Mahmut Yavuz

Saçağın altında sırılsıklam olmuştum, yağmur karla beraber yağıyordu, ne zamandır bekliyorum, farkında değildim. Biri arkamdan yanaşıp, “Üşürsünüz,” dedi de öyle irkildim. “Avuç kadar çocuğu toprağa verdim, üşüyor mudur şimdi toprağın altında? Ben üşümüşüm çok mu?” Haşa, yalan… Oracıkta uyduruverdim hepsini. Dayanamadım, öyle şefkatliydi ki sesi. Çocuklar sapa sağlam, biri Almanya’da, yükünü tuttu. Diğerinin de yanında kalıyorum. Dinim gibi bildiğim adresleri de sorarım tanımadığım insanlara. Sahte de olsa bir iyilikleri dokunsun, yalan da olsa minnet duyayım. Eskiden böyle biri değildim. Nenem derdi ya, insan ne olursa yavaş yavaş olur, yavaş yavaş. Manisi bile var: Ne anadan yollu doğulur, ne ayyaş. Benim de bir gün param çıkışmamıştı rakıya, ver şu öküz öldürenden bunu da içen insan evladı ya demiştim. O gün bu gündür, elimden şarap şişesi düşmedi. Rakıyı da ancak rüyada görüyorum. Eskiden ne iyiydi. Meyhanede çalışırken on şişeden eksiltir bir şişe yapardım kendime. Patron asaletli adamdı. Kulağına çalınırdı, gözüyle görürdü, aldırmazdı. Yevmiyem de güzeldi. Hatır için kovulmuyor, ne iş yapar bu adam diye diye sonunda beni gül gibi işimden ettiler. Ne güzel kocalan sebzeleri, ekşiyen yoğurdu eve götürürdüm. Gerçi gelin hanıma yaranamazdık, “Yine kokuşmuş ne varsa getirmiş,” derdi. Bazen bana göstere göstere çöpe dökerdi. Öylece dikiliyordum, ne için beklediğimi bilmeden. Sabah evden çıktım, gelin var, evde durmak ayıptır. Kahveye de şimdiden gitsem, akşamı edemem. Hava kırıldı, biraz dolanayım demiştim.

İlan asmışlardı kapıya. “Kepçeci” aranıyormuş. Yapabilir miyim? Yapılmayacak nesi var? Tabakları kepçeyle doldurmak olsa gerek bu kepçecilik. Girip sorsam mı? Yaşlı adamsın, git işine demesinler yine. “Sen yaşında adamla uğraşamam, bana zehir gibi genç delikanlı lazım.” demedi mi biri geçen. Uğraşıp da ne yapacaksın benimle, altımı mı bezleyeceksin. Haftalığı peşin verseler ilk iş bir tane ağlayan bebek alacaktım. Poşetleri de dolduracaktım ağzına kadar. Hem de en kalitelisinden yumruk kadar erikle, elmayla… Muz bile alırdım. Girsem mi artık kahveye, ayaklarıma ağrılar girdi. Kalas Mustafa yine hararetle bir şeyler anlatıyordu. Ne dediğini duymuyordum ama eliyle vites değiştirir gibi yaptığına göre yine fi tarihinde Amerikan arabalarından kimsede yokken onda olduğunu anlatıyordu. Hem de vitesi direksiyonun yanında. Görmüştü beni, ayıp olurdu kahveye girmesem.

Kalas Mustafa’nın yanına oturdum, zaten başkası masasına buyur etmez. Kimseyle muhabbet de edilmez. Ağzımızdan bir kelam çıksa, bırak palavrayı derler. Kulağıma çalındı, adımı “Kuru Sıkı” koymuşlar. Kimi dalga geçmek için dinler, kaş göz yapar berikine, sanki anlamam. Gençlikte kadının birinin sigarasını beş bin liralık banknotla yaktığım günleri anlatıyordum. Hem vallahi hem billahi o para da, o zaman bir katar dolusu sebze alıyor. Bir katar olmasa da bir vagon dolusu. Limon sıktı biri yine, o kendini bildi bileli züğürtmüşüm. O zamanlar sebze halinde dükkanım var, babadan kalma. Ne bilsin, yeni yetmeler. “Bu şehre cebimde yüz kağıt parayla geldim ben.” Yine yüz liran ya var ya yok diye laf attı biri. Kurt kocayınca çakalların maskarası olurmuş.

