Pilar Quintana

Kolombiyalı yazar Pilar Quintana’nın Biblioteca de Narrativa Colombiana Ödülü’nü kazanan romanı Köpek, yayımlanmasından beş yıl sonra dilimize çevrildi. Can Yayınları etiketiyle Şubat ayında okurlarla buluşan kitabı İspanyolca aslından çeviren Havva Mutlu. Kitabın adı orijinal dilinde de bizdeki gibi; La Perra yani “köpek”. Fakat eserin İngilizce ve Flemenkçe baskılarında serbest bir yorumla The Bitch ve Het Teefje tercih edilmiş. Belki bu isimler daha uygun olurdu diye de düşünmedim değil kitabı okuduktan sonra.

Köpek temelde Kolombiya’nın Pasifik kıyısında yaşayan bir çiftin, Damaris ve Rogelio’nun hayatlarına odaklanan bir roman. Yıllarca çocuk yapmayı deneyen hatta bunu bir zorunluluk olarak yerine getiren çift, nihayetinde çocuklarının olmaması üzerine kendi kabuklarına çekilmiş, hayatlarında yaşayıp giderlerken Damaris’in bir köpek yavrusunu sahiplenmesi ile bir anda odağın o köpeğe döndüğü hayatlarını okuyoruz. Başlarda sadece bir yavruyu sahiplenme, onu sokakta kalmaktan kurtarma gibi görünüyor her şey. Hatta öyle ki Damaris’in yavru köpeği sütyeninde büyütmesi bebeği olmadığı için annelik güdüsüne bile bağlamaya müsait. Fakat bu bir tuzak okurlara! Çünkü aklımıza romanın adından mütevellit “Sahnede bir tüfek varsa o mutlaka patlar” sözü geliyor ve okurken bir yandan bekliyoruz ne olacak diye. Öyle olduğunu da kısa sürede gösteriyor yazar. Hem bu köpek mevzusunun altından ne çıkacağından işkillendiğimiz için hem de sayfa sayısının azlığından çabucak bitiveriyor kitap. Fakat bittikten sonra uzunca bir süre düşünme hâlinde kalmak kaçınılmaz. Annelik nedir? Kadınlık nedir? Toplum baskısı, sınıflı toplum yapısı, kabullenilmiş çaresizlik gibi birçok konuyu düşünmeye iten minicik ama her sayfası dolu bir eser Köpek çünkü.

Yazarın tekinsiz üslûbu, “şimdi burada bir şey olacak, hazırlıklı olmalıyım” hissi yaratıyor okurken. Bunu Samantha Schweblin’in Kurtarma Mesafesi adlı romanında ve Ağızdaki Kuşlar adlı öykü kitabında yaşamıştım son zamanlarda. Bir de Yangında Kaybettiklerimiz adlı kitabıyla Mariana Enríquez’de. Üçünün de ortak yanı Latin Amerikalı yazarlar olması. Yaşanan coğrafyanın, doğanın, iklim koşullarının eserlere böylesine sirayet ettiği, tekinsiz bir edebiyat yükseliyor diye yorumlamak mümkün bu durumu. Mesela romandaki şiddetvarî ifadelere şaşırmıyoruz bir noktadan sonra çünkü burada yağmur bile, fırtına bile şiddetli… Evleri, ağaçları döver gibi yağıyor yağmur roman boyunca. Fırtına bazen uzun süre dinmiyor. Bu sebeple şiddet kanıksanmış bir şey bu coğrafyada; kimseyi şaşırtmıyor, yadırgatmıyor. Ayrıca yazarın diline doğanın dışında yansıyan şey, bu romanın temel izleklerinden biri olan ırkçılık. Şiddet kadar sınıf farkı da kabullenilmiş halde bu topraklarda. Beyazlarla siyahların ayrımını gördüğümüz kısımlar, karakterlerin cam duvara çarpmış da düşmüş gibi hallerini gösteriyor bizlere:

Damaris kendine: “Şu anda birileri bizi görecek olsa, evin sahibi olduğumuz için böyle rahat davrandığımızı sanmaz kesinlikle,” diyordu. Garip giysiler içindeki bir grup yoksul zencinin, zenginlerin malını kullandıkları hemen anlaşılırdı. Ona göre eşit olmayı düşünmek, ensest bir ilişkiye girmek ya da cinayet işlemek kadar büyük bir suçtu. (Köpek, s. 68)

