Ebuzer Kalender

Bir çocuğun düşük omzu gibiydi babam. Kavgası vardı hayatla, anlaşamıyorlardı. Karşı kaldırımlara geçip birbirlerine parmak sallayarak ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Dünyayla da sorunu vardı, bir alıp veremediği. Söylediğine göre büyük borçlanmıştı. Tefeci dünya. Sonra da öde öde bitirememişti, annem ve benden çaldıklarına rağmen…

Hızla geçip giden yılların ardında bıraktığı toz dumandan babam da nasibini aldı. Etrafını görmesini engelleyen o toz duman dağılıp da aynaya baktığında acı gerçeği anladı: Yaşlanmıştı. Bana öyle geliyor ki o aynada gerçeği ile sureti yer değiştirdi. Çünkü babam yaşlandığında pek gerçek değildi. Ya da aynaya hapsettiği gerçeği serbest kalmıştı da benim gerçek sandığım babam yalana karışmıştı. Çevresini ışıl ışıl aydınlatan o gözleri, etrafı sinek pislikleriyle bezenmiş mat bir lambaya dönüşmüştü. Sonra her yaşlı gibi hastane köşelerinde insan olmaktan çıkıp biraz katarakta, biraz yüksek tansiyona, çokça kireçlemeye, azıcık da büyümüş prostata dönüştü. Sonunu kalbi getirdi, doktorlar damar tıkanıklığı dedi ya bence onu öldüren kalbindeki büyük kırıktı.

Hayatı uzadıkça tedirginleşti. Yaşadığı için utanıyordu sanki, başkasının ömründen çalıyormuş gibi bir hali vardı. İşe yaramak istiyordu. Az da olsa. Mesela yağmurlu bir günde bir çocuğa şemsiye, sıvası dökülmüş bir duvara badana, sallanan masanın ayağının altına konulan küçük bir tahta, uzun yol kaptanına güneş gözlüğü, hoşafın içindeki bir kayısı, simit üzerindeki susam, sigara tiryakisinin çakmağı, bir sobanın borusu, bahçe duvarındaki gediği kapatacak küçük bir taş… Ve en azından o gediği kapatacak küçük taşınki kadar ağırlık…

Önce bir bir dostları gitti. İlkin bakkal Hasan abi. Garip adamdı vesselam. İnsanların cenaze namazı kılınır, hayvanlar için yas tutulur. Peki ama bir eşya için cenaze merasimi düzenlemeye ne demeli? İşte bu Hasan abi, çok sevdiği eskiyen koltuğu için cenaze namazı kıldırdı. Mahalle imamı iyi arkadaşıydı hayır diyemedi Hasan abiye. Zaten o da normal sayılmazdı. Tevatür çoktu bu koltuk hakkında. Kimisi koltuğun derisinin Hasan abinin babasının derisinden yapıldığını söyledi, kimisi de bu koltuğun geceleri insana dönüştüğünü ve bu insanın Hasan abinin o daha küçük bir çocukken ortadan kaybolan anası olduğunu. Cenaze namazında Hasan abinin tanımadığı bir sürü adam vardı. İmam efendi nasıl bilirdiniz diye sorduğunda hep bir ağızdan iyi bilirdik sesleri yükseldi. Namaz bitip de kanepeyi gömdüklerinde cenazeye gelenler sırasıyla Hasan abinin elini sıkıp baş sağlığı dilediler: “Başın sağ olsun, çok rahat koltuktu. Yayları çok sağlamdı. Hiç gıcırdamazdı. Pek güzel yaylanırdı. Leke belli etmezdi.” Hasan abi kim bu adamlar diye düşünüp durdu. Ama çıkaramadı. Mesele sonradan anlaşıldı: Hasan abi bu adamlardan birini evinde genç karısıyla yakaladığında. Meğer bu adamlar Hasan abinin karısının dostlarıymış da üzerinde çokça zina ettikleri ve bir o kadar da sevdikleri o koltuğa son görevlerini yerine getirmek istemişlerdi. Hasan abi orada kalp krizinden ölmüş. Söylenene göre karısı ile dostu hiçbir şey olmamış gibi sevişmeye devam etmişler.

