Biri kız, üç kardeştiler. Ortancaları Mustafa en iyi arkadaşım. Atik, inat, cesur. Alabros sarı saçları fırça gibidir. Alnının sivrisindeki dana yalaması, ilk göreni gülümsetir.

Annesi Narin, ismiyle müsemma. Çemberine sığmayan bir tutam başak sarısı saç, sarı ela gözlerini gölgeler. Çemberinin bir ucu hep dişlerinin arasında. Tütüne, ekine gündeliğe gider. Küçücük bahçesinde biraz sebze, kümesinde beş altı tavuk. Hem öksüz hem yetimdir Balkan göçünden. Teyzesi büyütmüş. Sofradan bir boğaz eksilsin, başında bir erkek bulunsun diye on beşinde Hüsnü ile evlendirmişler.

Hüsnü amca güzel ama bahtsız adamdır. Sekiz yıldır bir yanı nüzul. Mustafa öğleye doğru kahveye götürür, gün batmadan eve getirir. Kahveci çay verirse içer, yoksa öyle oturur, arada bir muhabbete karışır. Kara bahtına kahreden yanık şarkılar mırıldanır dönüşte.

Serçelerin en çok yuva yaptığı yer, eskiden Baltazzi’nin konağı olan iki katlı okulumuzun bahçesiydi. Altı yedi metre boyundaki yaşlı çam ağaçları, binlerce serçenin yuvası. Haftada bir bu ağaçlardan on beş, yirmi serçe eksilir. Erkek serçe babaç, dişisi anaçtır dilimizde. Daha iri oldukları için babaçlar esas hedeftir.

Arka cebimizde bir sapan, ceplerimizde sekiz on taş. Mustafa ve sapanı ıskalamazdı. Hepimiz ona hayran ve içten içe kıskanırdık. Kuşla göz göze gelmez. Vurduğu serçe yere düşer düşmez kopsi kefali. Sonra iki düğmesi açık gömleğin koynuna. Gömleğinde, ellerinde kan lekeleri. “Biz et alamayız. Anam git kuş vur demez ama bunları götürünce, aslan oğlum der bana,” demişti bir gün av bitince. O günden sonra vurduğum kuşları ona verdim.

Bazen taş yuvaya denk gelir, yuva içindeki yavrularla birlikte yere düşerdi. Anaç ve babaç çığlık çığlığa tepemizde dönerken biraz utanç, biraz günah korkusuyla aklımız geride kaçardık. O görüntü ve sesleri unutmak birkaç gün sürerdi.

Sonbaharda sığırcıklar gelir zeytinliklere. Kömür karası, çelik mavisi tüyleri, sürmeli kara gözleri çok güzeldir. Yüz binlercesi, ufku karartan sürüler halinde kuzeyden güneye göçerlerdi gün batarken. Çoğumuz şaşarak seyrederken, tüfeği olanlar yorulup alçalanlara ateş ederdi. Hem yerde hem ağaçta beslendikleri için kolay avdır. Üstelik her biri üç serçeye bedel.

Sabahları, Amerikan yardımı süt tozundan yapılma süt verilirdi okulda. Çoğumuz bu tuhaf kokulu sütü içmez, içemez çaktırmadan ağaç diplerine dökerdik. İçirebilmek için bazen kibrit kutusu kadar bir parça tahin helvası verilirdi. Ahmet amca tahta kutudan, önceden kesip hazırladığı parçaları sıradan veriyordu yine o sabah. Bardağını uzatana bir kepçe süt, bir parça helva. Mustafa önümde. Sıra ona geldi ama elini uzatmıyor. Ahmet amca, “Alsana oğlum,” dedi şefkatle. Donmuş gibiydi… Dürttüm, “Hadi kap, kap!” Bunu bekliyormuş gibi tahta helva kutusunu kaptı ve kaçtı. İlk şaşkınlık geçince peşinden koşmaya başladı bazıları Ahmet amcayla. Kutuyu duvarın üstüne koyup birlikte gözden kayboldu. Ahmet amca malını kaptırmış gibi üzgün ve sinirli dönerken, o karmaşada dağılıp o gün süt içmekten kurtulduk Mustafa sayesinde. İki gün, her hareketini ballandırıp abartarak konuştuk. Müdürümüz, “Affettik gelsin,” diye haber göndermiş ama gelmedi.

Okul kapanınca, dört, beş sığırcık vurup evlerine gittim. Narin teyze, “Hoş geldiiin! Sağ olasın yavrıım! Mıstafayı mı baktın? Kunduracı Hilmi’ye çırak verdik biz onu… İkhafta oldu… Orda görürsün gali… Sen de birine çırak dur da itler kuşlar bi soluklansın a yavrım.” Halbuki, sevineceğini düşünmüştüm.

Ertesi gün öğlen dükkâna gittim. Ustası yoktu. Görünce, bekliyormuş gibi heyecanlandı,

“Kunduracılığı öğretecek bana Hilmi Usta. İlk kundurayı anama yapacam.”

Durdu, aranır gibi bakındı, yüzü gölgelendi,

“Helvayı babamla kardeşime yedirdim… Sayende… Sen kap dedin ya hani, o yüzden işte.”

Koynundan beze sarılı bir şey çıkarıp uzattı. Açtım. O meşhur sapan.

“Senin olsun.”

Sevincimi görmek için gözleri yüzümde,

“E, sen?”

“Başka yaparım. Bak, bak burda bissürü meşin var.”

“Yaşşa be.”

Bir kuş görünce kediler gibi heyecanlanıyorum. Annem tavukları yemlediğinde serçeler aralara girip çöplenir. Bizim sarı kedi de bazen aradan serçe avlar. Sinerek yaklaşırken ince tuhaf sesler çıkarır, bıyıkları titrer.

Neredeyse her attığımı vuruyorum. Şişe, kutu, karga, her şeye atıyorum. Sadece kumru ve güvercinlere atmıyorum. Karga ve saksağanlar da artık beni tanıyor.

Bir süredir eskisi gibi derin uyuyamıyorum. Dün gece rüyamda gene bir sürü serçe gördüm. Çoğu babaç ve kafaları yok, kanatları kırık. Uçamıyor, seke seke yürüyorlar. Ellerimde tüylerinin yumuşaklığı, gövdelerin sıcaklığı, sonra yavaş yavaş soğuması. Terliyorum. Annem, uykuda ağlar gibi tuhaf sesler çıkardığımı söylüyor sabahları.

Rüya görmemek için erkenden yatıyorum iki gündür.

Ustası yokken rahat konuşuruz diye yine öğle saatinde dükkâna gittim.

“Nasıl ama sapan?”

“Kendine yaptın mı?”

“Boş ver, yaparım bir ara… Haftalığımı anama veriyorum ikidir… Aslan oğlum diyor bana.”

Arka cebimden sapanı çıkarıp tezgâha koydum. Galiba sesim biraz titredi,

“Bu gene senin olsun.”

“Niye, n’oldu ki?”

“Hiç!”

“Hiç mi?”

“Hiç!”

“Rüya görüyon oolum sen.”

“Yoo.”

“Görüyon, görüyon.”

“Bu pazar Amarikan pilajına gidelim mi?”

“Gidelim be.”

“Cıbıllara bakarız hem.”

“Bakarız di mi?”

Servet Şengül