Nesnesine arkasını dönüp oturan bir dilden söz edilebilir
Konuşmayan, bir şey önermeyen: sessiz dil.[1]
İlhan Berk

“Postmodernliğin Durumu” isimli yapıtın müellifi David Harvey, şehir yaşamının ve o yaşamdaki özgürleştirici/esnek özelliklerin, kişiyi kaçınılmaz biçimde psikoza ve totaliter bir karabasana açık hale getirdiğine değiniyordu.[2] Yıkıcı etkisi bir türlü sönümlenmeyen endüstriyel yapı/kültür, özneyi, anlam ve değer olgularıyla bitimsiz bir hesaplaşmaya çekmişti yazara göre. Şüphesiz bu savaşın bir kazananı olmayacaktı. Yanılsamalar icat etmek, mistik avuntulara kaçmak, lirik analojilere sığınmak… Ve endişe, tatminsizlik, sanrı, olumsuzlamanın yüceltimi… Bu atlas sadece bir ürkü ve yakarış rehberi değildir. En mahrem en kişisel durumlar şehir ikliminde, kendi tikel niteliğini kazanmak için çırpınan öznenin emeğini paradoksal biçimde anonimleştiren ticari göstergelere dönüşür. Her şey tersine çevrilmiştir söz konusu düzlemde. Pazarlanacak en iyi ürün o zarif ve masum gövdenin deneyimidir.

***

Bu gerçeğin kimi zaman yeni yol arayışlarında, yaratıma duyulan inançta ve bir çeşit sınır performansında; kimi zamansa boş vermişlikte, tükenip gitmenin tadının çıkarılışında, aylaklığın söyleminde görünürleştiği biliniyor. İşte, bir değersizleştirme girişimi. Kendi eylem ve kaçış argümanlarını tutarlı bir şekilde ortaya koyabilen(!), her fikre/yönelime hoşgörüyle yaklaşmayı görev edinen ve öz-ben’ine ulaşmanın en meşakkatli yolunu seçen bireyin ideali… Hakkı teslim edilsin; aydınlanmacı iyimserliğe ağır bir darbe indiren bu yaklaşım, varlığını/ifadesini, sistem ve ilerleme fikrindeki çaresizliğe, insanlığın deva arayışının yıkıcı sonuçlarına, düşlem ve gerçeklik arasındaki tutarsızlığa, nihayet yaşamın olmamışlığına dayandırdı. Yıkım, yoksunluk, riya ve kendini bilmezlik mahut bir alaycı umursamazlığın fikrî dayanağı haline geldi böylece. Somut anlamda üstesinden gelinemeyen zorbalığın, bir söylem ve tavır toplamıyla alt edilişiydi yapılmaya çalışılan. Dil, gerçekliği kurtarmak ya da ona dair onarıcı bir ruh halinin oluşmasını sağlamak istiyordu.

Felsefi gelenek, yaşam kuvvetlerinin tarihsel/toplumsal arka planı dikkate alınmadan yapılan her değerlendirmenin, düşünceyi bir yanılgılar örüntüsüne hapsedeceğini beyan eder. Kuşkusuz önermeler ve eğretilemeler de dâhildir buna. İroniyi, varlığın mevcutluğu karşısındaki bir kurtarıcı yadsıma saymak için acele edilmemelidir. Aynı şekilde onu, insanî ve olumlu değerin büsbütün bir önemsizleştiricisi olarak görmek de doğru değildir. Belli bağ-dokularına sahip özgül bir konumdur aslında bu. Evrensel kültürdeki tuhaf bir sapma… Kendine dönüktür. Nesnesini alt etmiştir. Toplumsal çelişkileri öz-varlığını teminat altına alacak şekilde kullanmak ister ve herhangi bir program önermez. Tam da bu yüzden iyimser, ilerlemeci bakış açısının refleksleriyle çözümlenmesi pek kolay değildir. İroni kavramının etrafında düğümlenen sorun, bir tür kültürel netice olarak kavranmalıdır belki de. Bir şey durumu olarak zuhur eden biçim-ifade, en çok, yaşamdaki masumiyet kaybının ödünlenişi, itirazı, dolayımı gibidir. Jurgen Habermas’ın dediği gibi: “Gelip geçici, kaygan, anlık olana atfedilen değer, dinamizmin kutsanmasının kendisi, kirletilmemiş, lekesiz ve istikrarlı bir şimdiki zamana duyulan özlemi ele verir.”[3] Topyekûn bir olumlayıcı ortaklığın değil, bir bağlamın ve yaşamsal durumun savunusu yapılır. Bu zaman çizgisinin öncesi ve sonrası ilgilendirmez kişiyi. Bağlam adını verdiğimiz şey kendi atıflar toplamına yönelir. Çünkü tarih ve toplum, o simge-maddelerin suretinde var oluyordur artık.

