Girdiğiniz yeni bir arkadaş çevresinde kendinizi yalnız hisseder ve ilgiyi kısa sürede üzerinize toplamak isterseniz, şu tezi ortaya atın ve arkanıza yaslanın: “Cem Yılmaz’ın G.O.R.A.’sı aslında Homeros’un Odysseia’sı ile aynı hikâyeyi anlatır.”

Muhtemelen “Hadi canım sen de!”, “Yine hangi boşçuluğun peşindesin”, “Osur osur ipe diz” benzeri tepkiler alacaksınız (belki de ben bu tür tepkilere alıştığım için herkesi kendim gibi sanıyorumdur, bilmiyorum). Fakat sonra onlara şu ortak örüntüyü anlatın:

Her iki hikâyede de hayat olağan akışındadır (Arif halı satmakla meşguldür, Odisseus Truva seferinden dönüyordur) ve kahramanımız henüz kahraman olduğunun farkında değildir. Farkına varabileceği bir kahramanlık da yoktur zaten ortada. Senden benden farksız, sıradan biridir. Derken bir anda imkansız bir “görev”i kucaklarında buluverir (Hem Arif, hem de Odisseus eğer bir şeyler yapmazlarsa evlerine bir daha asla geri dönemeyeceklerini fark eder). Bu görevi tamamlamak için alıştığı yaşantısını terk ederek uzun bir yolculuğa çıkması gerekecektir (Arif tutulduğu uzay hapishanesinden kaçar, Odisseus bir Ege adasından diğerine, hatta ölüler ülkesi Hades’e kadar savurulur). Bu uzun yolculukta bazen muzaffer çıkıp bazen hezimete uğrayacağı çetin mücadeleler içine girecek, kâh bu acı tatlı tecrübelerin ışığında, kâh ona yol gösteren bilge kişinin (Arif için Garavel/Özkan Uğur, Odisseus için tanrıça Athena) altın değerindeki öğütleri sayesinde pişecek, olgunlaşacak ve nihai zafere yürüyecektir. O artık eski sünepe halinden eser kalmamış, kemale ermiş bir kişidir.

Tezinizi kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kanıtladınız. Şimdi olumsuz tepkilerin bir anda takdire dönüşmesinin keyfini çıkarın. Elbette size (ya da bana) ait orijinal bir tespit değil, karşılaştırmalı mitoloji uzmanı profesör Joseph Campbell’ın geliştirdiği “monomit” teorisinden yola çıkarak kolayca kurulmuş bir benzerliktir bu. Anlatı serüveninize son bir prestij dokunuşu yapmak isterseniz, az önce yaşananların da bu teoriye bire bir uyduğuna dikkat çekebilirsiniz: Kahramanımız (siz) için hayatın olağan akışı durmuş (kendini yeni bir çevrenin içinde bulmuş) ve zor bir görevle karşı karşıya kalmıştır (o çevreye kabul edilmek). Bu yolda destek aldığı bilge kişi (Joseph Campbell – ve öhöm, bendeniz) ve yaşanan tecrübeler (itirazlar, alaylar, yavaştan ikna olmalar…) sayesinde zafere ulaşılmış (takdir edilmiş) ve kahramanımız da artık o eski kişi olmaktan çıkmıştır.

Hikâye hikâyeye benzer. Bağlam değişir, karakterler değişir, tür değişir ama bilinçdışı arketiplerimize dayanan yapı üç aşağı beş yukarı her zaman sabit kalır. Odysseia ve G.O.R.A. gibi, Aslan Kral, Yıldız Savaşları, Yüzüklerin Efendisi ya da Terminatör de yukarıdaki formüle neredeyse tamamen uyar.

Monomit teorisinden bağımsız olarak Terminatör’ün orijinal bir tarafı daha vardır yalnız. İzleyenlere hatırlatma, izlemeyenleri bilgilendirme babında kısaca özetleyelim:

Savunma sektörü için geliştirilen Skynet adlı bir yapay zekâ, tarihin bir noktasında kontrolden çıkarak insanlığın sonunu getirmek için düğmeye basar. “Düğmeye basar” derken, gerçekten öyle: Dünyayı nükleer silahlarla kasıp kavurur. Kalan az sayıdaki insanı avlamak için de bir robot ordusu kurar. İnsan direnişinin başındaysa John Connor adlı bir Koçyiğit bulunmaktadır. Sonunda Skynet, mevzuyu kökünden çözmek için bir formül geliştirir: Özel tasarlanmış bir yok edici robotu John Connor’ın müstakbel annesi Sarah Connor’ı öldürmekle görevlendirerek 1984 yılına ışınlar. Komployu haber alan John Connor da annesini koruması için bir başka direnişçiyi aynı yıl, aynı yere göndermeyi başarır. Vurma, kırma, kaçırma öldürme ve talanla geçen aksiyon sahnelerinin sonunda senaryonun esas güzelliği, beyin yakan tarafı ortaya çıkar: John Connor tam da Kyle ve Sarah Connor’ın bu mücadele içinde başlayıveren aşkının meyvesi olacaktır. Meğer Skynet direnişi topyekun durdurma hamlesine girişerek aslında direnişin tohumlarını atmış oluyordur.

