Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla):

4 milyar 540 milyon 874 bin 673. yıl, 263. Gün: 

KULÜP

Son ayların sevilen dizisi Kulüp, uluslaşma sürecindeki sancılı Türkiye’nin sakin gibi görünen ve fakat potansiyel bir kargaşayı içinde barındıran döneminin –Sefarad Yahudilerine ağırlık vererek– azınlıkların hayatına etkisini anlatıyor. İzleyici çok geçmeden anlayacaktır ki, gelişmeler, birbiri içine geçmiş insan hayatlarını etnik kimlik ayrımı yapmaksızın allak bullak etmektedir. Kulüp, güzel ve anlamlı bir aşkı (Çelebi’nin aşkını) ince ince işleyen ve o görünür ama görünmez ilişkinin kökleriyle geçmişe ve gününe bakabilen ve izleyiciyi de baktırabilen bir dizi.

Avustralyalı yazar Dmetri Kakmi, bizim onu tanıdığız adıyla Dimitri Kakmioğlu’nun 2014’de Türkiye’de ve İngiltere’de yayımlanan kitabı Anayurt da (Motherland) kendi ülkesinde yabancılaştırılan insanları konu eden bir kitaptı. Dimitri’nin çocukluğu 12 yaşına değin Bozcaada’da geçer. Rum mahallesinde otururlar, Türk ve Rum öğrenciler ilkokulda beraber eğitim görürler.

70’li yılların başında Kıbrıs konusu yeniden alevlenir; Avustralya’ya göç ederler. Geçmişin çözüm bulmamış duyguları yetişkinlikte su yüzüne çıkacaktır. Kitabının tanıtım yazısında “Yıllar sonra sana geri dönüyorum Tenedos… Geçmişimle barışmama yardımcı olman için” diye yazar.

Yazarla, Bozcaada’da kitabının tanıtımında tanıştım. Aynı gün evlerinin sokağında da karşılaştım. Harabeye dönmüş evinin önünde bir süre durduk. Ona, bende evlerinin eli yüzü düzgünden birkaç yıl önce kimin evi olduğunu bilmeden çektiğim bir fotoğrafı olduğunu söyleyince göndermemi istedi. Sonra dar bir aralıktan geçerken, bana küçük bir pencere gösterdi ve o pencerenin gerisindeki odanın hamam olarak kullanıldığını, kendisinin ve diğer çocukların orada yıkandığını söyledi. Ne zaman önünden geçsem anımsarım.

Adalı Rumlar, İstanbullu Rumlar’ın hayat tarzından haberli ve onlarla ilişki içinde olsalar da, onlar toprağa ve denize bağımlı yaşayan emekçi ailelerin çocuklarıydılar. Kulüp’ün sınıfsal gerçeği ise başka bir boyuttadır ve dizide açıkça ortaya konmaktan geri durulsa da, Türk sermayesinin palazlanma çabalarının olan bitendeki olası rolünü gözden uzak tutmamak gerekir.

267. Gün: 

ORADAYDIM

Bu karede değil ama orada ben de vardım. Milano’da bir kilise yemekhanesinin duvarı. Duvarda Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa’dan sonraki en ünlü eseri: Son akşam yemeği. Son aş. İsa ve havarileri. İsa ortada. Resim sanki ânı sonsuzlaştıran bir fotoğraf gibi çizilmiş. Resimde kim kimmiş ne oluyormuş, anlatacak değilim. Dini hikayeler beni hiç çekmez. Efsanelere karşı da mesafeliyim. İnsanoğlunun kadim anlatılardan din çıkardıklarını, çıkan dinden başka dinler çıkardıklarını bilirim. Bu kadarı bana yeter. Nuh efsanesinin, 5-6 bin yıl önce Karadeniz sularının 100 bilmem kaç metre yükselmesiyle bize kadar gelen bir hikaye olduğunu, İstanbul Boğazı’nın o zaman oluştuğunu, Sinop’un kıyısında denizin 100 metre altında o zamandan kalma evler olduğunu bilirim. Bu da bana yeter. Yazılarımda dinler tarihine ya da efsanelere göndermeler yapmayarak metinlerarasılığa aldırış etmiyormuşum; ne gam! Üstelik, Borges’ler, James Joyce’lar bunu yapmışlar da Borges, James Joyce olmuşlar. Ne gam!

Orada ben de vardım. O artık pasteli silikleşmiş, duvardan duvara resmin önünde. Hani, din adamları asırlar boyu meleklerin çoklu kanatlarını kafaya takıp, Allah yarattı demeden o kanatları çeke kopara ikiye indirdiler ya. Benzer bir hoyratlığın silinmez izinden bu resim de nasibini almış. Kilisenin mutfağı ile yemek salonu arasında bir kapı açılırken İsa ve yanındakilerin masanın altındaki ayakları bir daha geri gelmeyecek şekilde ortadan kalkmış. Kapı bir de geniş açılmış ki sormayın. Koca koca tepsiler mi taşımışlar nedir? Ayaksız İsa’yı bugün artık kimse yadırgamıyor olmalı ki, müzeye çevrilen kilise dolup taşıyor. Ben ise, sırf o sonradan örülüp sıvanan kapıyı görebilmek için kuyruğa girip bilet alamayıp ertesi güne kaldım. İnsan bazen kendini yazgının kollarına bırakmalı. Müze yorgunu ben, o sayede kentin en iyi odun ateşli pizzacısında Margarita’nın hasını yedim. Meğer lokanta 1953’den beri yalnızca ama yalnızca Margarita yapıyormuş. Yani, menü diye bir şey yok. Müşteriye “Ne arzu edersiniz?” diye sormak yok. Otur bekle. Garsonun özgüveni her şeyi açıklıyor. Gelen pizza dilimleri tabaktan taşıyor. Ama ne pizza! Lokantadan kalkarken, o duvarda kapı açılmasına izin veren piskoposa hak verdim. O kapıdan kim bilir ne pizzalar geçmiştir. İsa’nın ayaklarının ne önemi var. Bir de o sanatçı, neydi adı, Leonardo mu Leonard mı her kimse işte o; bula bula o duvarı mı bulmuş resmi için?

270. Gün: 

KOLAJ

“Yerçekimi olmazsa zaman olmaz” dediler,
“Sevgilinin çekimi olmazsa ömür de olmaz” dedik.
Zorunluluklara tutsak kaldık, rastlantılarla kanatlandık.
‘Ne’yi anlatamadık ‘Nasıl’ı anlayamadık ‘Neden’i merak etmedik.
Söz hapsine alamadıklarımızı göz hapsine aldık.
Övgülerimizle yergilerimizin ortasını bulamadık.
Yetişkinlerde bir çocuğun sağduyusunu aradık.
Çeşmelerinden sabır akan mahallelerde yetiştik.
Nihavent faslından geçtik dilkeşhaveran makamını dinledik.
İlk adımı atıp ötekileri şansa bıraktık.
Tek bir kibritin karanlığa yetmeyeceğini geç anladık.
“Geleceğimiz geçmişimizdir” sloganını benimsedik.

Anılarımızı yakarak ısıttığımız hayallerimizle hayatta kaldık.

275. Gün: 

YASEMİN

Yasemin yere yakın dalından açmış.
Koklamam için,
önünde eğilip
ona sevgimi göstermemi istiyor.

278. Gün: 

Düşünce duygunun kozasıdır.