AKP milletvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu’nun “Fransa’da enflasyonun %7’ye çıkmasıyla fiyatların da yedi kat arttığı” hesabı henüz sıcaklığını koruyordu ki, kalorifer kenarında toplanan lise öğrencileri gibi iki benzer haber daha hemen onun yanına ilişiverdi: Devlet Bahçeli’nin 6 ve 9 rakamlarının simetrik olduğunu ispatladığı gün Kılıçdaroğlu’nun da “helalleşme projesi” çerçevesinde 28 Şubat’ta 28 başörtülüyle buluşma planı basına yansıyordu.

Sayılara tutkun bir toplumun içinde yaşadığımız malum. Uğruna kan dökmeyi göze aldığı değerlerin içeriğiyle pek ilgilenmeyen ama “şifrelerine” karşı saplantılı bir merakı olan milyonlarla beraber yaşıyoruz. Kuran’daki Kamer suresinin yerinden yola çıkarak Ay’a ayak basılan yılın hesaplanabilmesindeki hikmetle büyülenen insanlar olduğu gibi, “Atatürk ve 19 mucizesi”ne heyecanlanabilenler de onlardan az değil. Bu vatandaşlar, iddia edildiği gibi farklı, hatta birbirine düşman “kimliksel mahalle”lerde oturuyorlarsa bile, görüldüğü gibi ortak noktaları da mevcut. Düşman ailelerin çocukları olsalar da mahallelerini birbirinden ayıran “gizemcilik caddesi”nde gizlice buluşup gezmeyi seviyorlar. Kimliğin de üstünde bir kimlik var.

Elbette bu şifre düşkünlüğünün, esrar avcılığının, hikmet defineciliğinin altında yatan esas hastalığı şıp diye teşhis edeceksiniz: Eğitimsizlik, azizim. Halkımız çok cahil. Okumayı, tartışmayı, yorum yapmayı, eleştirel düşünceyi bilmediği için tüm bu zahirî karmaşanın ardında basit bir gerçekliği –inancının doğrulanmasını– arayan, zira bilgi sellerine kapılıp gitmesine engel olmak için derme çatma inançlarının su götürmez bir mühendisliğin zarafetiyle ayakta tutulmasına ihtiyaç duyan zavallılar. Neticede Kuran’ın ve Atatürk’ün söylediklerine karşı tezler üretebilirsiniz, ama 19’u yenecek bir argümanı asla bulamayacaksınız. 19’la tartışmaya kalkarsanız, kazanan 19 olacaktır.

İnsan sayılara böylesine sevdalı bir milletin matematikte başarıdan başarıya koşmasını bekliyor ister istemez ama bildiğiniz üzere YKS matematik ortalamaları iki elin parmağına ulaşamazken PISA verilerine göre de Türkiye diğer birçok OECD ülkesinin arkasından nal topluyor.

Neyse ki Pisagor teoremini hepimiz biliriz. Hatta belki de YKS’de çözülebilen matematik sorularının ciddi bir kısmını Pisagor’a borçluyuz. Gelgelelim Pisagor’un matematikçiden çok felsefeci yanı pek bilinmez, bilinse de ilgi uyandırmaz. Şahsen benim de bir felsefi akım olarak Pisagorculuğun kâinatın sayılarla açıklanabileceğini iddia etmesini bir türlü aklım almamıştı. Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde bir süper bilgisayarın hayatın, kâinatın ve diğer her şeyin anlamını 7.5 milyon yıl boyunca hesaplaması ve sonunda “42” bulması gibi, sayılarla kurulmuş bir anlam sisteminin neticede yine sayılardan ibaret, somut hiçbir şey söylemeyen cevaplar üreteceğini düşünmüştüm.[1]

Sonra biraz Matrix, biraz big data, davranışsal iktisat falan derken insan denen canlının karmaşık sosyal ilişkilerinin bile modellenebildiği ve öngörülebildiğini hep beraber gördük. Hatta “altın oran” ve “1/3 kuralı” gibi detaylar sayesinde herkes için biricik, öznel sandığımız “zevk”in bile matematiksel kurallarının olduğunu da bir şekilde öğrendik. Sayılara hakiki manasıyla hâkim olmanın gerçekten de iyiyi, güzeli ve doğruyu getirebileceğine inandık. Cahiller “şifre kırıcı” oldu, biz mühendislik, ekonometri, aktüerya okuduk.

Yapay kimliksel ayrımları aşarak sakinlerinin aynı caddede buluşması asla mümkün olmayan iki apayrı mahalle kurgulamayı esas şimdi başardık sanki değil mi? Sayılardaki gizemin büyüsüne kapılan cahiller versus şifrenin değil içeriğin, “nümeriğin” değil “niteliğin” peşindeki eğitimliler.

