Antik dönemin Atinalı siyasetçilerinden Aristides öyle dürüst, öyle asil, öyle haysiyet sahibi bir adamdı ki ona çıplak adıyla hitap edilmez, “Adil Aristides” derlerdi. Hatta rivayet odur ki hayatının bir döneminde Aristides siyasal olarak güçsüz düşmüş, şehirden kovulması söz konusu olmuş ve konu derhal oylamaya götürülmüş. Karar günü geldiğinde Aristides’in de hazır bulunduğu oylama sürerken yabancı bir adam çıkagelmiş. Adamın Aristides’le hiçbir tanışıklığı yokmuş ama görünüşe göre onun da oy hakkı bulunuyormuş. Hikâye bu ya, gizemli yabancı onca adamın içinde tutmuş Aristides’e yanaşmış: “Kusura bakma yurttaş, benim okuma yazmam yok da, elimdeki oy pusulasına ‘evet’ yazar mısın?” Vaziyeti çaktırmadan sormuş Aristides: “Kendisini tanır mısınız ki şehirden kovulmasına evet diyorsunuz?” “Tanımıyorum,” demiş adam. “Ama namının Adil Aristides olması beni gıcık ediyor.” Aristides adamın oy pusulasını almış, “evet” yazmış ve oylama sonunda kentten kovulmuş.

Bu kıssadan birden fazla anlam çıkarmak mümkün. İlk olarak “Sana zarar verecek dahi olsa adaletten yana ol” yönünde bir ahlaki ilkenin yüceltildiğini görüyoruz – günümüzde yaşasa “Şovmen Aristides erdem sinyalleme fırsatını yine kaçırmamış” da denebilirdi tabii, vakitli ölmüş adamcağız. Başka bir yönden bakıldığında, hikâyenin “Okuma yazma bilmeyene oy kullandırırsan işte böyle olur” dediği ve Aysun Kayacı’nın haklılığının evrensel delili olduğu da söylenebilir. Yalnız başka –ve yine evrensel– bir şey daha söylüyor sanki bu hikâye bize: Bizimle ilgili olsun veya olmasın, dünya üzerinde gerçekleşen HERHANGİ bir olayın akıbetinde söz sahibi olmak vazgeçilmez bir arzudur.

Tam da bu yüzden süper kahraman filmlerindeki kötülerin derdi günü “dünyayı yönetmek”tir. Hiçbiri “Dünyanın bütün kadınlarıyla yatağa gireceğim” ya da “Bütün yeryüzünü devasa resmimle kaplatacağım” gibi sapıkça (fakat o sapıklığı içinde “anlaşılabilir”) projeler beyan etmez. Sanki “Navlun Bedellerinde Değişiklik Yapılmasına Yönelik Yönetmelik” falan yayınlamak müthiş bir şeymiş gibi “Dünyayı ben yöneteceğim” diyerek kahkahalara boğulur kötü adamlar. Filmin sonunda hep kaybetmelerinin sebebi de süper kahramanın gücü ve kararlılığı değil bu zekâ noksanlığıdır belki de, bilmiyorum.

Ne olursa olsun, karar alma yetkisi ne böyle adamlara ne de bu adamların “gerçekçi” muadilleri olan otokratlara bırakılabilirdi. Modern demokrasilerin vaadi de buydu: Gerçek demokrasi, herkesin iktidarı.

Bu bağlamda düşünüldüğünde, eskiden seçmenlerin parmaklarına sürülen mavi mürekkep, kâğıt üzerinde mükerrer oy kullanımını önlemek için görünse de pratikte bundan daha fazla bir anlam taşıyordu. Alna sürülen kurban kanı gibi, oy kullananları takdis etme ritüeliydi parmağa boya sürülmesi. Eski çağlarda krallara atfedilen (divine right dedikleri) “kutsal yönetme hakkı” halka devrolurken kutsallık da “modern birey”lere dağıtılmıştı. Tabii aynı zamanda, vatandaşlık görevini yerine getirenleri getirmeyenlerden ayırma gibi de bir işlevi bulunuyordu – bir tür negatif işaretleme. Seçimli demokrasinin enteresan bir özelliği: Dünyada değilse de ülkenin kaderinde parmağımızın bulunması zorunluydu. Zorunlu askerlik gibi bir “zorunlu kutsallık” söz konusuydu.

Gelgelelim, (ülkelerin temsili demokrasiye geçiş tarihlerine göre) aradan bir veya birkaç asır geçtikten ve “piyasanın görünmez eli”nin bu “parmaklar toplamı”ndan daha güçlü olduğunu anlayacak kadar görünmez tokatlar yedikten sonra vatandaşlar biraz ayılır gibi oldu. “Kral çıplak” hikâyesindeki gibi, üzerlerine giydirilen “kutsiyet” elbisesi safsatadan ibaretti ve vatandaş –meşhur Şener Şen filminde gösterildiği şekliyle, her iki anlamıyla da– çıplaktı. İnsanlar kendileri ne yönde irade beyan edilirse edilsin nihai kararların başka yerlerde, sözgelimi Brüksel’de ya da Davos’ta alındığını görüyor (Yunanistan halkı referandumda IMF’ye borçlarını ödememe kararı almış ama karar egemenlerce yok sayılmış, bu durumu halk “Bu Bir Darbedir” sloganıyla protesto etmişti), gördükçe seçimlere katılım da gittikçe düşüyordu.

Evet karar süreçlerinden mahrum kalınmıştı ama arzu yerli yerinde duruyordu. Freud’un tespit ettiği savunma mekanizmalarından “yer değiştirme”yi anımsatan bir dönüşüm işte bu zemin üzerinde gerçekleşti: Telefonlar ve sosyal medya imdadımıza yetişmişti. Artık her konuda yargı mercii olmayı başardık. Hakiki menemenin soğanlı mı soğansız mı yapıldığını ya da Will Smith’in Oscar ödül töreninde attığı tokadın haklı mı haksız mı olduğunu Aristides’i kentten kovan adam gibi, bizi ilgilendirip ilgilendirmediğini bile bilmeden oyluyor, tartışmasına katılıyor, irade beyan ediyoruz. Survivor’ın gidişatını SMS oylarımızla belirleyebiliyoruz ya da. “Piyasanın görünmez eli” ile “parmaklar toplamı”nın el sıkışması. Vatandaşın parmakları çalışırken görünmez el para saymayı hızlandırıyordu.

30 Mart 2022 tarihli habere göre MAK Araştırma’nın sahibi Mehmet Ali Kulat, araştırma için sahaya çıktıklarında gencinden yaşlısına herkesin kendilerine “Seçimler ne zaman” diye sorduğunu belirtiyor. Kış sert geçmeye başlayınca çıplak vatandaş kutsiyet libasını yeniden giymeye karar vermiş diye mi yorumlamak lazım? İyimser bakarsak öyle. Fakat belki de “Bu sert kışı ben getirdim” diyebilmek içindir sadece, soğuktan çenesi titreyedursun. Arzuların tatmini her zaman mantık doğrultusunda gerçekleşmiyor.

Hakan Sipahioğlu