“Umudun fotoğrafı” diye bir şey varsa yerleşik muhalefetin masasında değil, Aliağa gemi söküm işçilerinin çadırında, Yemeksepeti kuryelerinin motorundaydı öyleyse. Çünkü biz her masada yokuz ve bundan gocunmuyoruz.

Mensa International, yüz binin üzerinde üyesi olan küresel bir organizasyon. İsmini Latince’de “masa” anlamına gelen –ki Türkçe “masa”nın etimolojisi de yine aynı kelimeye uzanıyor– mensa’dan alıyor. Resmi internet sitesinde üç aşağı beş yukarı şöyle diyor Mensa International: Kendimize bu ismi seçtik, çünkü biz hiyerarşinin olmadığı bir “yuvarlak masa topluluğu”yuz. Üyelerimizin dini, ırkı, rengi, yaşı, siyasi görüşü, eğitim durumu, sosyal statüsü ve benzer nitelikleri bizim için önemsizdir. Yeter ki IQ’su en yüksek %2’lik dilim içerisinde yer alsınlar.

Hakikaten müthiş bir eşitlikçilik anlayışı.

“Biz de masada mıyız” anksiyetesi yaşayanları hemen rahatlatalım: Evet. Yani, galiba evet.

“Evet”, zira yine Mensa’nın resmi internet sitesine bakıldığında bir Mensa Turkey yapılanmasının olduğu görülüyor. Fakat “galiba evet”, çünkü Bosna, Çin ve İsrail şubeleri gibi Türkiye’nin de kaç Mensa üyesine sahip olduğu, bu yapıya nasıl ulaşılabileceği gibi bilgilere erişmek imkânsız.

Biz tekrar en başa, Mensa isminin seçilme hikâyesine dönelim. Çünkü bu tercihin sebebinin “yuvarlak masa” göndermesinden ibaret olmadığını söyleyenler de var. Örneğin Independent’ta yer alan bir haberin detaylarından öğrendiğimiz kadarıyla, topluluğun kurucuları isim olarak önce Latince’de “akıl” anlamına gelen “mens” sözcüğünü düşünmüş. Fakat bu ismin dönemin popüler pornografik dergilerinden birinin adıyla karışmasından endişe edip vazgeçmişler. Sahihliği tartışılır olmakla beraber “mens” ve “men’s” (erkeklere ait) arasındaki ilişkinin yaratacağı kafa karışıklığı dolayısıyla bu adlandırmadan vazgeçildiğini iddia eden kaynaklar da mevcut. Gelgelelim hikâyenin bu kısmı Mensa tarafından es geçilse de adlandırmada “mens” çağrışımının önemli olduğunu bizzat kendileri de ifade ediyorlar. Dolayısıyla, elimize “masa”, “akıl” ve “erkeklik” etrafında kurulmuş üçlü bir sacayağı var gibi görünüyor.

“Erkeklik” kısmını sadece “mens” kelimesinin İngilizce karşılığı üzerinden masada tutuyor değiliz. Mensa’nın gerçekten de bir toplumsal cinsiyet problemi var. Mensa’nın bariz biçimde erkek yoğun olması kadınlarca sorgulanan, topluluğun bizzat kendisi tarafındansa açıklanma ihtiyacı duyulmuş bir husus. “Erkekler kadınlara göre daha çok başvurduğu için,” diye açıklıyor durumu Mensa.

Şimdi açtığımız “masa anksiyetesi” parantezinden devam edelim. Malum, dış politika söz konusu olduğunda “Masada biz de varız” açıklamasını duymadan rahatlayamayan bir toplumuz. Ne var ki “sofra” düşkünü bir toplum olmakla beraber “masa”yı sevmeyiz. Siyasetçilerimiz ne zaman dar gelirli bir ailenin evine misafir olsa yer sofrasına otururlar sözgelimi. Hatta son başbakanımız Sayın Binali Yıldırım’ın bir keresinde ziyaret ettiği evde masa olmasına rağmen halkın belinin bükülmesinden özel bir zevk alıyormuşçasına sofrayı inadına yere kurdurması epey ses getirmişti hatırlarsanız.