***

Anlamın çözüldüğü yerde başlayan oyun… Ürkek, histerik ve zaman zaman taşkın bir kullanımın nesnesi haline gelen ben… Ve mizah üstü bir canlılığa sahip gibi duran; ama gerçekte kederli bir yitme çizgisindeki nevrotik bir tepkime biçiminde kurulan yapı… Aslında ölen şey, anlamın ontolojik mevcudiyeti değildir. Etkiler, duygulanışlar, kanılar ve sorunsallar değişir kişi hikâyesinde. Hiçlik düşüncesi, özellikle bu tekil duyum hallerini takip ederek ve onlara dönük bir hayranlık söylemi üreterek evrensel kabullerin altını sessizce oyar. Verilmek istenen mesaj şudur sanki: “Sizin görmemeyi seçtiğiniz ıssız köşelerde başka hayaletler uyuyor. Ve zamanı geldiğinde yüzeye doğru süzülecek onlar.”

İroni, “öteki” olmadığı halde, ötekiliğin etkilerini kendi tarzınca deneyimlemek zorunda kalan öznede kavramsallaşır. Mağduriyetin ve oyun dışına itilmenin özgürleştirici hafifliğine meyyaldir bu bilinç, ama yüzey örgütlenişiyle kurduğu ilişki, gene de, mevcut erkin bir parçası olmaya zorlar onu. Çünkü ötekiliğin pratik hakikatinin içinden geçmemiş, yalnızca empati/özdeşlik/duygu yönelimi türündeki durumları deneyimlemiştir. Herhangi bir tarafı seçemez bu kimse. Kaybeden de değildir, yetke sahibi de. Yapının gülünçlüğüne karşı hassastır, bunun yol açtığı tahribatı sezer, dünya hayatındaki tutarsızlıkların ahlakî ve toplumsal etkilerini ölçer rahatlıkla; ne var ki kötülüğün nimetlerinden yararlanmayı bırakamaz, çünkü yaşamın başka renklerine karşı körleşmiş ve “başka”yı alımlama biçimini, özsel bir değişimi başlatacak düzeye çekememiştir. Onun psikopatolojisi, evrensel bir imleme sistemindeki seçip ayırmalarla, indirgemelerle, tıkanmalarla, gidip gelmelerle ilgilidir. Ve hiçbirimiz bununla ne yapacağımızı tam olarak bilmeyiz.

***

Kişi için bu çok yönlülüğü, bu eşitsiz konumların bir aradalığını ve oradaki garip ilişkilenmeyi yordamak zorlayıcı oldu, oluyor. Bir yanda geçmişin hırıltıları, ruhumuza dokudukları, sarsılmaz bellenenler; öte yanda hiçliğin ve karanlığın tavizsiz açıklığı, baştan çıkarıcılığı, buyurganlığı…

İnsan, tanımlarla ve analojilerle zapt etmeye çalıştığı gerçekliğin tokadını yemezden önce, belli “doğruları” kendi varoluşunun değişmez veçheleri saydı ve söz konusu çerçevenin ötesindeki dünyayı, o bakış açısının kusurlarıyla, zayıflıklarıyla didiklemeye kalktı. Şimdi, yaşamı anlamaya çalışmanın, kişiyi bazı karar noktalarına, fikri ve duygusal temellere yaslanmaya ittiğini rahatlıkla kabul edebiliriz. Ama o dayanakların sakat taraflarını görme yetkinliği edinememiş bilincin, sapkın bir fanatizmden kurtulmak için fazla bir seçeneğinin de olmadığını belirtmemiz gerekir. Tefekkürün tecrübeden mülhem olduğunu söyleyenler, düşünce basamaklarındaki kusurları, yara’nın maddileştirdiği bir yoğunlukla ödünlemeye çalışanlardır hiç şüphesiz. Akıl, yaşanırlık önündeki zayıflığını, onun onaylanışı ve takdiri ile ödünlemeye çalışır. Bilgi, kaçınılmaz olarak, hayatın birkaç adım gerisinde konumlandırır kendisini. Faydacı bir stratejidir bu elbette ve yaklaştığı nesneyi basitleştirmeye eğilimlidir. Böylece hem tehdit unsuru ortadan kaldırılmış olur hem de yapıdaki çatlağın yıkıcı bir özsel sorgulamaya yol açmasının önüne geçilir. Genel kabullerin ve katılımcı ortaklığın vasatlığında yitip giden şey ise, olanaklanma gücüne yatkın olan tüm kuvvetlerdir. Hakikatin ve inceliğin yutulduğu yönsüz bir karnaval…

