Onun tam kaybolduğu yerden bir rüzgâr yükseldi ve tüm şiddetiyle köyün üzerine doğru üfledi. Evlerin duvarlarına çarptı. Açık olan pencerelerden içeriye sızdı. Odalardaki eşyaları şangur şungur titretip yerlere serdi. Rüzgâr, ağaçların dallarını da iyice sarsıp çatırdattığına ikna olduktan sonra, annemin beyaz tülbendini başından savurup kınalı saçlarını uçuşturdu. Dokunduğu teninden incecik bir toz katmanını önüne katıp süpürdü. Çöktüğü yerden bir türlü kalkmıyordu annem. Kalkmak istemiyordu. Gözlerini dahi kırpmıyordu. Rüzgâr estikçe toprak damdan toz bulutu yükseliyor, art arda yükselen uğultular evin içine dek doluyordu. Karanlık iyice çöküp dağ yolu artık görünmeyince yavaş yavaş yerinden kalktı annem. Üstündeki tozları silkeledi. Tülbendini bulup başına geçirdi. Sofaya doğru sendeleyerek yanıma kadar geldi. Sağ eliyle başımı okşayıp gülümsemeye çalıştı. Yapamıyordu. İstese de dudakları bir türlü kıpırdamıyordu. Yüzüne çöken yas izleri iyice artmıştı. Çenesinden ufak bir parça yüzülmüş, gözlerinin altındaki çatlaklar derinleşmişti. Yiyecek bir şeyler hazırlamak için mutfağa doğru gittiğinde fark ettim: Elleri… Elleri ufacık kalmıştı. Parmakları incelmiş, bir boğum kısalmıştı. Ağır aksak yürüdükçe, sallanan bedeninden kopan incecik bir toprağı geçtiği yerlere döktü. Hemen elime aldığım süpürgeyle dökülen toprağı süpürüp bir küreğe doldurdum. Peşinden mutfağa kadar süpürdüm. Küreğe doldurduğum toprağı ıslatıp çamurlaştırdıktan sonra annemin ellerini onarmaya çalıştım. Olmuyordu. Tedirgin bir halde yüzüme bakan annem şaşırmış bir halde çekti ellerini. Tezgâhta sebze yıkamak için su doldurduğu leğende çamurlu ellerini yıkamak için uzattı. Parmakları erimesin diye engel oldum hemen. Sudan uzak durmalıydı. Yemeği ben hazırlardım. Annemi odaya gitmesi için ikna ettim. Sendeleyerek yürüdü. Mutfak kapısının eşiğinden geçeceği sırada sol ayağını eşiğe çarptı. Ayağından bir parça kesek koptu. Durup kopan keseğe baktı. Sonra dönüp bana baktı. Yutkundum. Küçük dilime kadar yükselen hıçkırığı yuttum. Annemin yanına gittim. Kucağıma alıp odaya doğru taşıdım. Kırılıp dökülmesinden endişe ederek yavaşça sedire yatırdım. Üstünü örttüm. Mutfağa koşup kopan parçayı aldım, ıslattım. Odaya dönüp parçayı yerine yerleştirdim. Bir çaputla sımsıkı sarıp bağladım. Geçip başucuna oturdum sonra. Gözlerinden akan yaşlar dudaklarına kadar incecik bir kanal oluşturmuştu. Elime aldığım bir mendille yüzünü eriten yaşları gözpınarlarından yüzeye çıktığı gibi siliyordum. Bir süre sonra annemin gözpınarları kendiliğinden kuruyunca gözlerini yumdu ve uyudu. Soluğundan ve teninden kesif bir toprak kokusu yayılıyordu. Annem her gün biraz daha toprağa dönüyordu.

Sabah meşeli dağın ardından yükselen güneş köyü aydınlatana kadar annem çoktan uyanmış, her zamanki yerine geçmişti. Sanki ezelden beri orada oturuyordu. Oranın bir parçasıymış gibi duruyordu. Gün kararana kadar o yolu izleyecekti yine. Esen yelin etkisiyle yüzünden, ellerinden, ayaklarından incecik bir toprak uçuşuyordu. Kaldırıp odaya taşımaya çalışsam imkânı yok, istemezdi. Orada öylece bıraktım onu. Önlüğümü üzerime geçirdiğim gibi kerpiç evlerin arasından hızlıca okula koştum. Ders boyunca aklım annemdeydi. Rüzgâr hızlanmasın, yağmur yağmasın diye dualar ediyordum. Güneşin altında kuruyup çatlamasın diye sahabelere, evliyalara ve cümle alem pirlere adaklar adıyordum. Dersin son zili çaldığı gibi tekrar kerpiç evlerin arasından eve koştum. Annem aynı yerinde duruyor, gözlerini kırpmadan aynı yere bakıyordu. Çantamı sırtımdan indirip yanına yaklaştığımda başını kaldırıp yüzüme baktı. Esen yel annemin yüzünü iyice eritmiş, yanaklarında oyuklar açmıştı. Oyukların hemen altında sararmış dişleri görünüyordu. Damın zemininden bir avuç toprağı kazıyıp aldım. Çamur yapıp annemin yanaklarına sürdüm. Oyukları iyice sıvayıp kapattım. Olmuştu. Annemin yüzü neredeyse eski haline dönmüştü.

