1800’lü yılların sonunda Japonya’dan Amerika’ya gelen ilk göçmenler şeker kamışı plantasyonlarında ve çiftliklerde çalışmaya başladı. Japon asıllı çiftçiler 1900’lü yıllardan itibaren kendi topraklarını satın almaya ve kiralamaya başlayınca yerel çiftçiler tepki göstermeye başladı. 1913’te Japon çiftçilerin toprak alması, 1924’te ise Japonya’dan göç yasaklandı. Amerikalı Japonlar, kendi kültür ve geleneklerini yaşattıkları topluluklar halinde yaşamaya başladılar. Çok çalıştılar, büyük çiftlikler kurdular, çocuklarını okuttular ve toplumun bir parçası oldular. Pearl Harbor baskınına kadar Japon isimleri ve görünümleri bir daha düşman imgesine dönüşmedi.

Pearl Harbor baskını 2. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirdi. Japon İmparatorluk Birlikleri’nin 7 Aralık 1941’de gerçekleştirdiği hava baskını neticesinde Amerika savaşa girdi ve Japon asıllı Amerikalıların huzuru bir kez daha kaçtı. Medya, ülkeye bağlılıklarını sorgulayan makaleler yazdı. Topluluk liderleri tutuklandı. En kötüsü, ağırlıklı olarak Japon asıllıların yaşadığı batı kıyılarının askeri alan ilan edilmesi ve buralarda kimin yaşayıp kimin yaşamayacağına ordunun karar vermesiydi. Amerikan Ordusu Batı Bölgesi Savunma Konseyi bu yetkiyle 1942 yılının Mart ayından Eylül ayına kadar 100 binden fazla Japon asıllıyı toplama kamplarına gönderdi. Bu rakamın 70 bin kadarı Amerikan vatandaşıydı, en az yarısı ise çocuk. O sırada Amerikan ordusunun içinde ülkeye olan bağlılıklarını göstermek isteyen 30 bin kadar Amerikalı Japon asker vardı ve çoğunun ailesi toplama kamplarındaydı.

Savaş ilk toplama kampının açılmasından üç yıl sonra bitti. Kamp sakinleri ellerinde tren biletleriyle salıverildiklerinde çoğunun geri dönecek bir evi yoktu. Yaşam mücadelesine sıfırdan başlamaları gerekti. Devlet yaptığı haksızlığı 1988’de kabul etti ve sağ kalanlardan, ölenlerin aile üyelerinden özür diledi. Sayısı onu bulan toplama kamplarının çoğu yıkıldı. İlk açılan toplama kampı Manzanar ise Amerikan sivil özgürlüklerinin kırılganlığını hatırlatmak için Milli Tarih Alanı olarak korunuyor. Ziyaretçiler orada dolaşabiliyor, toplama kampı sakinlerinin fotoğraflarına bakabiliyor ve yazdıklarını okuyabiliyor. Bu tarihi gerçeğe dayanarak yazılan Rüzgâra Bırakılan Dilekler de benzer bir tanıklığı kurmaca bir hikâye üzerinden, etkileyici bir dille aktarıyor.

Lois Sepahban’ın yazdığı, Ezel Dağlar Ergüden’in İngilizce aslından çevirdiği, Beyaz Balina Yayınları tarafından yayımlanan kitap, gerçekte de ilk tahliye edilenlerin yaşadığı Bainbridge Adası sahilinde başlıyor. Hikâyenin kahramanı ve anlatıcısı Manami, dedesi ve çok sevdiği köpeği Yujiin ile kumsalda dolaşırken askeri gemileri görüyor. O güne değin Japon isimleri ve görünümlerine karşın sıradan Amerikan vatandaşlarıyken tehdit unsuruna dönüşüp evlerini terk etmek zorunda kalacakları gerçeğini kavramaya çalışıyor. Ebeveynlerinin yeniden başlamak için gerekenleri dört bavulun içine sığdırma çabasını, suskunluklarını izliyor. Köpeği Yujiin’i papaz Rob’a emanet edeceklerini ancak tahliye günü öğrenen küçük kız bir yolunu bulup köpeği paltosunun içine saklıyor ve feribota sokmayı başarıyor. Anakaraya vardıklarında işler umduğu gibi gitmiyor. Askerler Yujiin’e el koyuyor. Zahmetli bir tren yolculuğunun ardından aile Manzanar’a vardığında Manami’nin yalnızca köpeğini değil kelimelerini de yitirdiği anlaşılıyor. Köpeğini kaybettiği gerçeğini kabullenmek öyle kolay değil. Yujiin bir hayalet gibi zihninde, anılarında dolaşıyor. Manami duygusal olarak bu kayıpla başa çıkmaya başlarken aileler de Manzanar denilen dikenli tellerle çevrili, nöbetçi kulelerinin dikildiği, katranla boyalı barakalardan ibaret bir tür hapishaneyi işbirliğiyle bir köy hâline getirmeye çabalıyor. Erkekler yeni gelecekler için barakalar, okul çağındaki çocuklar için derslikler inşa ediyor. Kadınlar ise gelenekleri sürdürmek, kurak, verimsiz toprakta yanlarında getirdikleri tohumlardan ürün yetiştirmek, barakaları geçici yuvalara dönüştürmek için çabalıyor. Manami de bu çabadan kendine düşen payı alıyor. Yas tutmanın bir süreç olduğunu, sevginin, dayanışmanın, emeğin en iyi ilaç olduğunu öğreniyor. Kendisine inanan, iyiliğini gözeten, şefkatli öğretmeni sayesinde konuşmadan paylaşmanın yollarını buluyor, nihayetinde gücünün farkına varıyor.

Manami’nin ağzından anlatılan on bölümlük roman Mart ayında başlıyor, Aralık ayında ailenin diğer adalılarla bir başka toplama kampına tahliye edilmesiyle bitiyor. Tahliye esnasında bir başka kayıp tehdidiyle karşılaşan Manami, askerlere karşı koyarak aylar süren sessizliğini bozuyor. Böylece okur, anlatılan hikâyenin ağırlığına karşın umutlu bir yerde Manami’yle vedalaşıyor. Geriye tüm o insanların yeniden başlama azmi, cesareti kalıyor.

Kitabın kapağını kapatıp hikâye evreninden uzaklaşınca umut da siliniyor azar azar. Çünkü savaş can yakmaya devam ediyor. Canlı yayınlarda başka şehirlerin üzerine bombalar yağıyor şimdi. Kentler dümdüz ediliyor. Kadınlar, çocuklar sürgün. Geri dönecek evleri yok. Barış cam gibi bir şey, kırılgan. Edebiyatın bu kırılganlığın içerisinden konuşmasının mazisi eski. İlyada’dan, Odisea’dan beri yazarlar, ozanlar binlerce metin aracılığıyla savaşın kazananı olmadığını göstermek için dil döküyor. Rüzgâra Bırakılan Dilekler de onlardan biri. Savaşları kahramanlık hikâyeleri yerine sebep olduğu kayıplar, yıkımlar, kıyımlar ile anlatalım ki barışın kıymeti çıksın ortaya. İşte bu yüzden Rüzgâra Bırakılan Dilekler’i ve tüm savaş karşıtı hikâyeleri dinlemenin tam zamanı, hep zamanı…

Tuğba Gürbüz