Fatih Selvi

“Hayır ne münasebet, neden her evde görülsün efendim, görülmemeli. Daha altı ayda bunların hepsi doğal mı? Toplu iğne bile eğrilse bunun bir garanti kapsamı vardır. Bu kafa kalitesizliği norma dönüştüren kafadır. Sizi bu kaçıncı aramam Korkut Bey? Akan çatıya üç kere, kapanmayan camlar için dört kere, atıp duran sigorta için iki kere. Bıktım ar…”

“Yetti be derdin tasan,” diyerek telefonu adamın yüzüne kapatıp deri koltuğa fırlattı Korkut. “İşimizi bize öğretecek kıl kurdu.” Rahat büro koltuğuna yaslandı. Eli paketine uzandı. Bir dal sigarayı dudaklarıyla çekti, Zippo’yla yakıp tellendirmeye koyuldu. Kumandayı hırsla yakaladı, karşı duvardaki klimayı tehdit eder gibi salladı. Cavit gibi dumandan halka yapmaya çalıştı. Scarface’deki jakuzi sahnesi zihnini yaladı geçti. Flamingo belgeseli izleyerek felsefe yapan Tony Montana’nın puro içişi. Her zamanki işler, diye düşündü. Hep sızlanan, zırlayıp duran, evi alana kadar Sefil Bilo, aldıktan sonra Banker Bilo olan müşteriler. Kanuni bir hakları olmamasına rağmen, en ufak sorunda müteahhidin iyi niyetini, müşteriye verdiği değeri suiistimale kalkarlar. Üç beş yıl sonra değeri iki katına çıkacak evleri için şükretmez, onlara bu kazancın kapısını açana minnet duymazlar. Evlerin garantisi mi var, orasını burasını mahvedip hemen adamın yakasına sarılırlar. Camları kapıları bam güm kapatın, prizlere su sızdırın, tezgâhta et doğrayın, tuvalete saçlarınızı atın sonra gelin hesap sorun. Ne ala!

İzmariti kurukafa küllüğün içine bastırdı. Sigara tutan parmaklarını kokladı, genzini çekti, tespihini bileğine geçirdi. Araba anahtarıyla telefonunu alıp ofisten çıktı. Güneş gözlüğünü takıp arabayı çalıştırdı. Lüks araç, klima motorununki kadar hafif gürültüsüyle sahil yolunda ilerliyordu. Müzik çaların baslarının asfalt bayıltan gümbürtüsü Korkut’un zinde göbeğinde tatlı titreşimler yapıyordu.

Eski mahallesine girdi. Eski okulunu, mahalle maçı yaptıkları arsayı geçti. Bisiklet sürdükleri, elektrik borusuyla ok attıkları ara sokaklar teker teker gerisinde kaldı. Bir zamanlar onların olan döküntü hırdavat dükkânını gördü. Bel fıtığı olan babası kasada durur o İbrahim’le yük getirir götürürdü. Mal boşaltırken güçleri yetmez, kan ter içinde kalırlardı. Çivi sandığını kaldırıma düşürdükleri gün babasından yediği tokadın kulağını çınlatması geldi aklına. Hikmet Efendi beli hepten tutmaz olunca dükkânı devredip emekliye ayrılmıştı. İki kardeş, oradan gelen parayla dededen kalma arsaya ev dikerek inşaat işlerine başladılar. İlk kazandıklarıyla aynı yoldan devam ettiler. Çarşı üzerindeki ofislerini açalı daha altı yıl etmeden dört apartman bitirip yüklerini tutmuş oldular.

“Vay Cavit çakalı, arsaya da çökmüş,” diye söylendi. 5.20d’sini çakıl döşeli kafe otoparkına koyup içeri girdi. Beyaz gömlek üstüne yelek çekmiş, jöleli saçları kafasında briket gibi kıpırtısız duran Cavit’i gördü. Yanında alnı açılmış sarışın bir adamla kasaya yakın bir masada oturuyordu.