***

Gürültü, sesin tüm aralıklarını doldurur. Hız ve yoğunluk, çizgisel kesinlikler icat eder. İmajın gücünün, öznenin iradesini kırdığı ve kişilerde/nesnelerde toplanan anlamın, başkalarının varlığını parçaladığı bir kara delik açılır uzamda. Konuşmak, dokunmak, iletişimde bulunmak, engellenmişliğin ve kaygının zorluğuyla (çağrışımsal bir negatif yükle) özdeşleşmiş durumdadır demek ki: “Artık var olmayan ve bir daha asla var olmayacak bir geçmişle (ümitsiz) bir konuşma sürdürülür.”[4] Kuvvetler buyurgandırlar ve tüm yatırımlarını başkalarının görünürlüğünün yoksanışı amacına hasrederler. Geriye kalanlara ise yaşamak için kendi olanaklarını öldürmenin dışında pek bir seçenek kalmaz. Oysa bir başka olanağa yönelmenin, bizleri tersten düşünmeye ve nevrotik anaforlarda hiçleşmeye iten psikolojik saplantı odaklarını aşmanın ve o patojen işleyişi normale döndürmenin bir yolu bulunabilirdi!

Olmak deneyimi, oluşun bilgisini çeşitlendirmek/sınamak/derinleştirmektir. Bunu söylerken insansız bir oluş durumunu ya da kozmik-metafizik belirsizliği kastetmeyiz elbette. Bir şekilde insandan çıkan, insana dönen, onda düğümlenen ve yaşantı nezdinde anlamlanan şeylerdir, kişiyi meşgul eden meseleler. Ama insanın kurduğu imgeye sessizce yön vermiş kimi sonsuz formlar da vardır evrende. Kişi yapıp-etmesi de, bu kara-uçurumun bir parodisidir elbet. En uca doğru yürür özne, bildiği genel dünyanın yapıtaşlarının çözüldüğünü fark eder. İklimler, coğrafyalar, ışığın ve karanlığın keskin karşıtlığı… Ya da kanaatlerin ve duyguların, salt bedensel bir içgüdüyle ve yüksek uyarılmışlıkla yer değiştirdiği sözsüz boyut. Başkasının olmadığı bu dünyada hüküm süren şey, tüm yalınlığıyla maddenin kendisidir. Ben’i –artık– bir başkası olarak var edecek ilişkililiğin koptuğu, tam bu yüzden, o anlamsal yapının ortadan kalktığı tek düzlem… Söz konusu genişliğin en iyi etkisinin “ben”imizle fazla meşgul olmamayı sağlayacak bir kavrayışa ulaşmak olduğu söylenir: “Evrenin ve zamanın uçsuzluğu karşısında insan hayatı nedir ki!” Bu bakış açısı, öz-duyumsama pratiklerini yadsımaz esasında. Evreni, bir beden deneyimi haline getiren olma süreçlerinin algısal dönüşümünü hedefler. Ne yakınlık ne yabancılaşma, ne kutsiyet ne fikri boş vermişlik, ne amaç yoksunluğu ne soyut ideal, ne derinlik ne de yüzey hükmü… Oluş’un bilgisinin bir tür yaşamsal, sevinçli, yetkin üretimi.

