Esra Karadoğan

Evdeki en büyük tencereyi üstteki dolaptan indirdi, tezgâhın üstüne koydu. Kapağı toz içindeydi. Annesi kullansın diye gönderdiğinde kırılmasın diye sesini çıkarmamıştı. “Koca tencereyi ne yapayım,” dememişti, ya da “Anne, haberin var mı, ben yalnız yaşıyorum, bu tencere aileler için.” Aklına gelmişti ama dememişti. Annesi çok içlenirdi. “Ah be kızım, gördün mü, evde kaldın,” derdi. Ses çıkarmazdı o da. Annesine yaptığını herkese yapıyordu, kimse hiçbir şeye kırılmasın diye hiç ses çıkarmıyordu.

Su soğudu ama rahatsız etmedi, içindeki ateşe iyi geliyordu. Güzelce yıkadı tencereyi. Poşetlerden malzemeleri çıkarmaya başlamadan önce telefonundan bir şarkı açtı. Evde ses olmasını seviyordu, içinden yalnızlığına saydı. Annesinin sözleri aklına geldi, “Böyle yapmaya devam edersen evde kalacaksın kızım.” Kalmıştı işte. Ne yapıyordu hem. Biraz akademik kariyer yapmıştı, biraz karşısına çıkanları beğenmemişti. Âşık olmak istiyordu. Sonunda olmuştu. Tek sorun aşkına karşılık bulamamasıydı.

Çantasından internette bulduğu listeyi çıkardı. Bir zamanlar inci gibi olan yazısı bozulmuştu, yine de okunaklıydı. Yıllarca dirseğini bunun için mi çürütmüştü? “Koskoca akademisyen,” diye söylendi kendi kendine. Annesi haklıydı, akademik kariyer yalnızlığının sebebiydi, peki ya deliliğinin.

“Deliler, deli olduğunun farkında olmazlar Mine.”

“Hah, kendi kendine de konuşuyorsun artık.”

Aktara gitmeden önce tüm malzemelerin ismini yazmıştı. Farklı farklı reçeteler vardı. O da hepsini uygulamaya karar vermişti. İçindeki yangını böyle söndürebilecekti. Sonunda herkes mutlu olacaktı, o, kendisi ve annesi.

“Otuz sekiz yaşına geldin Mine, artık evlen. Çocuk yap,” elalemin sesi artık iç sesi olmuştu. Kendi kendine konuşmaya devam etti. “Fena mı olurdu, evde biri olsa, bir yoldaşın.” O da istiyordu, hep istemişti aslında ama olmamıştı. İlişkileri hep bir aşamada tıkanmıştı.

Oturma odasına geçti. Ortadaki sehpanın üstüne önceden hazırladığı tepsiyi koydu ve tam karşısına oturdu. Çakmağı çaktı, elinde ipe dolanmış adaçayı yumağını ateşe verdi. Seyrederken düşünüyordu. Okuldan birileri, mesleğini bilen birileri onun bu halini görse ne derlerdi. “Mine hoca büyü mü yapıyor?” Asla inanmayacakları bir şeydi. Kendisi de yaptıklarına inanamıyordu. Adaçayını üfleyerek söndürdü. Hâlâ dumanı tüten adaçayını cam bir kâsenin etrafında gezdirdi. Eskiden de tütsü yapardı ama bu sefer farklıydı. Duman onu büyülüyordu. Aynı kâsenin içine kırmızı bir mum koydu, üstüne hazırladığı karışımı döktü. Biberiye yağı, tarçın ve kimyon. Sonra mumu yaktı. Mum usul usul yanarken alevi izledi. İçinden bir mantra söylemeye başladı. “Onun da kalbi bana ısınsın.”

