Adıyla dikkatleri cezbettiği gibi okurun merakını daima dinamik tutan bir yapıt Aramızdaki Fikret. Sonat Yurtçu’nun kitabı, geçtiğimiz ay İthaki Yayınları tarafından okurla buluşturuldu. Bir zamanlar sokaklarda sağa sola çarparak gezinirken, aramızdan sessizce sıyrılarak, yazarının sayfalarına savrulmuş izlenimini veren kahramanların öyküleri var bu kitapta.

Kitap on öyküden oluşuyor. Yazarın oluşturduğu çemberin içinde kalan yaşamları buluyoruz bu öykülerde. Karakterlerin kimi kendilerine paket olarak verilen hayatı yaşarken kiminin paketinden çıkan sürprizlerle hayatı alt üst oluyor. Kendini aniden içinden çıkılmaz hadiselerin içinde buluyorlar. Öykülerin her biri farklı bir yaraya parmak bassa da ortak bir noktada buluşuyorlar: varoluş mücadelesi. Yazar her bir öyküsüyle bu mücadeleye tanık tutuyor bizi. Ve ilk öyküsü böyle karşılıyor okuru: Yaşamalısın.

Böyle diyor yazar, kitabın bütününe hâkim olan ölümle yaşamın iç içe olduğu anlara seslenircesine. Bu ilk öykü ismini Müslüm’ün şarkısından alıyor, arabesk tarzının aksine “Yaşamalısın” diyerek tüm kahramanların dramını anlatıyor âdeta. Böylelikle yazar, duyguyu aktarmanın en güçlü yolu olan müziği yer yer kullanarak öykülerinde bir ritim yakalıyor.

Bak Müslüm’ün bir şarkısı vardır: Yaşamalısın. Şarkı, yaşamak dışında her duyguyu hissettirir. Hani bazıları yazılarında, “Hayatı doyasıya yaşayın,” diyor ya, hayat bana iyi hissettirmiyor. (Yaşamalısın, s. 11)

Bir başka öyküsündeyse, bu kez Bach söylüyor şarkısını:

Akşamki kahve seansımı yaparken radyoda çok eski bir müzik çalmaya başladı. Orgun uzun ve yumuşak sesleri duyuldu, sonra tiz notalar başlarını kaldırdılar, koro girdi ardından… “Come, Sweet Death”, Bach ölümü çağırıyordu.” (Ercüment’in Sergüzeşti, s. 73)

Polisiye tadını veren bu öyküler dinamik yapısı ve kurgusuyla daha ilk satırdan itibaren okuyucunun dikkatini üzerinde toplar nitelikte. Kafalarda “Peki ya şimdi, nasıl?” sorularıyla okurken kaçınılmaz bir merakla olayları takip eden okuyucuyu yolun nasıl geçtiğini anlamaz hâlde son durakta bırakıveriyor. Yolun böyle akıp gitmesini yazarın yarattığı kahramanların samimiyetine ve merakı daima diri tutmasına borçluyuz. Kahramanlar sanki bir zamanlar sokaklarda kimselere fark ettirmeden kendi hallerinde gezinmiş, bir mekânda biz kahvemizi yudumlarken yan masada yanındakine dert yanmış, kimseye görünmemeye gayret gösterir şekilde yaşadıklarını herkesten saklar gibi başı önde yanımızdan usulca geçip gitmiş gibiler. Dışarıdan bakınca pek normal gözüken bu hayatların hiç de normal olmayan hallerini bir film sahnesinden görüntüler izler gibi takip ediyor, direnişlerine tanık oluyoruz. Başlarına geleni seçememe durumunda içinden en çıkılmaz anlarda dahi her şeye rağmen gösterdikleri yaşama direncinin gücüyle sarsılıyoruz.

Sonat Yurtçu

Öykülerin ana izleğinde yazarın toplumsal sorunlara büyük bir duyarlılıkla değindiğini, haksızlıklara ayna tuttuğunu görüyoruz. Toplumun değer yargılarıyla birlikte karşılaşılan hukuksuzlukları irdeleyerek okuyucuya farklı bir açıdan bakma şansı veriyor Sonat Yurtçu. Çoğunda ölümle burun buruna geldiğimiz bu öyküler, yaşamla ölüm arasında gidip gelen hayatları tüm çarpıklığıyla sunuyor. Kitaba ismini veren öykü “Aramızdaki Fikret” bu noktada öne çıkan öykülerden. Okurken, kadın cinayetlerine vurgu yapıldığını, kanayan yaramıza parmak basıldığını hissettim hemen.

Kimi öykülerdeyse ev sıcaklığını andıran ifadeler karşımıza çıkıyor, samimi karakterlerle yolumuza devam ediyoruz. Bunun timsali Ercüment şöyle diyor mesela: “İnsan çocukluğuna bir otobüse binip de dönemiyor.” (Ercüment’in Sergüzeşti, s. 60)

Tam da okuru bir otobüse bindirip çocukluğuna döndüren öyküde karşımıza çıkıyor bu cümle. “Ercüment’in Sergüzeşti” öyküsünü okumak Sait Faik tadı bırakıyor adeta. Karakterin ruh halini yansıttığı cümleler samimi bir etki bırakırken, kelime oyunlarıyla birlikte zıtlıkları harmanlayarak sunuyor yazar, tıpkı yaşamla ölüm gibi.

“İnsan güzel hatıralarını anlatmak istiyor ama ne yazık ki bütün güzel hatıraların sonu ölümle bitiyor.” (İdare Lambası, s. 40)

Oynadığı oyunla, içinde saklı bir mesajı var yapıtın. Yurtçu, verdiği bir röportajda, bu oyunu editörü Beyza Ertem’le birlikte hazırladıklarından bahsetmiş. Kitabın girişinde Ali Teoman’dan alıntılanan “yaşamak” odağındaki epigraf, kitabın son öyküsü “O Denli Güzel”e adını vermiş. Tam kitap bitti derken, en başa, o epigrafa dönüyoruz: “Yaşamak, her şeye karşın, çok ama çok güzeldi. O denli güzel, o denli güzeldi ki…”

Hemen ardından ilk öykü göz kırpıyor: Yaşamalısın.

Ve böylelikle çember tamamlanmış oluyor. Kaçınılmaz ölümlere tanıklık etmiş okuruna “yaşamaya dair” belli ki bir mesajı var yazarın, bu döngüde gizli. Tıpkı doğanın dirilişindeki “yaşam” gibi.

Her şeye rağmen.

Elif Kaya