Burak Görün

Babaanneme…

Sabahın huzur dolu ışıkları perdenin arasından sızarak yatağa vurdu. Epey erken bir saatti fakat yumuşak, taba rengi yorganların arasında uyanık, kırık beyaz tavanı izliyordu Madam Marin. Deniz mavisi gözleri ifadesizdi; uzun, kızıl saçları beyaz yastığa dalga dalga dağılmıştı. Üzerinde bir horoz başının aşağı yukarı sallanarak tık tık sesler çıkardığı masa saatinden başka ses işitilmiyordu. Yaşlı kadın, daha fazla dayanamayarak yataktan çıktı. Renkli sabahlığını üzerine geçirip çerçeve içindeki siyah beyaz fotoğraflarla dolu tuvalet masasına oturdu, aynaya baktı. Gözlerinin içine. Birkaç yıldır feri sönmüş gözler, yaşam enerjisini yitirmişti. Yine de, yılların getirmiş olduğu alışkanlıkla günlük rutinlerinden şaşmayan bir yaşamı gözleyen iki parlak okyanus damlası. Gençliğindeki sade güzelliğini hâlâ koruyordu Madam Marin. İnce, karanfilli sigarasını yakıp bir nefes çektikten sonra ağır ağır makyajını yapmaya başladı. Bir yere gitmeyecekti, yardımcısı Sevil’den başka kimse de gelmeyecekti fakat o, muhakkak boyanmalıydı. Cemal Bey olsaydı öyle derdi yattığı yerden, “Ah güzelim, şöyle bir boyan da, el alem güzel neymiş görsün!” Bozulduğunu anlayınca da yanına gelir, sarılır, “Bozulma hemen! Sen her halinle güzelsin, my dear!” derdi. Sanki ona yeniden sesleniyormuş gibi başını çevirip henüz toplanmamış yatağın bozulmamış sol tarafına baktı buğulu gözlerle. Uzun bir müddettir duyamadığı nahif sesi özlediğini duyumsadı. Dolan gözlerini yeniden aynaya çevirip ağlamamak için dudaklarını ısırdı.

Makyajını tamamladıktan sonra üstünü giyindi: kahverengi, kumaş pantolon, krem rengi, şifon bluz, Cemal Bey’in evlilik yıldönümü hediyesi olan inci kolye ile ona uygun küpeler. Saçını da sıkı bir topuz yapıp kırmızı ojelerini yeniledikten sonra güne hazırdı Madam Marin. Henüz Sevil’in gelmesine epey vardı. Genellikle onun gelişine değin yatakta bekler, sanki yeni uyanmış gibi yaparak senelerdir yanında çalışan bu iyi yürekli kadına üzüntü vermek istemezdi. Fakat bugün, özel bir gündü. Altmışıncı evlilik yıldönümleri. O güzel günden bugüne, tüm hüznüne rağmen, aşkla, şefkatle geçen onca yıl.

Mutfağa giderek sabah kahvesini kendisi pişirdi. Sade kahve, her sabah, Cemal Bey’in rutiniydi. Madam Marin ise burun kıvırır, bu acı kahveyi nasıl içtiklerini anlamaz, onun yerine sütlü kahveyi tercih ederdi. Fakat kocasının ölümünden sonra Türk kahvesini alışkanlık haline getirmişti. Sanki aldığı her acı yudumda, sevgilisini yâd ediyordu. Bu sabah da, özenle pişen kahveyi, Cemal Bey’in annesinden kalma sırma işlemeli fincana doldurup kokusunu içine çekti Madam Marin. Zihnine üşüşen anılara beklemelerini fısıldayıp fincanı tepsiye yerleştirdi. Yanına, minik çifte kavrulmuş lokumlardan koydu. Usul usul yürüyerek salona geçti. Yola bakan pencerenin önünde karşılıklı duran tekli koltuklardan soldakine oturarak elindeki tepsiyi, iki koltuğun arasındaki masanın kalın mermerden tablasına koydu. Bir anda aklına gelmiş gibi elini hafifçe alnına vurduktan sonra ayağa kalkıp aynalı dolabın yanında, uzun ayaklı masanın üzerinde bulunan pikabın yanına gitti. Bir gece önceden hazırladığı plağı eline alarak kapaktaki güzel kadına baktı. Bir rüzgâr tanrıçasının üflediği melteme benzetirdi Cemal Bey onun sesini. Plağı yerleştirip iğneyi üzerine koydu. Sabahın en bakir saatinde, odayı dolduran ses, gökten inen bir melodi gibiydi: şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın… Genç kızlığında dinlediği klasik müziğin yerini alan bu müzik daima Madam Marin’in ruhun işlemişti. Aşklarının kanıtı gibiydi tüm bu şarkılar. Dolabın üzerinde, evlendikleri gün çekilen fotoğraf vardı, eline alarak baktı yaşlı kadın. Kendisi sade, beyaz bir elbise giymişti ruhuna uygun; Cemal Bey ise, upuzun boyu, siyah takımı, mendili, saygı uyandıran bıyığıyla çok yakışıklıydı. Elindeki fotoğrafla koltuğa döndü Madam Marin, uzanıp kahvesinden bir yudum aldı. Bir sigara daha yaktı. Burnunu çekti. Uzun uzun fotoğrafa baktığında, az evvel ertelediği anıların hücum etmesine bu kez izin verdi.