Akşama doğru rüzgâr iyice hızlandı. Çıkan ıslık sesleri kulakları tırmalıyordu. Karanlığın çökmesine birkaç saat vardı hâlâ. Önlem almasam rüzgâr annemi iyice yüzüp incecik bırakacaktı. Tülbendi başından uçmuş, entarisi savrulmaya başlamıştı bile. İçeriden keçeli bir battaniyeyi kapıp geldim. Sımsıkı annemin üzerine örttüm. Rüzgârın hızını iyice kesmişti battaniye. Başına da bir şapka geçirdim mi bu iş tamamdır. Babamdan kalma altı köşeli şapkayı eşyaların saklandığı sandıktan bulup çıkardım, annemin kafasına geçirdim. Şimdi yüzünü korumak kalmıştı sadece. Onun için de beşlik şeffaf bir bidonun ağzını kesip kafasına geçirebilirdim. Mutfaktan bulduğum bidonun ağzını kestim. Temizledim. Götürüp annemin kafasına geçirdim. Böyle çok daha iyiydi. Hem yolu izleyebiliyor hem de rüzgârdan korunuyordu. En azından karanlık çökene kadar böyle durabilirdi.

Annemin gözlerini kırpmadan baktığı yer hareketsiz bir görüntüydü sanki. Meşe ağaçlarının donattığı dağda hiçbir kıpırdanma olmuyordu. Tepesindeki rengi soyulmuş gökyüzü kasvet yüklüydü. Zehir sarısı kayaların hemen diplerinde biten acı otların yılanı, çıyanı gizleme dışında bir işe yaradığı yoktu. Yüzyılların yüküyle kamburlaşmış bu dağ sırtında nice felaket taşımış, onca kıyamet koparmıştı; ama hâlâ inatla var olmaya devam ediyordu. Yaşanan her şeyin dilsiz tanığıydı bu dağ. Her ağacın gölgesinde onlarca hayat yaşanmıştı. Her kayanın dibinden yarım kalmış düşler fışkırıyordu. Onlarca öfkeli genci yutmuştu bu kambur dağ. Sonra da midesinden yükselen havayı eteğine kurulmuş köyün üstüne şiddetle üflemişti. Heybetinden eğip bükmüştü her şeyi. Yaşlı gözler, tutulan diller, lanetler, ağıtlar, küfürler ve arşa çıkan feryatlar hiçbiri ama hiçbiri ona işlemezdi. Hepsi dağa çarptığı gibi sahibine geri dönerdi. Annemin bakışlarındaki gizli isyanı, dilindeki bastırılmış çığlığı, sol göğsünün altındaki sancısı dağdan esen bir rüzgâra dönüşüp savuruyordu onu. Parça parça kopartıyor, toz edip dağıtıyordu.

Dağın ardından yükselen güneş nihayet köyün ardına doğru çökmeye başladı. Günbatımı kızıllığı evlerin üzerinden vurdu. Turuncu bir ayrılık kapladı her yeri. Az sonra karanlığın çökmesiyle birlikte rüzgâr daha da şiddetlendi. Gözleri karanlığın içinden dağı göremeyen annem nihayet hareketlendi. Kalkması için yardım ettim. Üstündeki eşyaları alıp kenara attım. Sol ayağının üzerine basamıyordu annem. Koluna girip içeriye taşıdım. Tam odaya gireceğimiz esnada entarisinin altından bir şey kayıp yere düştü. Yere düşen şey çarpmanın şiddetiyle paramparça olmuştu. Annemin sol göğsünden bir kesek kopmuştu. Çaresizce bir keseğe bir anneme baktım. Yanakları sadece derin iki çukurdan ibaret kalmıştı. Elmacık kemikleri sivri birer çıkıntı oluşturuyordu. Gözlerinin yüzeyini dumansı bir zar örtmüştü. Beni gördüğünden bile kuşkuluydum artık. Bakışlarına sadece tek görüntü sabitlenmişti. Gözkapakları açık ya da kapalı fark etmiyordu. Hep aynı özlemi, aynı hasreti görüyordu. Sürekli uzaklara bakan gözleri yol çekiyordu.

Annemi sedire çıkartıp yatırdıktan sonra, yere düşüp dağılan parçayı süpürdüm. Küreğin içindeki toprağı çaresizce inceledikten sonra götürüp bir saksının dibine döktüm. Üzerine de su serptim. Annem uyumuştu ya da yorgun gözlerini kapatmış, sadece dinleyerek bekleyişine devam ediyordu. Kulaklarına çalınan köpek havlamalarının, rüzgâr ıslığının, kıpırdanıp duran ağaç dallarının, çıtırdayan duvarların ve sarsılan tavanın sesini dinliyor; ta uzaklarda patlayan silahların şiddetiyle irkiliyordu belki.

