Uyarı: Yazı, “Uysallar” dizisinin seyir zevkini bozacak bilgiler içerir.

Doksanlar Türkiye’si bugünden daha mı iyi yoksa daha mı kötüydü tartışmasında konsensüse ulaşmanın imkânsız olduğunu biliyorum. Her iki tarafın da kendince haklı argümanları var kuşkusuz. Yalnız 80’lerde doğan kuşağın bir ferdi olarak en azından “müzik” alt başlığında tartışmaya kapalı olduğumu beyan etmek isterim: Şimdiki gibi bütün ergenlerin Kore popu dinlediği bir dönem değildi 90’lar. Müziğe erişimin ölesiye kısıtlı olduğu bir dönem olmasına rağmen (büyükşehirlere gidip kaset çektirir ya da eşin dostun elindeki kasetleri kendimiz çekerdik) gençliğin müzik zevki müthiş geniş bir yelpazede cereyan ediyordu 90’larda. Şahsen hayatımda bilet alarak gittiğim ilk etkinliğin MANİSA TAÇ DÜĞÜN SALONUNDA gerçekleşen bir BLACK METAL konseri olması bunun en güzel örneklerinden biridir. Bugün, 2022’nin Manisa’sında yüksek sesle İlhan Şeşen dinlemenin o gün black metal dinlemekten daha marjinal bir eylem olarak görüldüğünü zannediyorum – ki konserine gittiğim “Necrophilia” adlı grubun üyeleri de İlhan Şeşen gibi Manisa’nın bağrından çıkmaydı.

Dedim ya müzik zevki çeşitliydi diye, benim metalciliğe adım attığım o yaşlarda en sevdiğim arkadaşlarımdan birini R&B’ye kurban vermiştik. Zavallı yavrucak Beyoncé dinleyip popo sallayarak gözümüzün önünde günbegün eriyor, elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Üstelik biz Laneth Fanzin karıştırırken her ay utanmadan Blue Jean alıyordu. Derken bir gün okuduğu o muzır neşriyatın zihnine zerk ettiği zehirden bitkin düşmüş halde buldum onu. Yanına yaklaşıp omzuna dokundum. “Ne oldu abi” dedim. Dönüp bana baktığında gözlerindeki acı ifadesinin sahiciliği korkutucuydu. “Abi,” dedi, “R&B Amerika’nın uzun havasıymış.” Tam da yüzümü black metalcilere yaraşır sadistik bir gülümseme kaplıyordu ki ekledi: “Metal de oranın arabeskiymiş.”

Yıkılmıştım ama en azından karşılaştırmalı müzik sosyolojisine dair beynimdeki ilk kıvılcımları da burnumun o bilgiye sürtülmesine borçluyum: Bazen aynı kültürel element “orası” için başka, “burası” için “bambaşka” anlamlara gelebiliyordu demek. Orada apolitizmin ve hedonizmin bayrağı olan bir müzik türü burada direnişçileri birbirine bağlayan tutkal olabilirdi ya da orada ezilenlerin sesiyken burada üst sınıf gustosuna hitap edebilirdi. 2000’li yılların başındaki Rock’n Coke – BarışaRock çekişmesinde ikinci tarafın “Rock şişede durmaz” diyerek bu “özünde isyankar” müziği Coca Cola’ya meze etmeme mücadelesine ne kadar saygı duysam ve hatta katılsam da “R&B Amerika’nın uzun havasıymış” bilgisinin beynime indirdiği darbe onlarla aynı netlikte düşünmeme engel oluyordu. Çünkü belki de rock “oranın” isyan müziğiydi, ve burada kültürel olarak tam da Coca Cola’nın temsil ettiği şeye tekabül ediyordu – emin olamıyordum ve hâlâ da emin değilim.

Yalnız bugünlerde biraz daha emin gibiyim sanki, özellikle de Netflix Türkiye’nin twitter biosuna “Bu hesap kaos sevdalısıdır!” yazdığını ve konum olarak “Tornistanbul”u belirttiğini gördükten sonra (bu bilgilerin değişme ihtimaline karşın aldığım ekran görüntüsünü aşağıda paylaşıyorum)…

Gömülü yazılımı sayesinde izlerken ekran görüntüsü alınmasına bile izin vermeyen Netflix’i “kaos sevdalısı”na çeviren şey elbette yine kendi yapımının reklam motivasyonuydu. Kapak resminde de göreceğiniz gibi Uysallar‘ın.

Beyaz yaka hayatının maddiyata boğulmuş tekdüzeliğinden bunalan bir mimarın ihanet ettiği gençliğine, yani punk’lığına geri dönüşünü anlatan – daha doğrusu açılışı bu şekilde yapan bir dizi Uysallar. Bölümler ilerledikçe esas derdinin “aile” mefhumu olduğu anlaşılıyor. Alabildiğine çiğ, kör parmağım gözüne sembolizmlerle, tıpkı bir hapishane gibi aile denen bu “kurum”un içine tıkılmış fertlerin bireysel firar çabalarını izlerken buluyoruz kendimizi. Enteresan olansa, her birinin aslında kendine yeni (“ideal”) bir aileden başka bir şey aramayışı. Oktay kendine bir “punk ailesi” edinirken, eşi Nil yine beyaz yaka dünyasının içinden –fakat en azından özgür olduğu– bir dost çevresi ve romantik ilişki kurmaya yöneliyor örneğin. Ya da Oktay’ın babası Olcay kaybettiği eşine bakıcılık yaparken hamile bıraktığı Sofia’nın peşine düşüyor, minik Ece yalnız yaşayan bir komşularına (ne hikmetse o da tam bir hapishane hayatı yaşıyor) doğru açılım yapıyor vesaire. Gelgelelim finalde tüm bu “ideal aile” arayışlarının nafile olduğu, bu arayışın yaşanan krizin çaresi değil tam aksine o krizin yeniden üretiminin ta kendisi olduğu noktasına götürüyor bizi dizi.