İngiltere’ye bir görev icabı gelmişti genç asker Cemal. Orada bir tanıdık vasıtasıyla tanıdığı bir general onu çok sevmiş bir akşam yemeğe davet etmişti. Çok lüks bir kır evinde yaşıyorlardı. Orada, o akşam kalabalık ailenin on sekiz yaşındaki kızı Marin’le ilk kez göz göze geldiğinde yüreğine ateş düşmüştü genç adamın. Elbette deniz mavisi gözlerinde çakan pırıltılardan anlaşıldığı kadarıyla Marin’in de. Görüşmeye başlamışlardı fakat Cemal’in gideceği gün yaklaşıyordu. Deli cesareti gelmişti genç adama, evlenme teklif etti. Onunla Türkiye’ye gelmesini istedi. Marin için bu delilikti. Ailesini bırakamayacağı gerçeği bir yana, babasının bu durumu asla kabul etmeyeceğini biliyordu. Üstelik eğitimi de devam ediyordu. Buna da çözümü vardı Cemal’in. Kendi ülkesinde tamamlayabilirdi eğitimini. Karşısında deli divane dönüp duran bu yakışıklı, genç askere hayır demek çok zordu Marin için. Öyle bir aşktı ki bu, tüm engelleri aşacağını düşündüren bir kor atmıştı genç kadının yüreğine. Bir akşam yine davetli olarak gittiği generalin evinde durumu izah etti Cemal. General Higgs esti gürledi elbet. Böyle bir şey imkansızdı. Kızı okuyordu. Derhal evi terk etmesini istedi Cemal’den. Elbette vazgeçmedi genç adam. Gizli gizli haber yolladı, onunla gelmesini istedi. Marin büyük aşkına rağmen bunun bir çılgınlık olduğunu biliyordu fakat niceleri gibi aşkın karşı konulamaz ateşine boyun eğerek bir bavulla birlikte evden kaçmıştı. Gemiyle Türkiye’ye gelerek Cemal’in ailesinin yanına yerleştiler. Onlar da şaşkın olsalar da bu dünya güzeli kıza nedense hemen içleri ısınıverdi. Bir de oğullarının kimseyi beğenmediğini, evlenmek istemediğini bildikleri için bu gelişme onları mutlu etti. Derhal bir hoca tutularak dil öğrenmeye başladı Marin, bu arada evlendiler, Cemal’in ailesine yakın bir eve taşındılar. Marin ilk öğrendiği Türkçe kelimelerden biri olan “bey”i çok sevdi, kocasına Cemal Bey demeye başladı. Konu komşu da öyle benimsedi ki bu durumu, genç kadına Madam Marin, eşine de Cemal Bey diyorlardı. Günbegün kendini kabul ettirdi Madam Marin fakat içinde başka bir ateş yanmaya başlamıştı. Ailesini çok özlüyordu. Geldikten sonra hiç haber almamıştı, bir mektup yazarak durumu anlattı, ne kadar iyi bir yaşamları olduğundan bahsetti fakat bir cevap alamadı. Bunun dışında en çok istediği şey de çocuk sahibi olmaktı. Çocukları çok seviyordu Madam Marin, mahallenin tüm çocuklarına kucak açardı. Yaptığı kurabiyeleri almak için kapısına gelen pek çok çocuk vardı. Ne yazık ki bu da ondan esirgenen başka bir şeydi, çocukları olmadı. Olamadı. Bu durum çok üzüyordu Madam Marin’i, kocasının aşkının biteceğini, onu istemeyeceğini düşünerek gecelerce ağladı. Ne ki, Cemal Bey onu hâlâ ilk günkü aşkla seviyordu.