Sonra kuşçu Mustafa amca… Babam çok ağladı ardından ve bana bu ketum adamın çokları tarafından bilinmeyen acıklı hikâyesini anlattı: Mustafa amca gençliğinde çokça güvercin, yaban ördeği ve kaz yetiştirmiş. Son yıllarında ise muhabbet kuşuna merak salmış. Bu kuşlardan bir tanesi çok özelmiş. Mustafa amca adını Muktedir koymuş. Muktedir çok zekiymiş. Mustafa amca ondaki cevheri görmüş, diğer kuşlarını elden çıkarıp tüm ilgisini ona vermiş. Kuşa önce konuşmayı öğretmiş; kuş “babacık, cici kuş, şımarık” derken bayağı bayağı konuşmaya başlamış. Biraz şiveliymiş konuşması, ağzı da bozukmuş. Mustafa amcada çocuk yok, eşi de çoktan terki dünya… Böyle olunca yalnızlığını Muktedir ile gidermiş. Ancak kuş dillenmeye başlayınca ve Mustafa amcanın ilgisini de tadınca isminin hakkını vermeye başlamış. Kuşyemi yemeyi bırakmış; kuşbaşı, pirzola derken dünya mutfaklarına dadanmış. Mustafa amcanın daha önce adını duymadığı ya da tatmadığı yemekleri biri bir kursağına indirmiş. Sonra babasının cebinden para çalmaya, dışarılara gidip sokak kuşlarıyla takılmaya, eve geç ve sarhoş gelmeye başlamış. Ağzı da iyi laf yaptığından mahalledeki tüm kızları kandırmış. İşret âlemlerini eve taşımış. Ve bir gün kefen parasıdır demeyip Mustafa amcanın yastık altındaki altın ve dolarlarını gagalamış, kaçırdığı kızla yuvadan uçup gitmiş… Mustafa amca ardından çok ağlamış. Benim Muktedir’im çok zekiydi, onu arkadaş çevresi yaktı; yoksa doktor, hâkim, hatta başbakan olacak kuştu demiş. Babamın söylediğine göre kuş yazmayı da sökmüşmüş… İşte böyleydi babamın anlattıkları, babamın dediğine göre Mustafa amca kahrından ölmüş.

Mustafa amcanın ardından mahalle imamı Tahir Hoca göçtü: İzbe bir evde yaşayan ve bir sabah kimsenin haberi olmadan sırtına çaldığı küçük dengi ile ortadan kaybolan bir kiracı gibi. Tahir Hoca’nın değişik bir takıntısı vardı. Cenaze namazını kıldırdığı ve yıkadığı erkek mevtalarla fotoğraf çektirirdi. Hasan abinin koltuğuyla da fotoğraf çektirdi, üzerine oturup en güzel gülüşüyle poz vererek. Tabi bazıları bunu garip karşıladı, neticede bu bir cenazeydi, mevta koltuk da olsa gülmek pek yakışık almazdı. Karısı onu bu takıntısı yüzünden terk etti, oğluyla çekilmiş fotoğrafını yatak odasındaki komodinin üzerine koyduğunda. Oğlunu kaybedişi ve karısı tarafından terk edilişi Tahir Hoca’yı daha da garipleştirdi. Kafayı yediğini iddia edenler oldu. Camide temizlik yaparken kulaklıkla oynak şarkılar dinlediği, abdestsiz namaz kıldırdığı, inancını kaybettiği ama bununla birlikte profesyonel bir şekilde işiyle özel hayatını birbirine karıştırmadığı, hatta izin alıp gittiği bazı günlerde Ermeni mahallesindeki kilisede papazlık yapıp günah çıkardığı söylentiler arasındaydı. Tüm bunlardan sonra, haliyle hocanın cemaati azaldı. Ramazanlar hariç. Çünkü Tahir Hoca civar mahallelerin en hızlı teravih kıldıran imamıydı. Öyle ki bazı gençler sırf spor olsun diye ve biraz da kas yapmak için Tahir Hoca’nın arkasında saf tutardı. Her Ramazan, kilitlenip kalan yaşlı sayısı da az değildi. Bu yüzden teravih boyunca caminin kapısında bir ambulansın hazır beklemesi adet haline gelmişti. Bu başarının tescili için Tahir Hoca Guinness Rekorlarına başvurdu ancak böyle bir başlık açılamayacağı gerekçesiyle bu başvuru reddedildi. Sonra hocanın emekliliği geldi, kendi köşesinde unuttu, unutuldu. Babamla ahbaplığı da bu yıllara dayanır, nitekim babam biraz beynamazdı…