Götürüp orada bırakıyor diyemeyiz yalnız, böylesi haksızlık olur. Çıkışsızlığı kaçınılmaz olarak resmeden, “kötümser gerçekçi” bir yapım değil Uysallar. Alttan alta bir alternatifi de işliyor (aslında “inşa ediyor” demek isterdim ama, malum konumuz anarşizm ve yıkım olunca…) hatta biri “sahte”, biri “hakiki” olmak üzere iki alternatifi…

Bu iki alternatif dikkat çekici bir mekânsal söylem üzerinden kuruluyor (ki dizide sevdiğim tek şeyin bu olduğunu söyleyebilirim): Önce sanki bir Ankara–İstanbul karşıtlığına yaslanır gibi başlıyor Uysallar. Oktay’ın punk gençliğe dönüş özlemini tetikleyen şey Ankara ziyareti oluyor çünkü. Eski çekme kasetini bulmasıyla, eskiden takıldıkları rock bar’a uğramasıyla vesaire. Arzunun kaynağı olarak öne çıkıyor Ankara. Öte yandan Ankara aynı zamanda “baba”nın da kenti. Yasağı koyan, dolayısıyla da isyanın yöneldiği figürün, devletin. Tam da bu yüzden “Avrupa’nın en büyük hapishanesini yapma vaadiyle” Ankara’dan çıkagelen bir başka terk edilmiş babanın yaralanmış gururu tarafından doğrultulan silah zoruyla yeniden inşa ediliyor Uysallar ailesi (kör parmağım gözüne demiş miydik?). İstanbul ise tam da bu devlet–babadan özgürleşme mekânı olarak öne çıkıyor ilk etapta. Cıvıl cıvıl ve “kendinde kaotik” yaşantısıyla anarşizmin tohumlarını barındıran bir kent. Tam da bu yüzden İstanbul’da kurulan işgal evinin adı Ankara’ya nazire yaparcasına “Anakara” konuyor. Ankara’dan bir “a” fazlası: Anarşi’nin A’sı.

Ne var ki Ankara nasıl otoritenin şehriyse, İstanbul da “otantik kaos”un olduğu kadar paranın da şehri. Böylece yukarıda da bahsi geçen ihanet gerçekleşiyor. Ticari bir mekâna dönüşen Anakara, Ankara’dan beter hâle geliyor.

İşte tam bu noktada, sahte Anakara alternatifine karşı “hakiki” bir alternatif beliriveriyor. Boş zamanlarında pornografik bir iştahla bina patlatma videoları izleyen, zira bir mimar olarak esasen yaptığı her şeyin yıkımını arzulayan Oktay, kapitalizmin dinamikleri tarafından yıktığını sandığı şeyin “yeniden inşa”sına doğru sürüklenirken o “yeniden inşa”dan kaçan, ütopyası olan bir pozitif karakter ön plana çıkmaya başlıyor dizinin ilerleyen bölümlerinde. Lakabı “Moloz” (kör parmağım gözüne demiş miy…). Moloz’un bir rüyası var: Dicle nehrinin kıyısında bir arazi satın alıp (gerçekten böyle diyor) anarşizmin bayrağını dikerek “Tornistan” adında bir tür özerk bölge kurmak. Tornistan hem İstanbul’un hem de Ankara’nın tam tersi: Çünkü orada hiçbir “yapı” yok. Yapı yok – ama tapu var.

Elbette bir ütopya bu – bir “yok yer”. Fakat Netflix’in gönlü bu yerin yokluğuna elvermemiş olacak ki onun en azından “deneyimini” yaşayabileceğimiz bir mekan kurmuş İstanbul’da: Tornistanbul. Yazının başında da belirtildiği gibi, kendi konumunu da burası olarak göstermiş Netflix Türkiye. Anakara’yı Ankara’dan beter hâle getiren dinamik, kendi türev ürünü olan “Tornistan” ütopyasını kontrolden çıkma ihtimaline karşın henüz tasavvur evresindeyken dizginleyip ehlileştirmek istemiş belli ki. Üstelik o ütopyayla önerilen şey parası tıkır tıkır ödenmiş, tapulu bir anarşizm olmasına rağmen.

Geçtiğimiz gün çok takipçili bir twitter kullanıcısı gençlere ekonomik durumlarını soruyor, gelen cevaplar kan donduruyordu. Kahvaltı denen öğünü unutmuş, toplu taşımaya binmenin lüks haline geldiği bir gençlik tablosu çıkıyordu ortaya. Durum buyken Erdoğan’ın gençlere “Dünyayı gezin” tavsiyesinde bulunması haliyle çok tartışıldı, çok eleştiri konusu oldu. Netflix tipi anarşizm ise “Ütopya kurmak istiyorsanız arazi satın alın” tavsiyesinde bulunuyor gençlere. Meşhur reklam sloganını uyarlarsak şöyle diyor sanki Netflix’in Uysallar’ı bize: “Yok aslında birbirimizden farkımız, ama biz Osmanlı punk’ıyız.”

Hakan Sipahioğlu