Annelik mevzusuna dönelim tekrar. İlkten, Damaris anne olamadığı için o duyguları yaşamak istediğinden köpeği sahiplendi gibi gelse de okura –ki belki de Damaris en başta bu sebepten sahiplenmişti– köpeğin “arsız” bir dişi olması, bebek doğurup doğurup yavrularına bakmadan onları bırakıp gitmesi ve ancak tekrar hamile olunca Damaris’in evine dönmesi kırılma noktası oluyor bu kısacık romanda. Damaris’in gözünde köpek onun koynunda büyüttüğü masum yavru olmaktan çıkıyor çünkü bu aşamada. Güzellik kraliçesinin adını verdiği “Chirli” artık onun gözünde, deyim yerindeyse, namussuz ve aşüfte bir sokak köpeği olmuştur:

“Onu kurtarmış, sütyeninin içinde taşımış, yemeyi, kakasını uygun yere yapmayı ve nasıl davranması gerektiğini öğretmişti; şimdi artık yetişkin bir köpekti ve kendisine ihtiyacı kalmamıştı.” (Köpek, s. 89)

Bu, Damaris için kabullenemeyeceği kadar büyük bir mesele. Aslında günlük hayattaki ebeveyn-çocuk ilişkine ne çok benziyor değil mi? Artık kendisine “muhtaç” olmayan evlâda duyulan öfke… Çok tanıdık ifadeler bunlar ne yazık ki. Ebeveynleri koşulsuzca haklı kabul ettiğimiz ve bu sebeple de sorgulamadığımız için bu ifadeleri normal sayıyoruz çoğunlukla. Damaris’in içten içe kabullenemediği bir de şu var elbette: Damaris doğuramazken, yaşamını kurtardığı ve bu sebepten kendisine daima minnettar ve sadık kalacağını sandığı köpek onu her fırsatta bırakıp gidiyor, üstüne üstlük bir de doğuruyor. Doğurabiliyor, hem de defalarca! İşte tam da bu noktada metinde satır aralarında verilen Damaris’teki kıskançlığı gerçekten görüyoruz. Tıpkı çocukken sebep olduğu o olaydaki gibi… Aslında buna haset demek daha doğru. Kıskançlık ile haset arasındaki ayrımı anlatan şu paragraf oldukça aydınlatıcı:

“Haset, arzulanan bir şeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur; hasetli itki, o istenen şeyi sahibinden çekip almaya ya da bozmaya, kirletmeye yö­nelir. Şu da var: Haset, öznenin sadece bir kişiyle olan ilişkisiyle ilgilidir ve kökeni de anneyle, o herkesi dışlayan en eski ilişkide yatıyor­dur. Kıskançlık da hasete dayanır, ama öznenin en az iki kişiyle ilişki içinde olmasını gerektirir: Özne, kendi hakkı olan sevginin rakibi tarafından elinden alındığına ya da alınma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğuna inanıyordur. Kıskançlığın günlük kullanımında, sevilen kişiyle özne arasına bir üçüncü kişi girmiştir.”[1]

İşte Damaris’i de kendisinde olmayana duyduğu istek ve ona sahip olup da kıymetini bilmeyene karşı duyduğu sancılı öfke sarıyor. Romanın tam da bu noktada çarpıcı şekilde sonlanacağını söylemekle yetineceğim yalnızca. Sarsıcı bir sonla yazar hepimizi bu mevzuları düşünmeye maruz bırakıyor; kaçmayalım, irdeleyelim diye. Dediğim gibi, daha önceden Samantha Schweblin ya da Mariana Enríquez okumuş ve beğenmiş olanların yine çok beğeneceği bir kitap Köpek. Okumamış olanlara ise, okuma listelerinde bu vurucu eserlere de yer açmalarını öneriyorum ısrarla.

Nagihan Kahraman


[1] Melanie Klein, Haset ve Şükran, Çev. Orhan Koçak ve Yavuz Erten, İstanbul, 2011, s. 23.