Bir sonraki gün sabahın erken saatlerinde başlayan yakıcı bir sıcak vardı. Sanki güneş erimiş de, gökten köyün üstüne dökülüyordu. Tepemize dökülen sıcak; yüzleri buruşturuyor, elleri terletiyor, ayakları uyuşturuyor, sürekli susatıyordu. Yeryüzünden havalanan sıcak hava dalgası gözle görülür, elle tutulur cinstendi. Gökyüzü lekesiz, masmavi… Rüzgâr günlerden sonra hiç esmiyor bugün. Hiçbir ot bile titremiyor. Yer gök, fokur fokur kaynıyor. Kızıl güneş parlak, öfkeli…

Yakıcı sıcağa teslim olan dağdan tepesindeki göğe doğru bir buhar yükseliyor. Meşe ağaçları kapkara benekler gibi duruyor. Yerleştiği yerinde, kavurucu sıcağa aldırmayan annem, gözleri karartacak derecede aydınlık olan bu havanın içinden aynı yeri izliyor. Yüzü ifadesiz… Kenetli dudakları hareketsiz… Onu bir süre izledikten sonra dışarı çıkıyorum. Sokakları dolanıyorum akşama kadar. Ben yürüdükçe bulutlar kümeleniyor tepemde. Esmer, yüklü bulutlar. Yerden emdikleri suyla dolmuş bulutlar. Şekilden şekle giren bulutlar. Kovaya, kediye, meşe ağacına ve insana benzeyen bulutlar. Biraz sonra annemin üzerine yağacak olan bulutlar…

Ayaklarım altındaki taşları sağa sola savuruyor yürürken. Eve varmak için koşmaya başlıyorum. Yağmur yağdı yağacak. Annemi yağmurdan korumam lazım. Daracık sokakları sekerek geçiyorum. Yüzüme birkaç damla yağmur damlıyor. Yüreğim ağzıma geliyor neredeyse. Ciğerlerimi patlatırcasına hızlanıyorum. Sokağa atılmış boş bir kova ayağımın çarpmasıyla tangır tungur yuvarlanıyor aşağıya doğru. Yolumun üstündeki bir kedi kendine has bir kıvraklıkla bir meşe ağacına tırmanıyor. Sokağın kuytu bir köşesinde işeyen bir köylü görünme korkusuyla hemen toparlanmaya çalışıyor. Eve varıyorum. Omuz atarak açıyorum kapıyı. Taş merdivenleri ikişer üçer atlayıp dama çıkıyorum hemen. Durup kalıyorum. Annem yok! Sofaya doğru dönüyorum. Yok! Mutfağa bakıyorum sonra. Yok! Odaların kapılarını bir açıp bir kapatıyorum, ama yok. Sofaya çıkıyorum tekrar. Yağmur şiddetlenmiş iyice. Toprak damı, evin tavanını, ağaç dallarını, naylonla kapatılmış pencereleri gürültüyle vuruyor yağmur. Üşümeye başlıyorum. Ahıra iniyorum bir umutla. Annem orada da yok. Tuvaletin kapısını yumrukluyorum. Gürültüyle açılıyor kapı. Orada da yok. Evin altını üstüne getiriyorum, ama annem yok. Küçük dilime kadar yükselen hıçkırığı birkaç defa yutmaya çalışıyorum. Boğazıma tıkılıp kalıyor hıçkırıklar. Annemin oturduğu yere gidip çöküyorum. Yağmurun altında gözyaşlarım sel oluyor. Çaresizce çevreme gezdiriyorum gözlerimi. Tepeme bakıyorum. Daha iyi görebilmek için gözlerimi siliyorum. Damdan aşağı bakıyorum. Damdan bir daha aşağı bakıyorum. Annem… Bir toprak birikintisi… Çamur… Yağmur suyunun eritip önüne katarak sürüklediği toprak… Suyun içinde yüzen, açık bir çift göz… Damdan sarkıp aşağı iniyorum. Annemden kalan parçaları avuçlayıp toplamaya çalışıyorum. Erimiş toprak su gibi kayıyor ellerimden. Üzerine kapanarak koruma çalışıyorum bir süre. Sokağa dolan yağmur suyuna ayaklarımı set yapıyorum. Gittikçe biriken su üzerimden taşıyor. Annemden kalan son toprağı da önüne katıp götürüyor yağmur suyu. Ardından izliyorum bir süre. Bakakalıyorum öylece. Gözlerimi kırpmıyorum. Ağlamıyorum da. Sonra dönüp eve gidiyorum. Annemin yerine çöküyorum tekrar. Yağmur duruyor. Güneş açıyor. Evlerin çatılarından tıp tıp sular damlıyor. Gözlerimi kırpmadan sokağı izliyorum. Hafif bir rüzgâr esiyor. Ellerimden, yüzümden, ayaklarımdan incecik bir toprak havalanıp uçuşuyor.

Sahip Can