***

Bu hesaplaşma, toplumsal bağlarla sarılı öznenin en kadim sorunu olmalı. Bildiğimiz dünyanın sessiz/karanlık/hissiz etkiyenleri ve öznenin onlara karşı aldığı tavır… Çoğumuz hiçliğe yürümekten imtina ederiz. Böylesi bir sınır deneyimi tercih edilmiş/edilecek son seçenektir. Tersine oluş’un niteliği günlük hayatın “basit” gerçekleşmelerinde yakalanmaya çalışılır. Tekil durumların bütün hakkında fikir verebileceği ve bir yaşantıda öteki yaşantıların barınabileceği önermesine tutunur kişi. Ben, bir başkası olarak kurulmuştur modern çağda. Onun duyusal aşırılığı ironiyle başa çıkılır hale gelmiştir. Ürkünün ve endişenin nesnesi, tüm karanlık vasıflarından arındırılarak savaşılabilir düzeye çekilir böylece. Bir tür yapı bozumu, değersizleştirici müdahale, hiçlik reddi…

Bilge Karasu (Fotoğraf: Levent Kazak)

Aydınlanma, tüm iyi niyetiyle, doğayı insanî amaçlar uğruna boyunduruk altına almaya çalışırken sonuçları epey ağır olan zorlayıcı bir kültür pratiğini de hukukîleştirdi. Bilgiyle, teknikle, yaratma gücüyle şahlanan “ben”, olma süreçlerindeki kestirilemezliğin gazabına uğradı. Postmodernizmi ve ironiyi bu durumla ilişkilendirebiliriz belli ölçülerde. Bir parçalanma estetiğinin başlangıcı… Üstünde yeterince duruldu ilgili meselenin. Öyleyse konuya şuradan sokulalım: Aklın gücüne fazla anlam yükleyen rasyonalite de varlığını rasyonalitenin tutarsızlıklarında, krizinde temellendiren değersizleştirme girişimleri de özneyi verimli, dengeli bir noktaya ulaştıramadığına göre, insan hangi “yeni” alımlama biçimiyle söz konusu sıkışmanın sancısını dindirecek? Henüz emekleme aşamasında olan ön kabûlsüz bir açıklığın/deneyselliğin benimsenişi olabilir mi bunun yanıtı: “Yazmak (ifade etmek, kayda düşmek, yazıda kuşatmak) isterim (kimi şeyleri); ama yaşamakla yetinmenin de karşı konmaz bir çekiciliği var.”[5]

Yeniye atılmayı denedikçe bir kök-im’in karanlığına sürüklenmemek elde değil. Zihin nesneyle ilgili tüm ayrıntıları silmiş dahi olsa, o farklı bir biçimde kendini duyuruyor. Parçalarla hesaplaşmak zorunda kalıyoruz. Parçaları kabullenmeyi, yüceltmeyi, alaşağı etmeyi deniyoruz. Beyhude bir çaba mı bu? Şeyleri terk etme gücü bulan için değil… Benliğinin sağlamlaştığını hisseden ve şu rezil dünyanın artık bir tehdit oluşturmadığını kavrayan özne için değil.

Ama çöküşteki apaçıklık, tekil duyu etkilerinin ortadan kalkmasını sağlamayabiliyor. İfade edilebilir hale gelen boğuntu, insan üzerindeki gücünü yitirmeyebiliyor. Enerji konumları arasındaki gezintide, bu yakınlaşma ve azat olma deneyiminde, özgün ve huzur verici bir konumun açılabilmesinin, başka kuvvet eğrilerine bağlı olduğu kabul edilmeli. Var olmanın laneti ve aynı zamanda olanağıdır bu.

Gövde zıvanadan çıkmış bir sapkınlıkla yüz yüze kalır. Sapkınlık, algılanan dünyanın tüm katmanlarına sinmiştir. Toplumsal, iktisadi, psikanalitik ve ahlaki çözümlemelerin faydasız olduğuna dair bir kanı yerleşir zihne. Bir kurtarıcının olmadığı, asla olmayacağı hissedilir. Ben, kendi göbeğini kesmek zorundadır ve zayıflığının nimetlerinden başkalarının yararlanmasına izin vermemelidir. Şizoid durum, olumsuzlayıcı yetkinleşme, yıkıntıdaki gurur, sıçrama istemi… Kaçıp kurtulmak, hafiflemek, dengelenmek, iyileşmek, soluk alıp vermek için kendi paranoyasına sığınmalıdır belki de özne. “Doğru” denen şey, sağlıkta bir işlevsizliğe, dağılmaya, bulanıklığa yol açmaktan öteye geçmiyorsa, tüm reçeteler çöpe atılabilir.

