Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hâkim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Erdem Yılmaz

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Yazmak istediğimi lise ikinci sınıfta fark ettim. Covid yüzünden kısıtlamaların getirildiği dönemde. Evde kalmak o dönemlerde işime geldi doğrusu, sürekli yazdım. Yazdıkça da metinlerimi günün birinde kitaplaştırma isteği, giderek büyüdü içimde. Geçen yılın Temmuz ayında, öykü dosyamla başvurduğum Epona Yayınları’ndan olumlu dönüş aldım. Beni “Kurmaca Akademi” adlı yayın gruplarında değerlendirmek istediler ve işte mutlu son : )

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Öykünün sınırları olmadığı ve istediğim gibi saçmalayabildiğim için, demek isterdim fakat ana sebebin bu olduğunu düşünmüyorum. Sabırsız bir insanım, sanırım bu yüzden öykü. Üzerinde çalıştığım metnin en azından taslağını hızlıca bitirmek, finaline ulaşmak istiyorum.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Marx’ı Andıran Adam’ın yayınlanma, daha doğrusu bir yayınevi tarafından kabul edilme süreci epey sancılıydı. Başta dosyamı kitaplaşmış şekilde görmek isteyeceğim yayınevlerini listeledim. Büyük gruplara yer vermemiştim listemde, bağımsız ve butik yayınevleri vardı. Birçoğu tarafından reddedildim fakat Epona Yayınları olumlu dönüş yaptı. Ağustos ayında sözleşme imzaladık. Türk lirasının değer kaybı yayın süresini biraz geciktirse de, bu yılın Şubat ayında okuruyla buluştu.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Evet, oldu. Kitabın editörü Onurhan Ersoy’du ve bana çok yardımı dokundu. Kendisine buradan da teşekkür etmek isterim. Bunun dışında yayıncım Sedat Demir’i de anmadan geçmek istemiyorum. Dosyayı okuduktan sonra verdiği birkaç ufak tavsiye bile yazma konusunda bana epey katkı sağladı.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Çok bir şey değişmedi doğrusu. Hâlâ evde çöpleri ben atıyorum, hâlâ okulda kantin sırasına da giriyorum –tabii bazen kaynak yaptığım oluyor fakat bu aramızda kalsın lütfen–. Ancak kitap çıktıktan sonra çok bir değişiklik olmayacağını da az çok tahmin ettiğim için umduğumu bulmuş gibi oldum.

Telif aldınız mı?

Evet.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Bazı yerel fanzinlerde ve çevrimiçi edebiyat platformlarında metinlerimi yayınladım ancak dergilerde yer almadım. Az önce de bahsettiğim gibi sabırsız bir insanım. Bir dergiye yalnızca bir öykü gönderip cevap almak için aylarca beklemek bana ürkütücü geliyor.

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Beni yakından tanımayanlar bu konudaki ciddiyetimin farkına varmış olabilirler belki fakat ailem ve yakın çevremdekiler bu konuda istekli olduğumun zaten bilincindeydiler.

Peki, bundan sonra?

İnanın hiç bilmiyorum. Bence işin eğlenceli kısmı da bu. Belki sabırsızlığımı törpüleyip birkaç dergiye öykü gönderirim ilerleyen günlerde. Fakat ondan önce üniversite sınavına çalışmalıyım.