Mum sönene kadar gözünü ayırmadı alevden. Kalbindeki yangın da böyleydi işte. Onu bir türlü aklından çıkaramıyordu. Dışarıdan karga sesi gelince irkildi. Kendini kaptırdığını fark etti. Kolları üşümüştü. Camdan dışarıya baktı, karga sesinin geldiği yere, karga gitmişti. Güneşe rağmen hava çok soğuktu. Oturduğu yerden kalkmakta zorlandı, bacakları uyuşmuştu. Yine de kalktı, kombinin derecesini arttırdı. “Birazdan ısınır ev,” dedi. Bir yandan da tesbih çeker gibi mırıl mırıl dua ediyordu.

“Onun da kalbi bana ısınsın.”

Eski erkek arkadaşlarını düşünüyordu, sevgiye bu kadar muhtaç olup olmadığını. Belki Ali sevmişti onu, ama kaçmıştı. Belki Barış da sevmişti bir ara, kısa bir dönem yani. Aklından isimler geçiyor, koşulları düşünüyor ama hiçbirinden tatmin olmuyordu. Hiçbiri aradığı değildi. Sevildiğini düşündüğü zamanlarda bile bir şeyler eksikti ve o şeyin adını bir türlü koyamıyordu. Biraz düşününce fark etti, sevildiğinde de o sevmiyordu. “Âşk denk gelişlerden ibarettir,” demişti biri. O kimseyle denk gelemiyordu. Artık evin içinde onunla beraber biri olsun istiyordu. Tüm arkadaşları evlenmişti, hatta boşandıktan sonra ikinci baharını yaşayanlar, tekrar aşkı tadanlar da vardı. Bir kahkaha attı. Arkadaşlarının gönül ilişkilerini seyreden olmak istemiyordu artık. Bir tek o kalmıştı.

Çantasındaki diğer listeyi çıkardı. Bu biraz daha eski bir listeydi. Tüm bunları onunla tanışır tanışmaz yapması gerektiğini düşündü. Hatta onu ilk gördüğü gün. Öğrenci sanmıştı başta onu. Akademisyen forması, yılların yıpratılmışlığı, arşivlerin tozu ve öldüren rekabetin kokusu yoktu üzerinde. Genç görünüyordu, ışıl ışıl. Öğretmen öğrenci aşkına insanlar alışkınlardı ama onlarınki imkânsız bir aşktı. Kadın öğretmen erkek bir öğrenciye âşık olursa eğer aforoz edilirdi. Kınanırdı.

Günlerce onu gizli gizli izlemişti. Doktora yapıyordu. Bazı günler bir kutu haşlanmış sebze getiriyordu. Haftanın üç günü spor yapıyordu, Pazartesi, Çarşamba ve Cuma. Arabasını her gün aynı yere park ettiğini görünce, o da arabasını her gün yanına park etmeye başlamıştı. Beraber kahve içtiler, sohbet ettiler, ama nedense devamı gelmedi. Onu güzel mi bulmamıştı ya da çekici, neydi sorun, bir türlü anlamamıştı. Hâlâ arabalarını yan yana park ediyorlardı ama kısa bir selamlaşma haricinde konuşmuyorlardı. Kırgındı.

Diğer listeyi aldı elinde. Aktara malzemeleri söylediğinde yaşlı adam, önce sakince dinlemiş sonra da ufak beyaz poşetlerden çıkarmıştı. Kafasını tezgâhtan kaldırıp göz göze geldiklerinde, “Dikkatli olun,” demişti. “Dikkatli olun çünkü, bazen istediğiniz gibi olmayabilir.” Adamın gözlerinden anladığı belli oluyordu, anladığı ve korktuğu. Gülüyordu Mine, “Cadı değilim ben,” diyecekti neredeyse. “Keşke olsaydım,” diye geçirdi içinden. Babaannesinin büyücü olduğunu söylerlerdi. Tüm bu otlardan, karışımlardan, kadim öğretilerden anlayan bir kadın. Mine’yi hep ona benzetirlerdi, kestane saçlarını ondan almıştı ve uzun ince parmaklarını. Aktarla hayali diyaloğu devam ediyordu. “Ne istediğim gibi olmayabilir?” dedi, “Bana çok mu âşık olacak, etrafımda dört mü dönecek?”

