Metamorfoz, dönüşüm ya da başkalaşım; mitolojide, masallarda, efsanelerde, gerçeküstücü metinlerde, fantastik edebiyat sayfalarında sıklıkla karşımıza çıkan bir olgu. Bir varlığın başka bir varlığa dönüşümü; özellikle bir insanın hayvana, bitkiye veya bir cansız varlığa, mesela taşa, kayaya, dağa, suya, çiçeğe dönüşümü; dönüşüm anından itibaren insan zihninde bir efsaneyi yoğunlaştırır. Efsanenin kuşaktan kuşağa, dilden dile aktarılması, anonim edebiyatın ve sanatın kaynağını oluşturarak toplumsal ve yazınsal hafızada yer alır. Yazarlar, şairler bu binlerce yıllık efsanelerdeki büyülü dönüşümlerden hareket ederek yeni, çağdaş ve modernist edebiyat yapıtları oluşturur; edebiyatın geleceğe uzanan macerasına, roman ya da öykü kahramanlarının sonsuz yolculuğuna yenilerini katarlar.

Eski Yunan mitolojisindeki dönüşüm hikâyelerini yeniden yazan Romalı şair Ovidius’un Metamorfozlar’ı bu konuda akla gelen ilk örneklerden biridir. Bu yapıttan sonra zaman içinde farklı yazarlar tarafından birçok dönüşüm öyküsü kaleme alındı. Özellikle Franz Kafka’nın 1915’te yazdığı Dönüşüm (Almanca adıyla Die Verwandlung) adlı uzun öyküsü, Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında yatağında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulmasıyla başlar. Dönüşüm, sıra dışı olaylar zinciriyle okuru farklı bir metin içi gerçekliğe alıp götüren, aile kurumu dâhil pek çok toplumsal kurumun kapitalist sistem tarafından belirlendiğini gösteren olağanüstü bir yapıt olarak adını dünya edebiyatı tarihine yazdırdı. Kapitalist sistem içinde kişinin emeğine ve giderek kendi varlığına yabancılaşması olgusunun, “böcekleşme” metaforu üzerinden işlendiği bu unutulmaz yapıtta, Gregor Samsa, işine gidemeyince önce yöneticisi tarafından aranır. İşgücü kaybı, sistemin çarklarını yavaşlatacağı için patronun sağ kolu olan Yönetici, o sabah işe gelemeyen Gregor Samsa’nın durumunu ailesinden sormaya gelir. Gregor’un hasta ya da yataktan kalkamaz halde oluşu, sistem için bir vicdan ve insanlık sorunsalı değildir; sadece iş gücü eksilmesi durumundan ibarettir. Öyküde, Gregor Samsa, çalışıp eve para getiremediği için ailesi tarafından da aşağılanır, dışlanır ve değersizleştirilir. Böcekleşmenin en dip noktasını yaşar.

Kapitalist sistemi “dönüşüm” kavramı üzerinden eleştiren yazınsal yapıtlara, “Metamorfoz, Ağaçlaşan Bir Adamın Öyküsü” adlı yeni çıkan bir kitabın daha eklendiğini gördüm geçenlerde. Kafka’nın Dönüşüm’üne göndermeler ve anımsatmaların da yer aldığı bu uzun öykü, Ruhver Barengi tarafından kaleme alınmış.

Bilgisayar mühendisi olarak yurt içi ve yurt dışı şirketlerde görev alan yazar, bilgisayar programlama konusunda birçok eğitim verdi, şirketlere danışmanlık yaptı. Böylece iş dünyasını ve sistemin işleyişini yakından gözlemleme olanağı buldu. 1999’da Delphi programlama dili üzerine teknik bir kitabı yayımlanan Barengi, daha sonra öykü ve novella çalışmalarına yöneldi.

“Metamorfoz, Ağaçlaşan Bir Adamın Öyküsü” Ruhver Barengi’nin ilk öykü kitabı. Kitabın sunuş yazısında Yelda Karataş, “Okuru gülmekle ağlamak arasında bırakan Barengi, ezbere kurulan insan ilişkilerinin derin çukurundan yeryüzüne uzanan insan çığlığının ağır öyküsünü anlatıyor.” diyor.

