Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla):

4 milyar 540 milyon 874 bin 673. yıl, 282. Gün: 

KATHY İLE SÖYLEŞİ

Kethy Lette, 1958 doğumlu Avustralyalı/İngiliz bir yazar. Kadın odaklı çok satan kitaplarıyla tanınıyor. Avustralya (Sydney) doğumlu ve Londra’da yaşıyor. Her iki ülkede de kitapları merakla bekleniyor.

Kocanızı Nasıl Öldürürsünüz (Ve ev işleriyle ilgili diğer pratik tüyolar) adlı kitabı Türkçeye çevrilerek 2006’da basılmış.

Kathy Lette

Kethy’le yapılan son söyleşiye, güncel bir dergide rastladım. Yazardan, kadınlarla erkekleri olduğu kadar, Sydney’le Londra’daki yaşamını karşılaştırması da istenmiş. Sydney’i ve kentin hemen kuzeyindeki Avalon Plajını özlediğini söylüyor. Söyleşinin ilgimi çeken kısmını çevirerek alıyorum:

Bazen roman yazmaya başlamadan önce kitabın başlığını belirler misiniz?

Onu bir iki kitabımda yaptım. Normalde, bir kitaba isim vermek bir bebeğe isim vermeye benziyor. Beklemelisiniz ve sonra tüm şeklini aldığında ona bakıp gerçek karakterini anlamalısınız.

Öyle görünüyor ki, üç tema romanlarınızı baştan sona kaplamış gibi, bunlar cinsellik, avukatlar ve aldatan kocalar — bazen bir kitapta hepsi var ve bazen de bir karakter hepsini taşıyor… İkinci kocanızın bir avukat olduğunu göz önüne alırsak, kurmacanıza kendi hayatınızdan ne kadar malzeme çekiyorsunuz?

Bir yazarın ilk romanı hemen hemen daima otobiyografiktir. Mürekkep kaleminizi elinize alırsınız ve onu doğrudan şah damarınıza batırırsınız. Fakat daha sonra, yazar yalan söyleyerek nasıl para kazanacağını öğrenir. Aksi takdirde, mahkeme kapılarında sürünürüz.

Mizahınızı, alaycılığınızı nereden aldınız?

Biliyor musunuz, tanıdığım kadınların çoğu komiktir. Komik olmadığımız bir erkek efsanesidir. Sanırım, biraraya geldiğimizde tüm zamanı onlara ait uzunlukla ilgili konuşarak geçirdiğimizi sanıyorlar. Doğru değil. Biz genişlikle ilgili de konuşuruz; özellikle doğumdan sonra. Erkek ve kadın mizahının farklı olduğunu düşünüyorum. Erkeklerin şakaları birbiri ardınca sürer, biz ise bir gizlilik, bir itiraf tadında şaka yaparız. Bir çeşit psikolojik striptizdir ve her şeyi ortaya döker ve bizi arkadaş olarak yakınlaştırır. Antropolojik araştırma şunu doğruluyor; kadınlar erkeklerden daha fazla gülüyor, gezegenin bütün kültürlerinde, özellikle de kadın grupları içinde bu böyle.

Cesaretimi toplayıp, sorabilir miyim? Yatakta okur musunuz? (Uyku öncesi ne tür bir kitap seçersiniz?)

Erkekler daima yatakta ne istediğimizi sorarlar — kahvaltı. Ve çok iyi bir kitap.

288. Gün: 

DENİZ FENERİ

Roger Ebert öleli neredeyse on yıl olacak. O, yarım asra yakın bir süre film eleştirileri yazan ve Pulitzer Eleştiri Ödülünü alan bir tarihçi yazardı. Yorumları o kadar özgündü ki, günümüzde izlediğim her güzel film sonrası onun eleştirisinden yoksun kalmaktan yazıklanırım, “Acaba, hayatta olsa ne yazardı?” diye. Artık anısı bizden uzaklaşsa da bu tür bir hayıflanmaya konu diğer bir eleştirmen yazar(ımız) Onat Kutlar’dır. Genç yaşımda bir vahiy gibi beklediğim yazılarından sonra gideceğim sinemayı seçtiğim çok olmuştur.