Ve kasap Hayri abi. Elindeki satırla doğmuş gibiydi. Öyle bir kasaptı hani. Biriyle konuşurken sözü bile satırla keserdi sanki. Tek hamlede, tak diye. Satırıyla et keserken önündeki masayı ikiye böldüğünü iddia edenler vardı. Satırıyla tıraş olduğunu, satırıyla karşılıklı içtiğini ve hatta satırıyla seviştiğini söyleyenler bile… Kim bilir, belki de o satır büyülüydü. Hayri abiye kimsenin veremediği şeyleri veriyordu, ne bileyim işte Hayri abiyi aldatmıyor, ona yalanlar söylemiyor ya da onu kullanmıyordu… Babamla zaman zaman denize açılırlar, rakı ve balık kokularıyla geri dönerlerdi. Hayri abi ölmeden önce satırıyla birlikte gömülmesini vasiyet etmişti…

Bu adamların hepsi şimdi karşımdalar. Arafta babamı bekliyorlar. Ben bir köşede onları izliyorum. Kafam karışık. Bu hikâyeyi nasıl bitireceğimi düşünüyorum. Öyküdeki herkesi öldürdüm, babamı bile. Gözümü kırpmadan, birkaç kalem darbesiyle. Sadece bir öykü için. Değer miydi buna? İçim rahat değil. Belki de itiraf etmeliyim. Böylece biraz olsun vicdanımı rahatlatabilirim. Boğazımı temizleyip sesleniyorum: “Üzgünüm. Hepinizi ben öldürdüm.”

Benim olduğum tarafa dönüyorlar; Mustafa amcanın uzun kır saçları rüzgârda ağır ağır dalgalanıyor, Hasan Abi gülümsüyor, Hayri abi elindeki satırı okşuyor. Tahir Hoca ise oynak bir şarkı mırıldanıyor: “Bas bas paraları Leyla’ya, bi daha mı gelecez dünyaya…” Hayret! Beni gördüklerini sanmıyorum, koca bir boşlukmuşum gibi bakışları içimi delip geçiyor ve ardımdaki duvara saplanıyor. Ardından bana sırtlarını çeviriyorlar. Hiç yokmuşum gibi. Tekrar ediyorum sözlerimi, daha yüksek sesle ve el sallıyorum. Bu sefer dönüp bakan bile yok. Sonra Hasan abi söze giriyor: “Anlaşıldı, bugün de gelmeyecek Ahmet. Hâlâ yasta galiba, oğlunu pek severdi…”

Ürperiyorum. Öylece kalıyorum. Tüm bedenim hissizleşiyor. Yüzümü ve gövdemi, söz geçiremediğim telaşlı ellerimle yokluyorum. Yoksa hayatta değil miyim? Yaşamak bu muydu? Nasıldı ki? Hatırlayamıyorum. Düşünüyorum, düşünüyorum ama bulamıyorum. Sanki uzun süre önce unutmuşum ya da kaybetmişim gibi. Şu öldürdüğüm ya da öyle sandığım kişiler bile benden daha canlılar. Ne kadar da mutlu gözüküyorlar… Birkaç derin nefes alıp veriş. Azıcık rahatlıyorum. Onların mutluluğunu bozmak olmaz. Kalemimi tekrar elime alıyorum:

Dört kafadar Hasan abinin köşedeki koltuğuna oturdular. Hayri Abi bir koyunu beş dakikada nasıl yüzdüğünü anlatırken bir kuş sesi çınladı. Cıvıl cıvıl. Mustafa Amca dikkat kesildi. Oturduğu yerden zınk diye ayağa dikildi. Bu sesi çok iyi tanıyordu. Muktedir’di bu. Kuş geldi ve omzuna kondu. “Affet beni bubam, dost ayağına göte gettim, sana hayınlık ettim, ver elini öpem,” diye cikledi. Mustafa amca Muktedir’i kucakladı, onunla beraber kanatlandı, havada bir iki tur attıktan sonra tekrar yerine kondu. Tahir Hoca elini kulağına atıp Fıldır Fıldır Hayriye türküsünü söylemeye başladı, diğerleri de oynamaya. Bu sırada babam gözüktü. Onu görünce hem Tahir Hoca, hem de şıklayan parmaklar sustu. Başlar öne eğildi. Kısa bir sessizlik… Babam “Hadi ulan devam etsin şamata!” deyip gülerek parmaklarını şıklatmaya başladı. Hep beraber coştular. Yorulana kadar oynadılar, bir Tahir Hoca okudu bir Muktedir… Oyun bitti. Babam terleyen alnını kolunun tersiyle sildi. Kafasını kaldırınca göz göze geldik. Diğerlerinin aksine gördü beni. Gülümsedi. Ürkek adımlarla yaklaştı. Güneş lekeleriyle dolu ellerini uzatıp tuttu beni ve bağrına bastı. Öyle bastırdı ki göğsünün içine soktu. Ben onun kırık kalbine dönüşürken “Seni çok seviyorum oğlum!” dedi…

Ebuzer Kalender