Notos Kitap edebiyata yeni yazarlar kazandırmayı seven bir yayınevi. Öyküleri daha önce Oggito’da yayımlanan Ekin Deniz Kuzu da bu genç yazarlardan biri. 2021’nin Aralık ayında basılan Ölüm Kalım Öyküleri yazarın ilk kitabı. On bir kısa öyküden oluşan bu eser, hakkında uzun uzun konuşulmayı hak ediyor. Bir kere kapağı çok dikkat çekici ki artık bu kapak tasarımının Virginia Elena Patrone elinden çıktığı hemen anlaşılıyor. Notos Kitap’ın çoğu kitap tasarımında son zamanlarda görüyoruz bu ismi. Ekin Deniz Kuzu ise 1994 doğumlu, genç bir yazar. Açıkçası Türk öykücülüğünde böyle değerli yayınevlerinde genç isimleri görmek beni umutlandırıyor. Yeni isimlerle çalışmak, onlara yer vermek yayınevleri için de önemlidir diye düşünüyorum.

Gelelim Ölüm Kalım Öyküleri’ne. Karakter düzleminde birbirine dokunan on bir kısa öykü bekliyor bizi kitapta. Hepsinin ana karakteri İlhan. İlhan Erman. 26 Mart 1993 doğumlu bu genç, her öyküde farklı bir örüntü ile çıkıyor karşımıza. Kimisinde barda bir barmaid ile sohbette, kimisinde bir otobüste yaşlı teyzelerin konuşmasına kulak misafiri… Bazen de kitapçı, ünlü bir hard rock grubunun gitaristi oluyor İlhan. Bir de Selma var benzer şekilde karşımıza çıkan. Bir öyküde İlhan’ın gördüğü anda aşık olduğu kız Selma, başka bir öyküde İlhan’ın lise aşkı olabiliyor örneğin. Fakat tüm öykülerin paydasında bir İlhan karakteri var görüldüğü üzere. Dolayısıyla bu yazıda bu kişilerden “İlhanlar” olarak bahsedeceğim. Peki kimdir bu İlhanlar? Hayatlarının bir anında aile fertlerinden biri ya da birkaçını kaybetmiş, onların ölümünün ardından da aslında hiç toparlanamamış fakat yine de hayata karışmaya çalışan, yaşamak için mücadele eden kişiler bunlar. Pek başarılı oldukları söylenemez bu konuda. Daha çok hayattan intikam almak için yaşıyor gibiler aslında. Bir yandan da bir boşvermişlik hâli hâkim bu İlhanlar’da. Bir şey kaybetme, geride birilerini bırakma korkusu olmayan… Okuru ilk etapta iten bir boşvermişlik bu. İlk öykü “Çoğu Zaman Barlarda”da örneğin, ne okuyorum ben dedim karakterin ruhsuz denebilecek soğuk tavrından ötürü. Birkaç öyküde daha devam etti bu durum ve sonrasında karakter oturdu zihnimde. Kırılmamak, üzülmemek için kabuk oluşturmuş, insanlarla arasına duvar örmüş bir “kaybeden” aslında her bir İlhan.

Hep farklı yerlerde, farklı kişilerle çıkıyor karşımıza fakat hepsinde annesi, babası, kardeşi ya da hepsi birden ölmüş bu İlhanlar’ın. Her öykü benzer akışta ilerliyor; önce genel bir giriş yapıyor karakter öyküye, sonra da hangi “İlhan” olduğunu anlatıyor. Ayrıca kitabın başından sonuna doğru ilerlerken aynı zamanda her bir öykünün içinde de İlhan’ın sona yaklaşmasını görüyoruz. Bu oldukça etkileyici bir teknik. Kitabı bitirmek bu açıdan hem güzel hem de sona yaklaşırken aynı zamanda İlhan’ın sonuna yaklaştığımızı da anladığımız için biraz üzücü. Aslında üzücü ya da hüzünlü gibi sözcükler bu öykülere yakışmayacak kadar romantik ifadeler olarak kalıyor. Çünkü bu öykülerde melankoliye, acıma hissine bir an bile rastlamıyoruz. Çelik gibi sert bir kitap bu. Her İlhan çok genç, hepsi aile bireylerini çok küçükken kaybetmiş olmanın verdiği yalnızlık hissiyle meşgul. Bu duyguyla baş etmek öyle kolay değil elbette. Ondandır ki “Ben, İlhan. Anasız babasız kalmış küçük çocuk. Silik, etkisiz, korkak herif. Müzik yıldızıyım. Vay babanın şarap çanağına hayat.” (s. 60) diyor mesela “Sert Müzikler İçin Kalın Çarşaf” öyküsündeki İlhan. Kurucusu olduğu müzik grubunun adının “Nefret” olması da dünyaya karşı durduğu yeri net bir şekilde gösteriyor.

