Son zamanlarda iki romanı da yarıda bıraktığımı fark ettim. Bunlardan ilki Iris Murdoch’un Melekler Zamanı romanı. Murdoch’un daha çok Deniz Deniz kitabını duymama rağmen Melekler Zamanı’na başlamıştım. 30 sayfa dayanabildim. Nedenini bilmiyorum, anlatımı yavaş olduğu için olabilir. Anlattığı şeyleri belirginleştirememesi, konuya girişi uzatması. Belki de sabretmeliydim biraz. Diğeri Lydia Davis’in, Hikâyenin Sonu. Aynı nedenlerle Davis’e de 30 sayfa dayanabildim. 30 sayfa boyunca kadın karakterimiz etrafta dolaşarak “O” diye anlattığı kişiyi aradı. Anılarını hatırladı, etrafı tasvir etti, durdu.

Bu iki kitaptan sonra bu durumun, yani bir romanı yarıda bırakmanın nesnel bir şey olup olmadığını düşündüm. Nesnelse, yanlış bir düşünme biçiminden dolayı kitapları “okuyamamıştım”. Edebi eserlerin nesnel bir karşılığının olduğu su götürmez bir gerçek. Ama birileri çıkıp “Dostoyevski mi, Karamazov Kardeşler’e 30 sayfa dayanabildim.” gibi bir cümle kurduğunda, elimizde bunun neden yanlış bir düşünme biçimi olduğuna dair bir çizelge ya da kurallar bütünü mevcut değil. Her yorum, kendisinden sonra gelen daha makul bir yoruma sonsuz sayıda kapıyı açık bırakacaktır. Kitabın değeri nesnel olsa da onları alımlama biçimlerimiz fazlasıyla öznel deneyimlere dayanıyor.

Eleştirmen Tim Parks’ın Ben Buradan Okuyorum kitabında bu konuyu işleyen iki denemesi var: “Kitapları Neden Bitirelim?” ve “Okurlar Niye Fikir Ayrılığına Düşer?”

İlkinde olay örgüsünün bizi romanın sonuna doğru sürüklediğinden ve İtalyanca trama kelimesinden bahseder. “Olay örgüsünün karşılığı trama; dokuma, doku anlamına geliyor. Bir olay örgüsünde bize en çok zevk veren çözümü değil, örgünün desenidir.”[1] Parks, romanları sonuna kadar okumamızı bu örgüdeki heyecana ortak olmamıza bağlıyor. Bence bu konuyu asıl işlediği yazısı ikinci yazı. Yazının şöyle bir epigrafı var:

“DeLillo’nun son kitabına bayıldım.”

“Bense nefret ettim.”

Parks, fikir ayrılıklarına düşmemizin, psikolog Valeria Ugazio’nun bir kuramıyla açıklanabileceğini söyler. Bu kurama göre, aile bir sistemdir ve kişiliğimizin ve beğenilerimizin şekillenmesinde rol oynar. Aile içi yaşantılarımız bizim tepki verme ve konumlanma ilişkilerimizi de belirler. Kimin kötü kimin iyi olduğuna bu sistemde karar veririz. Dolayısıyla bir romandaki karaktere olan yaklaşımımızı da bu sistemden oluşan kişiliğimiz belirler. Buna göre biz o romancıyı sever, seçer ve okuruz.

Bir kitabı yarıda bırakmamızda ya da sonuna kadar götürmemizde, bu iki yazının da açıklayıcı yönleri var fakat bir şeyin daha belirleyici olduğunu söylemek lazım. Hangi tür kitapları seçiyorsak, o türün doğası gereği bir seçim yapmış da oluyoruz. Okudukça o yazarı “kendi yazarlarımızdan” ilan ediyor ya da çok önemsemediklerimiz rafına diziyoruz. “Başucu kitaplarım” dediğimiz şey de budur aslında. Şu cümledir; “Bu kitabı zaman zaman açıp okurum ve düşündüğüm konularda bana yardımcı olmasından ya da ilham kaynağım olmasından dolayı önemserim. Bu yazarın diğer kitaplarını yarıda bırakacağımı düşünmüyorum”

Iris Murdoch ve Lydia Davis’i yarıda bıraktığımda bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Metinden sıkıldığını ima ederek şöyle bir cümle söyledi. “Bu ara Sebald’ı okuyorum ama sanki sanat tarihi okuyormuşum gibi, bir kilisenin tarihini uzun uzun anlatıyor.” Aslında arkadaşımın söylediği şey şuydu. “Sebald’ın kitabı, bugüne kadar okuduğum metinlere benzemiyor, benim okuduklarım gibi olmamasından dolayı, benim okuduğum metin türlerinin doğasına uzak olduğu için zorlanıyorum, kitabı yarıda bırakmayı istiyorum.”