Sıcak süt getirdi kahveci, içesim yok dedim. Kalas, halden bilen adam, “Sen doldur doldur,” dedi. Biliyor cebim delik. “Ne olacak bizim bu işler?” diye sordum laf olsun diye. “Az sabret defteri çözdürdüm çözdüreceğim.” Defter dediği de sözüm ona define haritası. Daha doğrusu mezattan aldığı eski bir defter, defterin içinde de resimli bir harita… Yığmayla para mı birikirmiş, zengin olmak aylıkçı adamın işi değilmiş. Kalas dedim, başkası dese kafasını kırar, bir ben ona böyle derim. Mezattan alınan 50 liralık defterle zengin mi olunur? Sustu. Ona göre zengin olan ya define bulmuştur, ya vurgun yapmıştır. İlle de vardır bir puştluk. Falancanın fırınında çalışırken nerden böyle zengin oluverdi? Fırında çalışırken köylünün birinin getirdiği taşı, üç çuval un verip elinden almış uyanık. Taş günlerce cebinde kalınca kiri pası silinmiş, meğerse Karun hazinesinin kayıp parçalarından biriymiş. Küçücük heykelcik ama paha biçilmemiş. Filanca alnının teriyle zengin oldu desen de bok atar hemen: “Kiloyla almış, gramla satmış, çalışmış da zengin olmuşmuş. Pehh… Yalan… Gözüyle gören var, Ankara’da karı satıyor.” Hakikaten inanıyor mu bunlara? Ben de şu Kalas gibi kendimi kolayca kandırabilsem ne olur sanki. Aklıma gelmişken sordum, o bilir. “Sen onu bunu boşver de Kalas, bu kepçecilik dedikleri ne iş? Kıvırır mıyız?” Bildiğin yemekçide sırayla, herkese eşit yemek dağıtmakmış. Demiştim ya ne olacak başka, adı üstünde. İyi, yapılmayacak iş değil. Kalas’ın kepçeci tanıdığı da varmış, olmaz mı? Varmış bir tanıdığı, adalet terazisi gibi, sakilik yapar gibi gramı gramına eşit koyarmış yemeği herkese. İyi, bu iş yattı aklıma, ayıp değil ya sorayım, canımızı alacak değiller ya. Çok çok, dayı git işine senlik değil derler, napalım. Kalas yine aynı kafada, defteri çözeceğiz, bekle diyor. Üşenmemiş, gitmiş yazısını çözdürmeye birine. Ebced mebced işi değilmiş bu, defteri hattata götürmüş bilmem kimin selamıyla. Zaten hiç öyle kolay ulaşılan adamlarla işi olmaz, illaki birinin selamıyla gider. Her şeyi geçtik, sana o defteri satan deyyus senden üç kuruş alacağına kendi bulsa ya defineyi. Adamın bir ayağı çukurdaymış. Eee, yok mu bu adamın çoluğu çocuğu? Varmış, ikisi de hayırsız. Onlar yiyeceğine paramı kurt kuş yesin, şimdiden vakfettim her şeyimi diyormuş. Bana o kadar para lazım değil, haftalığı peşin alayım yeterdi. Bıçak saplasan kanım akmaz, o derece yolsuzdum. Bir ağlayan bebek alsam tamamdı. Kalas’ın defterine kaldıysak, yandık ki ne yandık.

Hava kararmadan çıktım kahveden. Sökmemişler, hala duruyordu ilan. Gözümü karartıp girdim içeri, ya bismillah… “Yapabilir misin dayı?” “Yapamam mı yeğen, yirmi sene Çerkez’in meyhanesinde çalıştım. Adalet terazisi gibi dağıtırım yemeği.” Nereden takıldı ağzıma Kalas’ın lakırdıları. “Yarın altıda gelebilir misin?” demesin mi? Değil altıda gelmek, eşikte yatarım, sabahı burada ederim eve varmam gerekirse. Haydi oldu bu iş. Haftalığı duydum, dudağım uçukladı ama çok da hevesimi belli etmedim.

Haftası gelir gelmez elli sefer girdiğim oyuncakçıya girdim. Bu muymuş ağlayan bebek de? Sar bakalım, pilleri de beraberinde mi, parayla mı? Onlar da ikramın olsun… Mutfakta açılan poşetlerin hışırtılarını salondan işitiyordum. Kasaba et dövdürdüm en güzel yerinden. Çeşit çeşit meyve doldurdum poşetlere. Muz bile aldım. Gelin, “Yeter kızım kafamız şişti,” diyordu, ağlayan bebeğin ciyak ciyak sesi çıktıkça. Torun da ona inat, oyuncak bebeği ağlatıyordu. Oğlan, “Baba bir parlement sigarası mı içsek,” dedi. Kaç sene sonra ağzından böyle bir şey duydum. Gelin kızmasın salonda içmemize, perdeleri sararır. Yarın da Kalas’a kakaolu sıcak süt içireyim. Bir de sıcak lokum alayım. Epeydir çok kahrımı çekti. İster inansınlar, ister palavracı desinler, yine kahvedekilere anlatacağım. Hem de masaya yumruğumu vuracağım: Ben bu şehre cebimde yüz kağıt parayla geldim, inanmayan inanmasın arkadaş!

Mahmut Yavuz