Gelgelelim bu iki mahallenin nazım imar planlarına da itiraz etmenin vakti.

Kuran ve Atatürk gibi siyaseti de şifrelerle, komplo teorileriyle, bilmem kaç bin yıllık planlarla, Lozan’ın gizli maddeleriyle, 300 trilyon dolarlık maden yataklarıyla, “göklerden gelen karar”larla açıklama eğilimine karşı “sayıların hakiki hikmetine” inananlar olarak siyasetin “hesap uzmanı” olduk hepimiz. AKP’nin küskün Kürtleri kaç puan ediyor, endişeli muhafazakârların kaçı sandığa küskün, kağıt kalem alıp hesaplamayan yok.

Bu “bilimsel” bakışın simgeleştiği isimse Bekir Ağırdır’dır denilebilir – ve elbette onun t24 için siyaset gündemini değerlendirdiği Youtube programı: Sayıların Dili. Siyasetin uzun zamandır aritmetiğe indirgendiği, mecliste anayasa yapacak çoğunluk sahibi olmaktan, başkanlık için gerekli “%50 artı 1 oy”a her şeyin toplama çıkarma işi olduğu bir devirde doğal, hani neredeyse “mecburi” bir isim seçimi bu. Sayılara “mucizevi” nitelikler atfedenlerden kendini ayrıştıran bir cenah, toplumsal tasavvurunu sayıların “söyledikleri” üzerinden kurmakla bağlıyor kendini. Tabii sayıların kendi kendine dile gelip konuşacağına inanacak kadar cahil olmadığından –bilimsellik be!– o sayıları konuşturan “medyum”ların söylediklerine göre hareket ediyor. Mesela belli bir tür laiklik politikası istiyor ama sayılar “Senin o istediğin laiklik gerçekçi değil” diyorsa el mecbur, geri adım atıyor. Geçmiş dönem hukuksuzlukların hesabının sorulmasını istiyor ama sayılar bu suçların bir kısmını halının altına süpürme zorunluluğu dayatıyor vatandaşa. “Sayılar çok kızgın, kurban istiyor,” diyor medyum. Bilimsel kurbanlar veriliyor.

“Kürtleri kim daha iyi temsil ediyor” sorusuna cevaben teraziyi denk getirmeye çalışan pazarcının torbaya son mandalinaları tek tek atışı gibi “al sana bir Kürt, al bir Kürt daha…” hesabı yapılmasına kızmak kolay, ne ki bu hesabın da iman ettiğimiz bu “bilimselliğin” doğal sonucu olduğu görülmüyor. Rusya-Ukrayna geriliminin Hakan Bayrakçı’ya yorumlatılmasından utanmak serbest, lakin anketörü alim-i mutlak mertebesine yerleştirenin de aynı hesap aşkı olduğu dile getirilmiyor.

Aristo’nun öğrencilerinden Rodoslu Eudemos’un aktardığına göre, Pisagor tarihin döngüsel niteliğinin de “matematiksel bir nedensellik gereği” olduğunu düşünüyordu. Yeni Türkiye’nin eskisinin tekrarı olmasının, bir sonraki Türkiye’nin de şimdikiyle benzerliğini şimdiden ilan etmesinin arkasında böyle bir “matematiksel nedensellik” vardır, kim bilir?

***

Günlerden bir gün Hz. Ali yanlısı olduğu bilinen Küfe şehrinden bir adam devesiyle Muaviye’nin karargahı olan Şam’a gelmiş. Çarşıda dolaşırken devesine göz koyan biri “Devemi bana geri ver,” diye adamın elindeki yulara atılmış. Verirdin, vermezdin derken mevzu büyümüş, Muaviye’nin bile konudan haberi olmuş.

Muaviye ahaliyi bir meydanda toplamış, her iki tarafı da dinlemiş ve “Bu dişi deve Şamlınındır” buyurmuş. Ve ahaliye seslenmiş: “Söyleyin bu dişi deve kimindir?”

Ahali hep bir ağızdan, “Bu dişi deve Şamlınındır” diye tekrar etmiş.

Şamlı, mutlu mesut deveyi almış gitmiş. Muaviye, davayı kaybeden Küfeli adamı çağırıp şöyle demiş:

Dinle, Küfeli. İkimiz de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Şimdi sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye olduğu gibi anlat ve de ki: “Ya Ali, Muaviye’nin dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, o ne derse evet diyen on bin adamı var!”

Ertesi gün bütün gazeteler “Muaviye, Hz. Ali’yle arasındaki puan farkını açıyor!” manşetiyle çıkmış.

Hakan Sipahioğlu


[1] Google’ın şakalarından biri: Arama kutusuna “the answer to life, the universe, and everything” (tırnak işaretleri olmadan) yazdığınızda Google da sonucun 42 olduğunu “hesaplıyor”.