Genç yaşta kaybedilen ailenin bıraktığı boşluk doldurulacak bir şey değil. Yazar bu durumu ajite etmeden, hatta fazla direkt cümlelerle anlatıyor hemen her öyküde. Öykülerin bu denli etkileyici olmasını da bu sağlıyor bence:

“Önce annem, sonra anneannem. Yirmi beş yaş için bu kadar kayıp biraz fazla diye düşünüyorum. Geçti çocuğum, geçti, diyecek, beni alıp kucağına sarıp sarmalayacak bir babadan da bahsedemiyorum. Ne bileyim. Kimsem yok yani.” (s. 67)

Bu cümlelerin yalınlığı ortada. Ne kadar vurucu oldukları da… Bu cümleleri okurken sık sık Georges Perec’in Uyuyan Adam‘ı düştü aklıma. Yirmi beş yaş, böyle bir nefret ve yalnızlık hissi en son o kitapta bir arada çıkmıştı karşıma. Bir de elbette atlamamak gereken nokta şu: Öyküler ne kadar kurmaca olsa da yazarın “Tüm ölmüşlerime, anneannem Jale Erman, annem Devrim Devin ve babam Lütfi Kuzu’ya…” diyerek ithaf ettiği bu kitap, otobiyografik ögeler taşıdığı hissini yarattı. Hatta İlhanlar bir Ekin Deniz Kuzu toplamı mı, diye de düşündüm kitabı okurken. Ustaca kurulmuş kurmacada yazar bu izleklerde bile okuyucuyla oyun oynamayı başarıyor. Bunu da bildiğinden şu cümleleri yerleştiriyor yazar İlhanlar’dan birinin ağzına:

“İyi kurmaca, hayatın kendisinden asla kopmaz. En can alıcı yerde bile hayatın bir şekilde devam ettiğine dikkat çekmelidir yazar. Ne olursa olsun: Hayat devam eder. Ölüyor musun? Öl. Karşı komşun kedisini aramaya devam edecek.” (s. 62)

Ekleyeceğim bir başka şey de yazarın okuyucuyla ara ara konuşarak, metinlerin içeriğine dair bilgi vermesi ve eserin sonuna okuyucuyu hazırlaması. “Baştan anlaşalım,” diyor yazar, “Anlattıklarımın sonunda hiçbir şey iyi olmayacak.” (s. 56) Bunu zaten biliyoruz öykülerin gidişatından ve aslında öykülerin isimlerinden. Sürpriz değil İlhanlar’ın kendini yok etmeye çalışması. Kendini eşitlemeye çalışma telaşı bu bir nevî. Kimse eşit değil çünkü çoğu konuda. Aile bireylerimizin sayısında bile eşitlenemiyoruz kitaba göre. Onda bile eksik başlayınca hayata, belki de başka yol kalmıyordur İlhanlar’a. Bu yüzden “Ölüm” ya da “Kalım” tam da bu öykülere uygun isimler. Hepimiz İlhanlar’dan biriyiz aslında ya da her an olabiliriz. Bu yüzden yazarın da dediği gibi bu öykülere balıklama atlamalıyız. Atlamak zorundayız. Çünkü biz öykülerde eşitiz. Herkes bizden. Herkes gibi, herkes kadarız.

Nagihan Kahraman