Türün doğası gereği bazı kitapları diğerlerine göre daha kolay yarıda bırakırız. Mesela Enriqe Vila Matas gibi türsel ayrımları önemsemeyip melez metin yazan romancıların metinleri diğerlerine göre daha kolay yarıda bırakılır. Fakat bir Arthur Conan Doyle öyle midir ya da Yerdeniz Serisi’ni tutkuyla seven bir okur serinin herhangi bir kitabını yarıda bırakır mı? Türün doğası, yüzde yüz olmasa da fantastik, polisiye, korku gibi olay örgüsünün bir sonraki aşamayı merak ettirdiği türlerde ve anlatı zamanı / olay zamanı dengesini hızlandırdığı metinlerde, kitabı yarıda bırakıp bırakmamada belirleyici olabiliyor. Elbette türler de her yeni yazarla birlikte değişerek başka bir doğaya evriliyor.

Per Petterson

Parks, olaydaki deseni merak ederiz, önermesinin yanına üslubu da ekler. İkisinin “anlatı topunu yuvarladığını” söyler. Bir romanın başlangıcı, ortası ve sonu elbette düz çizgisel ilerlemeyebilir. Tüm bunları hesaba katar. İkinci yazısının son kısmında iki romancıya dair kişisel yaklaşımını açıklar. Dostoyevski’yi her seferinde lezzet alarak okurken (çünkü Karamazov Kardeşlerdeki karakterlerden kendi hayatına projeksiyon yapabilmektedir) Per Petterson kitaplarını sadece işi gereği okur.

Tüm bunları göz önünde aldığımızda, kitaplığımızda özel bir raf ayırdığımız ve başucu kitaplarımız dediğimiz kitaplar ve arka tarafa dizdiklerimiz gibi bir ayrımın varlığını görüyoruz. “Benim yazarım değil” dediklerimize aslında “benim beğendiğim üslupta ve türde yazmıyor” demiş oluyoruz. Bu, okurlukta bir aşamadır fakat her türün kendine özgü bir lezzeti ve dâhi yazarları olduğu fikrini bir kere daha gözden geçirmemizi, aslında bununla yüzleşmemizi de gerektirir.

***

Ben Lerner, Şiir Nefreti kitabında şiirden nefret eden kişilerin “bu türe” dair nefretlerinin bir tür yüzleşme ve ilişki biçimi olduğunu örnekleriyle açıklar. “Şiir mi, nefret ederim, hiç sevmem.” Burada söylenen şey şu değil midir; “bana ihtiyacım olan şeyleri bu üslupta ve bu şekilde anlatmanı istemiyorum. Anlattığında da bir anlam veremiyorum. Merak etmiyor ve ‘sonuna kadar gitmek’ için bir neden göremiyorum. Dolayısıyla duymak bile istemiyorum.” Bu yüzleşmeyi yaptığımızda bence bir noktada her türün iyi yazarları olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekecek. Haliyle okunması gerekenler listesini bir kere daha güncellememiz ve yarıda bırakmayacağımızı düşündüğümüz evrenlere doğru gitmemiz. “Uzay romanları mı? Hiç zamanımı öyle boş işlere harcayamam.” Örnekleri çoğaltabiliriz. Asıl olan şey, edebiyatın zemininin, farklı türlerdeki metinlerin en iyi yazarları tarafından oluşturulduğunu gözden kaçırmamak olabilir. Bir “türe karşı” olan önyargı da aslında bir “yarıda bırakılmış” okumadır.

***

Fantastik; “fantastik mantastik” yarıda bırakılmış okuması.

“Polisiye sevmem ben katil matil”; edebi metne, sevip sevmemek kriterleri ile yaklaşıp kısa yoldan bir yüzleşme (yüzleşememe).

Korku; “ya onlar edebiyat değil vampir mampir.”

Şiir; “çok sevmem okumam da pek, biraz arada Nazım, Edip Cansever okurum.”

“Yazar ödüllüymüş, okuyalım bunu grupta.”

Ümit Güçlü


[1] Tim Parks, Ben Buradan Okuyorum, Metis Yayınları, çev. Roza Hakmen, s. 23