“Madam Marin, iyi misiniz?” diye kendisine seslenen Sevil’i görünce anılardan sıyrıldı yaşlı kadın. Plak çoktan bitmişti, sigarası küllüğün içinde eriyip gitmişti.

“Sen mi geldin canım? Kusura bakma, dalmışım,” diye yanıtladı dolmuş gözlerini gizlemeye çalışarak. Aksanı hâlâ kelimelerin ardında tınlıyordu.

Sevil işlerini kotarırken Madam Marin gazetesine göz attı, radyo dinledi, biraz kitap okudu fakat bir türlü rahat edemiyordu. Daha fazla dayanamadı, banyoyu temizleyen Sevil’in yanına gitti. Omzuna dokundu.

“Sevil’ciğim, bir ricam olacak. Bugün erken çıkabilir misin? Biraz başım ağrıyor da, yalnız kalsam iyi olacak gibi.”

Çok uzun süredir onunla çalışan Sevil bir anda gelen bu isteği tuhaf bulsa da, daima aklıselim sahibi biri olduğunu bildiği Madam Marin’i kırmak istemedi. Kısaca işlerini toparladı, çıkacağını söyledi. Yine salondaki koltuğunda oturan Madam Marin buğulu gözlerle ona baktı. “Çok teşekkür ederim güzel kızım, bunca vakit hiç gönlümü kırmadın. Tanrı da seni hiç üzmesin,” dedi.

“Rica ederim, sizin gibi birini tanımak bile çok güzel Madam Marin ama iyi misiniz? Biraz solgun görünüyorsunuz,” diye yanıtladı Sevil.

“İyiyim şekerim, merak etme. Dediğim gibi biraz başım ağrıyor. Sen merak etme. Yarın görüşürüz.”

***

Akşam çökerken mutfağa girdi Madam Marin. Cemal Bey’in en sevdiği yemekleri pişirdi anımsadığı kadarıyla. Epeydir kullanılmayan yemek odasını açtı, masaya dantelli örtüyü serdi. İki kişilik, mükellef bir sofra hazırladı. Kristal rakı bardaklarını çıkardı. Pikabı getirerek masanın bir köşesine koydu, en sevdiklerinden birini yerleştirdi. Masaya oturup bir sigara yaktı. Masaya şöyle bir baktı. Türkiye’ye geldikten sonra hiç haber alamadığı ailesini düşündü. Hiç doğmamış çocuğunu. En büyük aşkını. Cemal’i. Mahallenin çocuklarının, büyüdükten sonra onu ziyarete geldiklerini. Kurabiyelerinin tadını unutmadıklarını. Hiç anne olamadığını. Kadife sesi duydu: ben küskünüm feleğe, düştüm bitmez çileye…

Sigarayı söndürüp yatak odasına gitti Madam Marin. Kapaklı dolabı açıp Sevil’in ayda bir kuru temizlemeciye götürdüğü Cemal Bey’in üniformasını kılıfından çıkardı. İtinayla toplanmış yatağın sol tarafına özenle serdi. Tekrar dolaba giderek davetlerde giydiği kırmızı, uzun elbisesini çıkarıp üniformanın üzerine bıraktı. Dolabın arkasındaki gizli bir bölmeye sakladığı kocasının silahını çıkardı. Yıllar vardı ki görmemişti onu. Tek bir tane mermi koydu içine. Yatağın sağ tarafına uzandı. Silahı karnının üzerine koydu. Kırmızı ojeli, narin parmakları soğuk metalin üzerindeydi. Sol tarafına döndü, iki damla yanağını ıslattı. İçeriden biten plağın cızırtıları geliyordu. Sessizlik hakimdi bütün eve.

Burak Görün