İlhan Durusel

Bu sabah gözümün önünde oldu bu.

Yere düşüyor soluk renkli yün yumak. Yün yumak yumak yuvar yuvar yuvarlanıyor geliyor kuzguni bir kara renkli kazağın kolunu bitirmeye çalışan A’nın önüne. 

Öylece duruyor orada /rafta/ bir kavanoz var. Bir ömür seyretti bizi o kavanoz, elimiz varmadı açmaya, içinde karamela renkli bir tutam saç. Yumak hâlâ yerde duruyor. Kol bitecek mi acaba? İstasyonda her yalnız gece böyle kendi kendine öğrendi örgü örmeyi herkesten gizli saklı. Yarayı saklamaya kollu kazak, uzun kollu kazak için yaralı kol gerek. Kol gerek örgü örmeye de. Örgü örmek. Lisanımız ne latif!

Islak ikindiler, soğuk ve karlı kış geceleri kemiklerimize kadar üşüdüğümüz o uzun geceler çocuk şarkıları dinlerdik. Gramofon derdim ben, hayır, hayır, derdin sen, pikap bu. Burada bu istasyonda trenin düdüğü duyulduğu zaman gaz lambası hafif hafif titrerdi. Bunu bir tek biz görürdük ve yazardık bunu: “Lamba titredi. Kurtalan Ekspresi geliyor!” diye. Tren yolda sünmüş siyah bir ırmak gibi. Ara sıra parlayan yılan. Elinde zıpkınla kahir çekiyor cehennem kürekçisi ve baltalı bir Arnavut oduncu ikiye bölüyor hayat ağacını. Hayat ağacı bölük.

Sıcak çay, tabii ki taze bir kurabiye, elbette soğuk krema ve ılık lokum mesela. Biraz da havlu. Havlu ister misin yüzünü silmeye? [Havlu, havlu, ister misin yüzümü silmeyi?] Unutuyordum, şunu da yazayım şuraya seninle ilgili. Ellerin böyle hep kırmızı mıydı senin? Böyle vişneler yoğurmuş gibi? Bir mendilin var mıydı? Vardı galiba. Kömürmüş meğer, okşuyorduk, okşaya okşaya ısınıyorduk. Yoksa kömür mü kokuyordu, ellerini o yüzden mi yıkıyordun yoksa hâlâ vişnelerden mi?

“Vardığım zaman ararım,” hep böyle derdin sen. “Vardığım zaman ararım.” Tren düdüğüyle kalkınca, kampanalar çalınca ya da. Öyle derdik biz, gazlambası hafif hafif titreyince. Vardığın zaman aramayacağını bilirdim ben. Çok uzun bir süre sana mektup gönderecektim. Nasılsın diyecektim sana. İyi misin? Lamba titriyor mu hâlâ? Kazak bitti mi? Kömür, kömür kaldı mı? Getirecekler mi yine? Yazın kömür gelmesi kadar mantıksız bir şey yok ama istasyonda işler öyle yürüyor. İşte, bir dahaki sefere kadar. Bir dahaki sefere kadar, daima, unutma beni. Başka bir yere gidersem, oradan da ararım.

Sen de ara vaktin olunca taşplaklardan, ergüder nağmelerden, çocuk şarkılarından, anılardan, kazan patlamasından, şimendifer devrilmesinden, marşandiz kazalarından ve kampanalardan zaman bulduğun zaman sen de ara. Bir yere gidersen ara. Bir yere gidebilirsen ara.

Hatta bir daha dene, bir daha gitmeyi dene o mağaranın önüne. Hatırlıyor musun zerrin zerrin zerrin diye bir ses geliyordu mağaradan? 

Biz bir şey demediğimiz halde nereden biliyordu adımızı? 

Adımızı bilen mağara.

Adını bilen mağara. 

Kendi adını da biliyor.

“Kuzey İstasyonu”

İstasyonumuz kuzeyli mağara.

——–

Ve trenle dönüyorduk. Senin yanında oturmak istiyorduk hepimiz. Pencereden bakarken karda karanlık bir çizgi gibi uzanmak isteyen bedenini gördüm. Kolların havaya kalktı, bacakların gerildi, ayakların yerden kesildi. Seninle aynı havaları soluyorduk ama başka başka nefesler alıyorduk. Sen sadece yaşıyormuş gibi yaparak yaşanabileceğini söylüyordun. Nefes almayı hatırlamak çok önemli, diyordun, başkalarının varlığını kanıtlıyor durmadan çünkü. Beden kof bir kılıf bu ruha diyordun. Sıhhat abidesi gibiydin, kızarmış yanakların, adasakızı kahkahan, ayakta daktilo kullanman – hepsi bizi rahatlatmak içindi. 

Ölümünün bizi mahçuplaştıracağından tedirgin oluyordun. O zaman bile Aleoman, sen bizim için ölümünle daha iyi arkadaş olmaya koyuldun. Biz korkmayalım diye hemen en önce sen öldün. Bir ihtimal olarak ölümle doldurdun bize kalan boşluğunu.

Ama aklımda soru hâlâ dönüyordu:

Ölmek nasıl bir şey Aleoman, kardeşim? Seni nasıl yakalayabilirim Kurtalan Ekspresi Bozkırında? Nasıl yetişebiliriz sana?

Açık arabada yan yana, başlarımız geri savrulmuş, Şair Eşref Bulvarı tarafından Alsancak Garı’nın yavaş yavaş tanıdık hale gelmesine içimizden çocuklar gibi sevinirken büyü bozulmasın diye sessiz kalarak karşılık verdim susmana.

İlhan Durusel