Liseden sonra iki sene aylak gezen Cavit, önce internet kafe işletmişti. O iş sönmeye yüz tutarken dükkanını devretti, lokma tatlıcısı oldu. İyi kazanırken piyasanın doyduğunu sezdi ve o işi de bırakıp Kahve Telvesi zincirlerinin bir halkasına dönüştü. Artık bu işlek yerdeki kafesiyle saygın bir iş insanıydı.

“Vay karşim gelmiş, tesadüfün böylesi, bak yanımda kim var, hatırladın mı?”

Korkut yanlarına yaklaştığında Hakan’ı hemen çıkardı. Kızların peşini bırakmadığı Caprio Hakan. Lisenin en başarılısı. Marmara Makine Mühendisliği’ni kazandığını biliyordu. Geniş alnı şimdi iyiden iyiye kalaylanmış yoğurt bakracına dönüşmüştü. O zamanlar ikisi az kopya çekmemişti ondan. Hakan bu kafadarlara pek itibar etmezdi ama yardımı da esirgemezdi.

“Aynı sınıftaydık ya üçümüz kuş beyinli, nasıl hatırlamam, siz görüşüyor muydunuz yahu? Hakan nasılsın kardeşim, iyi misin?” diyerek elini tokalaşmak için uzattı. Hakan’ın üstünü başını hızlıca kolaçan etti, zengin olmadığına hükmetti. Korkut’un karnı açtı, Cavit masayı donattırdı hemen. Karınları doyunca, nargileler geldi, sohbet derinleşti. Hakan okulu bitirip Pendik’teki bir çatı yalıtım firmasında işe girmişti, hâlâ aynı yerde çalışmaya devam ediyordu. Ev borçlarını ödemekle meşgul, servis ehli, çocuk pışpışlayıp Niloya’nın bütün bölümlerini ezberlemiş bir adama dönüşmüştü. Bu aralar çok sıkıştığı için Cavit’ten borç istemeye gelmişti.

“Seri köz getir koçum buraya, kuruduk,” diye seslendi patron garsona.

Eski günleri yad ettiler, kağıtları tükürüp tükürüp sınıf tavanına yapıştırmalarını, uzuneşek oynarken Korkut’un kolunu kırmasını hatırladılar. Tolga’nın şahdamarına tokat atıp onu bayıltan Cavit’i tekrardan ayıpladılar.

Hakan gür sakallarını sıvazlayarak, “Ne kadar kazanıyorsun birader sorması ayıp?” diye sordu fırsatını bulunca. “Dokuz bin” cevabını alınca gülecek gibi olup kendini zor tuttu. Bir eli üst düğmeleri açık gömleğinden içeri girdi. Göğsünü kaşıyarak hesaba girişti. Senede yaklaşık 110 bin kazanıyordu şu lisenin gözbebeği. Onun sadece bir daireden kazandığının üçte birini. Hayatı bir zafer anıtı olarak yükselmeye başladı gözünde. Hakan’ın bir zamanlar o havalı Caprio saçlarının pırıltısı, yürürken ahenkle sallanışı geldi aklına, okulu ite kaka bitirdiği, çevresinde adam yerine konmadığı o yıllar. Sonra karşındaki zavallıya, borç için kıvranan şu eziğe baktı. Macun gibi gevşeyen bedeninde dolaşan hazzın, parmak uçlarına kadar yayılışını hissetti. Kollarını kartal gibi iki yana açarak koltuğu bir uçtan öbür uca kavradı. Bacak bacak üstüne atıp nargileden derin bir nefes çekti. Kalbinin gövermiş taraflarından kaynağı belirsiz bir peygamber sevgisi pıtrak attı o anda. Gittikçe güçlenen içindeki ilahi terennüm, “İnşaat ya Habiballah, inşaat!” şeklinde bir gümbürtüye dönüştü. Yüreğinden taşarak semaya doğru aktı, aktı. Her yanını saran bu vecd haliyle içten içe titrerken ciğerlerindeki baskıyı bir anda Hakan’ın yüzüne boşalttı.

“Evi kaça almıştın kardeşim?” diye tekrar sorduğunda çakma Caprio, Korkut’un üflediği dumanın içinde kaybolmuş onları arıyordu.

Fatih Selvi