Öte yandan (filmin en güzel yanı da budur) tersi de geçerlidir: Skynet’in bu başarısız suikast girişiminin sadece direnişi değil Skynet’in kendisini de doğuran hamle olduğu ortaya çıkar. Filmin sonunda terminatör, o ana dek sıradan bir teknoloji üreticisi firma olan Cyberdyne Systems’ın fabrikasında imha edilir ancak yaşanan çatışmadan geriye bir pres makinasına sıkışan robot kolu kalır. İşte o kol ve kolun içindeki çip üzerinde tersine mühendislik çalışması yapıp içerdiği ileri teknolojiyi ele geçiren Cyberdyne Systems, sonradan insanlığın sonunu getirecek olan Skynet’i geliştirecektir. Dolayısıyla Skynet direnişçileri var ederken, direnişçiler de Terminatör’ün görevini gerçekleştirmesine engel olarak Skynet’e zemin hazırlar.

Zamanda yolculuk temalı hemen hemen tüm eserlerde rastlayabileceğimiz türden paradoksal bir döngü çıkar böylece ortaya: Gelecek ve geçmiş eşzamanlı olarak birbirini kurar. Eğer Terminatör durdurulmasaydı gelecekteki robot hükümdarlığına karşı bir direniş var olmayacaktı belki ama insanlık zaten Skynet teknolojisini de asla var edemeyecek dolayısıyla muhtemelen ortada direnilmesi gereken bir şey de kalmayacaktı.

G.O.R.A. ve Odysseia benzerliğine rahmet okutacak bir paralel kurguyu takdim ediyorum şimdi yüksek müsaadenizle: Terminatör ve Hazal Kaya.

Pera Palas’ta Gece Yarısı dizisindeki o çok konuşulan sahnede, gelecekten gelen Esra (Hazal Kaya), işgalci İngiliz subayları Atatürk’ün direnişinden haberdar eder – oysa henüz ortada ne Atatürk ne de direniş vardır. Tam da bu nedenle İngilizler Mustafa Kemal’e karşı bir suikast hazırlığına girişir. Böylece gelecekten gelen Esra, gelecekteki kendini var kılabilmek için bu suikastı önlemek zorunda kalacaktır. Geçmiş ve gelecek eşzamanlı olarak birbirini kurar.

Burada benim esas ilgimi çeken husus, dizinin konusunun kurtarıcı Atatürk’ün kurtarıcılık görevini yerine getirebilmesi için kurtardıkları tarafından kurtarılması gerekliliği üzerine kurulması. “Olmasaydın olmazdık” sloganına yaslanan popüler Atatürkçülükten, yine popüler bir mecra yoluyla dolaşıma sokulan bir sapma görüyoruz burada. Yılların pasif “Atatürk tarafından kurtarılmışlık” mitinin üzerine, kendine aktif bir “Atatürk’ü kurtarma” misyonu biçebilen yeni bir bilinç. Bu “kurtarıcıyı kurtarma” hamlesiyle, bir kuşak şu sözü söyleme hakkı kazanıyor gibi: “Olmasaydın olmazdık, evet, ama biz olmasaydık da sen olmazdın.” Bunun mantıksal çıkarımı ise şuraya varıyor, ister istemez: “Olmasaydık, olmazdık.”

Ahmet Hakan’ın ardını tutuşturan hususun Hazal Kaya’nın oyunculuğu olmadığını hepimiz az çok tahmin edebiliyoruz. Hazal Kaya’yla hesaplaşıyor görünümünün arkasında başka bir kaşıntı var, biliyoruz. Öte yandan, bunun ilk başka göründüğü gibi konunun “Atatürk” olmasından kaynaklandığını sanmıyorum, tam da yukarıdaki gerekçeden ötürü. Tam tersine, Hazal Kaya’nın temsil ettiği kuşağın kendi kendini var edebilme özgüveni kazanmış, mitsel kurtarıcılarıyla bile eşit bir ilişki talep eder hale gelmiş, bunu söylem/anlatı düzeyine de transfer etmiş olması onu korkutan şey. Bir düşünün: Atatürk’ün kaderini bile kendi ellerinde tuttukları hikayeler üretmeye başlayan “terminatör” bir nesil, Ahmet Hakan’a neler yapmaz?

Hakan Sipahioğlu