Bu uzun öykünün kahramanı Hüseyin Bey, kendi halinde bir ofis çalışanı olarak sisteme eklemlenmiş, tam anlamıyla bireyselleşip özgürleşememiş, kendini günlük hayatın tekdüzeliğine ve sıradanlığına kaptırmış biri. Kitabın 39. sayfasına kadar Hüseyin Bey’i dışarıdan bir gözle tanıyor ve onun dünyasını görüp anlamaya çalışıyoruz. Üçüncü kişi anlatımıyla kaleme alınan bu sayfalarda Hüseyin Bey’in yaşamını, ailesini, iş arkadaşlarını, ofis ortamını, bu anlatım tarzı ve bakış açısının penceresinden görüyoruz. 39. sayfadan itibaren, metin içi dünyayı Hüseyin Bey’in anlatımından, yani içeriden bir bakışla görme; kahramanımızın iç dünyasını ve duygularını daha yakından izleme olanağı buluyoruz. Öyküde iki farklı anlatım tarzının kullanılması, bence metni tekdüzelikten koruyor ve ona kendine özgü bir derinlik kazandırıyor.

Hüseyin Bey, dümdüz bir yaşam süren, gerçekleri görse de onların çoğunu görmezden gelip sadece işine bakan, kendi halinde yaşamayı yeğleyen bir adamdır. Hayatı, belli alışkanlıklar, ezberlenmiş ilişkiler ve davranışlar üzerine kurulmuştur. Hayatı hep aynı minval üzerinde giden Hüseyin Bey’in yaşamı, yavaş yavaş değişime uğrar ve bu değişimler giderek onda gerçek bir “dönüşüm yaşantısı” oluşturmaya başlar.

Dönüşümün başladığı andan itibaren Hüseyin Bey’le birlikte, fantastik, gerçeküstü, absürt bir dünyaya doğru çekildiğine tanık olan okur, rasyonelliği bir kenara bırakarak, metnin kendi iç gerçekliğini benimsemeye başlıyor. Tıpkı masal dinleyen çocukların o masala özgü gerçekliği kabullenmesi gibi.

Sabah erkenden kalkan, daima önceden belirleyip ezberlediği ve alışkanlığa dönüştürdüğü davranışları tekrarlayan kahramanımız, bir sabah, gördüğü rüyanın uzamasıyla biraz geç kalkar. Tıraşını olup yüzünü yıkadıktan ve saçlarını ıslattıktan sonra her zamanki gibi aynada vücuduna baktığında, göğsünün tam ortasında ufacık, yeşil bir benle karşılaşır. Sonrasında sıra dışı olaylar gelişmeye başlar yavaş yavaş.

O gün ofise biraz geç gelmiştir, ama kimse onun varlığını fark etmez bile. Arkadaşları bir grup oluşturmuş, kendi aralarında patronun babasının vefatını konuşmaktadırlar. Hüseyin Bey, “Günaydın” dese de gruptaki bir kişi haricinde hiç kimse duyup yanıtlamaz onun “günaydın” seslenişini.

Anlatıcı tarafından şöyle yorumlanır bu durum:

“İşyerlerinde ya da bir grup insanın bir araya geldiği herhangi bir ortamda hep böyle olmaz mı? Birileri popülerdir, birileri de ezik. Bazıları sürekli dinlenir, bazılarının ise sözü kesilir. Kimi herkesi etki altına alır, kimileri hiç umursanmaz. Görünmeyen, duyulmayan insanlar vardır gayet normalmiş gibi işine gücüne devam eden. Hep gölgede kalan, ama bu önemli değilmiş, rahatsız olmuyormuş gibi, bunun kendi kişiliğine uygun ve bilinçli tercihi olduğunu göstermeye çalışan insanlardır onlar.” (s.13)

Hüseyin Bey, “günaydın” seslenişinin boşluğa düşüp kırıldığını görür, ama buna kırılmaz. “…ciğerlerine puslu havayı doldurarak işine geldiği bu yağmurlu, iç karartıcı günde, yüzlerce binlerce kez aynı rolü oynayan usta bir oyuncu edasında, kendinden emin hareketlerle paltosunu çıkararak vestiyere astı ve yerine geçti. Bilgisayarını açarak hemen çalışmaya başladı.” (s. 14) diye süren anlatımlarla onun alışkanlıklarını bütünüyle içselleştiren, ezberinin dışına çıkmayan bir beyaz yakalı olduğu vurgulanır.

Basit ihtiyaç ve sorunlarını bile patrona söylemeye çekinir Hüseyin Bey. “İşi bazı çalışanlar için belki önemli değildi ama o, en önemli işi yaparcasına odaklanıyordu. Kendisine verilen maaşı son kuruşuna kadar hak etmeliydi.” (s.14) diye anlatılan Hüseyin Bey, kalıpların, kuralların, rutinin dışına çıkmayan, kendi halinde ve sıradan biri olmayı yeğleyen bir adamdır; beynini buna göre programlamıştır adeta.