“Evet,” dedi adam, “ama belki de istediğiniz bu değildir. Ya sizin aşkınız biterse, ona ne olacak, hiç düşündünüz mü?” Mine bir kahkaha attı, “O da benim için yanıp tutuşsun, fena mı olur?”

Malzemeleri okumaya başladı.

Sekiz bardak su

Civanperçemi

Abdestbozan otu

Baldırı kara

Çavdar mahmuzu

Fare kulağı

Listede, bir tutam saç teli de vardı. Çalışma odasına gitti. Bir zamanlar içinde mum olan kavanozu aldı. İçindekini kontrol etti. Yaptığı hırsızlık olabilirdi, kişisel alana saygısızlık da ama âşk için değmez miydi? “Aşkta ve savaşta her şey mubahtır.” Mutfak tezgahının üstüne tüm malzemeleri dizdi. Önce dört bardak suyu, sonra sırayla tüm otları tencereye koydu, her ottan sonra zikrediyordu. “O da benim gibi yansın.”

Karışımın sabaha kadar pişmesi gerekiyordu. Soğuduktan sonra iki fincan ayıracaktı, biri ona biri kendisine. Sonsuza kadar bağlanacaklardı. Tencere kaynadıkça kaynadı, garip bir koku yayıldı, önce mutfağa sonra eve. Karıştırırken zikre devam ediyordu: “Sadece birbirimizin olalım, sonsuza kadar.” Aklına Romeo ve Juliet geldi. Bir an kalakaldı, onlara mı benzeyeceklerdi, aslında hiç kavuşamayacaklar mıydı? Gülümsedi kendine. Bu mümkün değildi, öyle şeyler ancak romanlarda, filmlerde olurdu. Gerçek hayatta sevenler birbirine kavuşurdu.

Uykusu gelmeye başladı. Akademisyen olmak ona sabahlama becerisi kazandırmıştı. Saat başı tencerenin başına gidiyor, zikirlerine devam ediyordu. Uyumamak için bir şeyler seyretmeye karar verdi. Belki duygularını söylemeliydi, belki bu yüzden devam etmemişlerdi görüşmeye. Söylemeyip karşısındakinden bir adım beklemişti. Ne kadar korkak olduğunu fark etti o an. Tüm bunlara hiç gerek yoktu belki de diye düşündü. Uyku bastırıyor, kafası düşecek gibi oluyordu. Tencereyi son bir kere karıştırıp şarap dolabına yöneldi.

“Olanlar oldu bir kere.”

“Sonra söylersin, ne kadar âşık olduğunu,” kahkaha attı, “muhtemelen gerek bile kalmaz. Her şey kendiliğinden olur.”

Dolapta bir şişe Chateau Kalpak vardı, yılbaşı hediyesiydi. O zamanlar kıyamamıştı. İlk kadeh uykusunu açtı. Dizi devam ediyordu. Arada tencerede iyice eriyen otları karıştırıyordu. Bir kadeh daha içti. Sonra bir kadeh daha. Ocağın altı hâlâ yanıyordu. Uykunun parmak uçlarından başlayarak onu ele geçirdiğini hissediyordu, ağır ağır hücrelerinde geziniyor tüm bedenini ele geçiriyordu. Bir saat sonra tencerenin altını kapatacaktı, az kalmıştı.

Ertesi gün tüm okul aynı olayı konuşuyordu, herkes aynı haberi paylaşıyordu. Haber sosyal medyada da yankı uyandırmıştı.

“Akademisyen kadın, evinde çıkan yangından sağ kurtulamadı. İtfaiyeler olay yerine zamanında yetişse de kadının bedeni tamamen yanmış halde bulundu.”

Esra Karadoğan