Son günlerde izlediğim “Deniz Feneri” (The Lighthouse) filminden sonra da benzer duygular içimdeydi. 2019’da gösterime giren filmi sansürsüz izleyebildim. Siyah-Beyazın en karanlık yüzünü göstermekten çekinmeyen (bu tarza “gri” diyen eleştirmenler de var) yönetmen Robert Eggers’in filmi bize, bıçak sırtındaki insan zihninin uygun koşullarda deliliğe kaymasının an meselesi olduğunu, kirlenmemiş masum gözler için katlanılması güç ama bir o kadar da şaşırtıcı sahnelerle gösteriyor.

“Deniz Feneri” kuşkusuz popüler bir film değil, bir sanat filmi. Kendini de ilk dakikadan itibaren öyle izletiyor. Çarpıcı serimlemesinde, sisler içinde, uzak gemi düdüklerinin pes sesleri arasında ve öte şimşeklerin yer yer karanlık göğü ışıldattığı bir adada deniz feneri çalışanlarının görev değişimine tanık oluruz; ağır bir sandığı iki ucundan tutarak taşıyan ve feneri arkalarında bırakan iki karaltı ile onların yerlerini alacak olan iki adamın karanlık silüetlerinin karşılaşmasıyla başlayan hikâye, yeniler için dönüş umutlu bir son müjdesi vermekten 1890’ların New England Adası kadar ıraktır.

(Belirtmeliyim ki, ilk dakikalardaki bir iç mekan sahnesinde, Nuri Bilge Ceylan’ın yinelemekten zevk aldığı “siperleme ile arka görüntüyü saklama” oyununun benzeriyle karşılaşmak seyircimiz üzerinde yenilikçi bir etki doğurmaktan oldukça uzak.)

“Deniz Feneri” her şeyin düzenden kaosa doğru evrilmesi gerektiğini açıklayan termodinamik yasasına uyuyor: Zorunlu birliktelik içindeki yalnızlık, güvene bağlı ilişkideki güvensizlik duygusu, gerçeği gerçek dışına iten sanrılar, ilkin cinsel olanıyla açlığın her türlüsü, içkiyle çözülen dillerin günah öyküleri, kimliksizleşen değişken kimlikler… Deliliğe yol açabilen hemen her etmen filmde meydanı boş buluyor. Kaosun fiyakasını ne bozabilir — ölümden başka? 

Oyunculuk yönünden de çok yetkin olan “Deniz Feneri” izleyicisine teatral bir sanat zevki sunuyor.

294. Gün: 

İNSANLIĞIN KIPKISA TARİHİ

Eski Mısır’da halk, açlık ve kıtlık nedeniyle kendi bebeklerini yiyene kadar firavunun Tanrı olduğuna inanıyorlardı. Uzun süren kıtlık döneminden sonra tarihte firavunların tanrılaştırılması son buldu. Gene de, Tanrı kralların sonuncusunun Büyük İskender olduğu bilinir. İnsanlığın gelişmesiyle, krallar ve sultanlar Tanrı’nın temsilcisi olarak bir süre daha durumu idare ettiler. Kapitalizmin asgari ilkokul eğitimi almış insana duyduğu gereksinme bu temsilciliği de tarihe gömdü. Cumhuriyet ve demokrasi, temsil öznesini Tanrıdan alarak vatandaşa verdi.

İnsanlığın biyolojik olmayan tarihi, kül yutturulmaktan kül yutmamaya doğru bir gelişmedir. Uzun dönemde bunun önüne geçilemez.

299. Gün: 

İnsan, diğer canlılar gibi, gereksinimi olan her şeye sahip olarak doğan ve diğer canlılardan farklı olarak, gereksinimi olmayan birçok şeye sahip olarak ölen bir varlıktır.