Çalışılan ortam, eski bir apartman katındaki dairenin salonudur. Sadece iki küçük penceresi vardır. Dış ortamdan soyutlanmış sağlıksız bir yerdir. Hüseyin Bey, her şeye karşın insani duygularını yitirmemiş biridir. Çevresindekilerin içtenlikten uzak, duygusuz tutum ve davranışlarına sıklıkla tanık olur, ama bunlara da tepki vermez, pek çok şeyi anlayışla karşılamaya eğilimlidir.

Karısı Ayşe’yle birbirlerinin iç dünyalarına yeterince yolculuk edemediklerini düşünür. Onu çok seviyor olmasına rağmen, hayatın koşuşturması, çocukların bakımı, gelecek kaygısı ve bunun için harcanan zaman ve enerjinin, bu tür derin yolculukları unutturmuş olduğu kanısındadır. Henüz biri dokuz yaşında erkek, diğeri on üç yaşında bir kız olan iki çocukları vardır. “Onları iyi yetiştirmeliyim ve beni de iyi anlamalılar. Değerleri olan, dürüst, çalışkan, erdemli, ayakları üzerinde durabilen ve ailesine bağlı insanlar yetiştirmeliyim.” diye düşünen Hüseyin Bey, kendi içinde iyilik taşıdığı fikrindedir, ama sadece kendi çocukları hariç hiç kimseden bu iyiliği anlamasını beklemez. Çocuklarını iyi yetiştirirse “bendeki güzellikleri onlar da yaşar ve onlar da kendi çocuklarına yaşatır” diye tahayyül eder.

Hüseyin Bey’in vücudundaki yeşil benekler zamanla çoğalır. Karısı da kendisi de bu lekelerin alerji olduğunu düşünürler, ama benekler fazlalaşınca, Hüseyin Bey o gün izin alıp doktora gider. Yapılan tahliller ve tetkiklerden hiçbir sonuç alınamaz ve bu durumuna herhangi bir teşhis konulamaz. Hüseyin Bey, yeşil benekleri saklamaya çalışarak işe gitmeye devam eder.

Ancak bir sabah vücudundaki yeşil beneklerden küçük ağaç sürgünlerinin çıkmaya başladığını görür dehşetle. Karısı ve çocukları şaşkın haldedir. İşe gidemez; o da sabahleyin işine gidemeyen bir Gregor Samsa’dır artık.

Sonrasında, patronu Atilla Bey dâhil birçok ziyaretçisi olur. İnsanlar, vücudunda ağaç dalları çıkan bu adamı büyük bir merakla görmeyi, seyretmeyi isteyerek onu ziyarete koşarlar. İnsanın en dikkate değer zaaflarından biridir seyretme tutkusu. Kendi gibi olmayana yadırgayarak bakmak, onu ötekileştirmek, dışlamak, sadece seyretmek…

Patronu Atilla Bey, Hüseyin Bey’in bu dramatik durumunu, fırsata ve kazanca “dönüştürmeyi” ve ziyarete gelenlerden belirli bir ücret almalarını önerir. Hüseyin işe gidemediği için ailenin maddi durumunun giderek kötüleşmiş olduğunu özellikle vurgular. Karısı teklifi onaylayınca Hüseyin de kabul eder gelenlerden para alınmasını. Hüseyin’deki dönüşümle birlikte karısı davranış değişimi ve karakter dönüşümüne uğramış, duygusallığını ve üzüntüsünü azaltıp durumu kabullenmiştir. Çocukları ve karısı zamanla Hüseyin Bey’den uzaklaşırlar. Aynı mekânda yaşasalar da ruhlar arasındaki mesafeler artmıştır.

Hüseyin Bey’in hastalığı ya da sıra dışı durumu bir “yabancılaşma” öyküsüne dönüşür giderek. İçinde yaşadığımız modern zamanlar içinde, kendini sürekli yalnız hisseden, yüzeysel ilişkilere tutunan, metaları tükettikçe ruhen tükenen, topluma ve kendi emeğine yabancılaşan bireyin var olma çabası, onun dış dünyadan yavaş yavaş çekilerek kendi içine kapanmasına yol açar. Dünyadan, dış gerçeklerden koptukça ve yalnızlaştıkça huzursuzluğu artan Hüseyin Bey “çağımızın tedirgin insanı”nın tipik bir örneğidir. Sistemin temsilcileri, onun vücudunda oluşan ağaççıklar ve küçük ormana dair öyle kazanç projeleri üretirler ki, insanı hayretler içinde bırakırlar. Hüseyin Bey, bir kez daha sistemin kullandığı, sömürdüğü, metalaştırdığı, özünü unutturduğu bir varlığa dönüştürülür böylece.