Bu fotoğraflara siyasal imaj açısından ihtiyaç duyulmasının sebebi açıktır elbette. Masa göçebe kültüründe yeri olmayan bir nesnedir. “Yerli ve milli” değildir. Kentlidir, Batılıdır, yabancıdır, soğuktur. Herkesin belli, sabit konumları işgal ettiği, herkesle beraber ortadan yenen yer sofralarının aksine önündeki tabaktan yediği, handiyse “bireyleştiği” bir uzamdır masa. Herkesin aldığı verdiği, ne yediği bellidir. Masada “birlik” olduğu kadar “ayrım” da vardır. Tam bu yabancı niteliği nedeniyle ona karşı hem her zaman kuşkulu (“Masada kaybettik”) ama her zaman da orada kabul görme arzusuyla doluyuzdur (“Biz de masada mıyız?”).

Kültürel alan çelişkilerle de doludur bir yandan. “Masa”nın oturanları birbirinden ayıran yönünü sevmesek de, “masa birleştirme”ye bayılırız örneğin. Bir tek masanın içindeki mesafelere karşı elimizden bir şey gelmez ama masalar arasındaki mesafeyi her fırsatta iptal ve ihlal ederiz. Sadece bir masaya sığmayacak kadar kalabalık gittiğimiz restoranlarda veya meyhanelerde başvurduğumuz “masa birleştirme” işinden ibaret değil bahsettiğim şey. Masalar arasındaki fiziksel mesafe sabitken, sosyal mesafeyi sıfırlayabiliriz. Hiç tanımadığımız insanların oturduğu yan masanın muhabbetine katılmak, ya da tek bir kelime bile etmemişken varlıklarından hoşlanıp “yan masadan” ikram göndermek, adeta kimliğimizle özdeşleşmiş hareketlerdir.

Geçtiğimiz hafta Putin’in Macron’u ağırladığı masa gündemi yoğun biçimde işgal etti. Masanın tarafları birleştirmekten ziyade aralarındaki mesafenin altını çizen sembolik niteliği öyle abartılıydı ki haliyle epey alay konusu oldu. Komik fotoşoplar, şakalar gırla gitti. Hemen hemen eşzamanlı olarak kurulan muhalefet masasıysa kupkuru bir siyasal laf dalaşının gümbürtüsüne gidiyordu. İktidar cephesi masayı tahkir etmenin peşindeyken, masada yer alan muhalefetten beklentisi olan insanlarsa masaya bakınca “umudun fotoğrafı”nı görüyorlardı. Tıpkı Mensa gibi erkek yoğun bir masa (kadınlar buraya da erkeklere nazaran daha az başvuru yapıyor olsa gerek), yine tıpkı Mensa gibi “Burada oturan herkes eşittir ama herkes oturamaz” diyen bir masa, umudu ne kadar simgeleyebilirse…

Aliağa gemi söküm işçilerinin direniş çadırı

Yine aynı hafta, verilen maaş zammının geri alınması gibi haksızlıklara uğrayan Aliağa gemi söküm işçileri direnişe başladı. Bu sefer yerleşik kentli kültürünün simgesi masa yoktu ortada. Onun yerini her an ayaklanıp yürümeye hazır bir göçebeliği hatırlatan derme çatma bir direniş çadırı almıştı.

Farplas’tan Yurtiçi Kargo’ya, Migros Depo’dan Digiturk’e kadar farklı işyerlerinde başlayan son dönemin emekçi direnişi rüzgârına en çok Yemeksepeti, Getir, Trendyol motokuryeleri gibi “mobil” işçilerin renk verdiği kesin ve belki de tesadüf değil bu. Masada sabit bir yeri olmayanlar, güvencesizler, “esnek” çalışanlar, ekmek neredeyse oraya taşınmak zorunda olan 21. yüzyılın göçebelerinin “müesses” nizama, yerleşik kültüre karşı direnişi de motorlu olacaktı elbet – ya da her zaman olduğu gibi çadırlı.

“Umudun fotoğrafı” diye bir şey varsa yerleşik muhalefetin masasında değil, Aliağa gemi söküm işçilerinin çadırında, Yemeksepeti kuryelerinin motorundaydı öyleyse.

Çünkü biz her masada yokuz ve bundan gocunmuyoruz.

Hakan Sipahioğlu