***

Bir uçta olanaklı dünya, onun güzelliği, sonsuzluğu; öte uçta kaskatı beden, yorgun bilinç, harekete geçememenin sancısı…

İlgimin nesneleri üzerinde inşa ettiğim anlam, bu kutuplar arasında salınır. Değerleri, inançları, fikirleri taşımanın güçlüğünü yine onların mevcudiyetinden damıttığım bir özle bertaraf etmeye çalışırım. Bilincim kendi boyutlarını derinleştirmeye yöneldikçe batmaya açık hale gelir. Kişilerin hiç durmadan birbirlerini tükettikleri sapkın faydacılıktan kurtulmaya çalışırken dönüşsüz bir karanlığa sürüklenme tehdidiyle karşılaşırım. İçkinliğim, en iyi ihtimalle, bir körleşme ve her türlü özdeşlikten kopma biçimidir. Var oluşsal bir öz-savunma duvarı… Onun üzerinde korkunç bir ritimle devinen sayısız kuvvet vardır. Yüzeyde çatlaklar oluşur, renk ve doku değişimleri yaşanır, amansız kıpırdanmalar başlar. Kuvvetler birbirlerini ikame eder ve belli güzergâhlara doğru hareketlenir. Zamanla bunların da farklılaştığını ve aritmik sürekliliğin dünün ayrıntılarını sildiğini fark ederim. Gövdem ve bilincim yerinden yurdundan edilmiştir ve tesadüfî dengelenme anlarının dışında kendiliğine yaklaşma olanağı bulamaz. Tek önemli problem ben’in var olma işlevinin nasıl sürdürüleceğidir. Derisi canlı canlı yüzülmüş bir ruhu hapseden o kocaman, kaskatı bedeni düşünmek… Ağırbaşlılık, sade bir yazı, asıl olana yoğunlaşmak.[6]

***

Sonra sesin bulantısı, eksilmez duyum, kaygı…

Ses zemini bölmektedir, kesintiler oluşur bedende. Hüzün ve ironi arasında bir geçiş hattını mümkün kılar zaman. Bu imkânı tam olarak gövdenin açtığını düşünürüz.

Sonuçta dengenin kurulduğu/kurulacağı yer bedendir. Ya da tersine, ittifak, uyum, yeterlilik ve sağlık orada bozulur. Ağırbaşlılığın ve haysiyetin bir tür vazgeçmişliğe kıvrıldığı dönemeçleri keşfetmemiz gerekir. Kişiye “Nasıl olsa fark eden bir şey olmayacak.” dedirten melâl yorgunluğu bir açık doğrudur da, yine de, bu yılgıyı dile getirmek için istek duyuyor olmak, derinlerde hâlâ yaşamsal bir ümidin barındığını gösterir. İster manasız bir kendinden eminliğin ister ağır bir nevrotik çarpıntının etkisiyle masaya oturalım, boş sayfa önünde aranan şey dünyanın (ben’in) mevcut halinin ötesindeki bir seçenektir. Ve ille de olumlu ve yapıcı bir biçemle de kurulmak zorunda değildir o.

Öte yandan var olmanın tüm hallerinin ciddiye alınması gerekir. Var olanların sözünde, eyleminde, tahayyülünde nelerin barındığı düşünülmelidir. Ama biz yıldırım şiddetiyle gelen şeylerin zamanla kendini tüketeceğini, müstesna yoğunlukların başka kuvvetlerce bertaraf edileceğini ve o yoğunluklara göre tasarlanmış yapıların çökeceğini hesaba katmayız. “Kök salmak ve muhafaza etmek” hastalığı uygarlığı ele geçirmiştir. Onun tutarsız ve kirli bir yaşam örgütlenişinde yakalamaya çalıştığı dinginlik ise, belki de yalnızca sanatta teselli edici bir görünüm kazanan, bir tür sabuklamadan ve aşırılıktan ibarettir.

Taner Gülen


[1] İlhan Berk, Logos, YKY, İstanbul, 1996, s.18.

[2] David Harvey, Postmodernliğin Durumu, Çev: Sungur Savran, Metis Yayınları, İstanbul, 1997.

[3] A.g.e., s.359.

[4] Ferry Radax, Thomas Bernhard – Drei Tage, 1970.

[5] Bilge Karasu, Öteki Metinler, Metis Yayınları, İstanbul, 2016, s.87.

[6] Didier Anzieu, Beckett, Çev: Nesrin Demiryontan, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s.21.