Bazı sayfaları gülümseyerek okurken, bazı sayfalarda yüreğimizi incecik bir sızının kapladığını hissediyoruz bu kısacık novellada. Kendisini seyretmek için gelenlerden şöyle söz eder kahramanımız:

“Hiçbirini tanımıyordum, amaçlarının ne olduğunu anlamıyordum, ama eve getirdikleri ekonomik katkı hepimiz için çok belirleyici olduğundan vücudumda oluşan ormanın bana verdiği dehşetle birlikte insanların acılarıma vahşetle yaklaşmalarına katlanmak zorundaydım. Hiç kimse benim bir insan, bir aile babası olduğumu, fiziksel ve ruhsal acı çektiğimi, derin bir yalnızlık içine sürüklendiğimi, kendimden iğrendiğimi, eşime ve çocuklarıma yük olduğumu, belki de kısa süre içinde hayatımın sona erebileceği ihtimalinin yarattığı bir korku yaşadığımı dikkate almadan, akın akın geliyordu beni görmeye.” (s. 76)

Katlanılması zor bir durumdur bu; bir insan olarak görülmemek, bir seyir nesnesine, kazanç getiren bir meta’ya indirgenmek feci bir durumdur, ama hiç kimse bunun farkında değildir ne yazık ki. Başka bir sayfada, sözde doğa korumacı bazı kişiler tarafından bu durumunun haber yapılıp medyada kullanılmasına dair şöyle düşünür kahramanımız: “Hasta olanın ben mi yoksa onlar mı olduğunu anlayamıyordum. Kimsenin gerçekten benimle ilgilenmediğini, kişiliğimin, insanı ve doğayı koruma değerleri adı altında çiğnendiğini, gerçek Hüseyin’in nasıl yok edildiğini izliyordum.” (s. 90) Sistemle el ele veren medyanın oyuncağı olmak istemez Hüseyin Bey.

Okudukça “insan bedenindeki yeşil alanı” bile ranta çeviren kapitalizmin acımasız oyunları karşısında dehşete kapılıyor; “bu kadar da olur mu” diyoruz. Buradaki kara mizah bizi acı acı gülümsetiyor bir yandan. Sistemin, insanı her şekilde kullandığına tanık olmak içimizi acıtıyor ve zihnimizde birçok soru işareti oluşturuyor.

Sistem eleştirisini kara mizah ve absürtlük üzerinden gerçekleştiren yazar, bir bakıma okurunu da metnin dünyasına dâhil ederek hem kendi yaşamına hem de sisteme dair sorgulamalarda bulunmasını amaçlıyor. Aile gibi kutsanan bazı sosyal kurumların; arkadaşlık, sevgi, aşk, vefa gibi güzel duyguların içinin boşalmasını, her şeyin paraya endekslenmesini Hüseyin Bey ile beraber okur da görüyor bir kez daha. Sistem içinde kişi giderek kendine yabancılaşıyor, insanlığını yitiriyor; kendi olamayıp başka bir varlığa dönüşüyor ve yabancılaşmayı iliklerine kadar hissediyor.

“Metamorfoz, Ağaçlaşan Bir Adamın Öyküsü” adlı bu kitapta Kafka’nın Dönüşüm’üne, bilinçli oluşturulan örtük göndermelerin ve benzetimlerin yer alması, Kafka’nın yapıtıyla “metinlerarası ilişki” kurulmuş olması ilgi çekiyor. Bu yapıtın, Kafka’nın yapıtına selam gönderen bir metin olmasına karşın, kendi içinde özgün bir dünya taşıdığı görülüyor. Kara mizah, fantastik unsurlar ve absürtlük tonunun, modern çağın bilgi toplumunun insanına uyarlanarak oluşturulması, olayların kendi toplumumuzda geçmesi, metne farklı ve özgün renkler kazandırıyor.

Bireyin varoluş sorununu farklı bir bakış açısıyla işleyen, modern zamanlara ve sisteme eleştirilen yönelten, tuhaf, trajikomik, şaşırtıcı, çarpıcı bir yapıt okuyoruz. Akıcı, duru, anlaşılır bir dille yazılan “Metamorfoz, Ağaçlaşan Bir Adamın Öyküsü” araştıran, düşünen, tartışan, eleştiren ve edebiyatta farklılıklara, yeniliklere açık olan okurlar için güzel bir okuma seçeneği sunuyor.

Hülya Soyşekerci