Yoksulluğu ve farklı varoluşları anlatıya taşımak çetrefilli bir yan içeriyor. Çünkü yoksulluk anlatıları çok kolay merhamet duygusuna saplanıp, nedenleri görünmez kılabilecek potansiyele sahip. Bu nedenle failleri açık eden, yoksulluğun asıl sebeplerini görünmez kılmayan metinler için çabalamak, yoksul halkların daha da yoksulluğa itildiği bir dünyada edebiyatın her daim güncel sorunlarından. Farklı kimliklerin anlatıya taşındığı metinler açısından ise bir şekilde öznenin nesneleştirilmemesi veya kimliğe sabitlenmemesi önemli fikrimce. Çünkü bu durumda kişi ya da metin açısından düşündüğümüzde karakter, kurban olarak anlatıya yerleştirilip, bedeninde onu taşımaya mahkûm edilebiliyor.

Douglas Stuart’ın “Shuggie Bain” adlı, Can Yayınları tarafından, Duygu Akın çevirisiyle basılan kitabı, yukarıda bahsettiklerimizi sorunsallaştırabileceğimiz bir metin. Stuart’ın metni, 1980’lerde, Margaret Thatcher’ın ekonomi politikalarının devrede olduğu, 1970’lerde dünyayı saran neoliberal politikaların etkisinin hissedildiği Glasgow şehrinden sesleniyor okura. Kitap, çocuklarıyla birlikte yaşama tutunmaya çalışan bir kadının hikâyesinden yola çıkarak dönem koşullarında hayatta kalma çabasının zorluğunu da içeriyor. Bu açılardan bir dönem anlatısının da izlerini sürebiliyoruz. Bunun yanı sıra “Shuggie Bain”in, farklı katmanları olan çeşitli bağlamlarda okunmaya açık bir metin olduğunu da eklemek gerek.

Douglas Stuart

Metin, Agnes Bain ve Shuggie Bain karakterleri üzerinden kurgulanmış. Agnes hayalleriyle yaşadığı hayat arasında sıkışıp kalmış bir kadın karakter. Bir türlü düşündüğü, olmasını istediği bir yaşama kavuşamadığı için içkiye tutunuyor. Yazar, Agnes’in çabasını acıklı hale getirmiyor, tam tersine Agnes ne zaman yaşama arzusuna kavuşsa, bir şeylerin yoluna gireceğine dair umut beslese, onun yaşamı hayatındaki erkekler tarafından kâbusa çevrilebiliyor. Kendisini devamlı aldatan ve varlığını değersizleştiren taksici eşi ve onu yaşamından çıkardıktan sonra karşılaştığı diğer erkek karakterler bunun göstergesi oluyor. Bu bakımdan, Agnes’in yaşam arzusunu yok eden failler, metinde açıkça yer ediyor. Yazarın anlatısı bu nedenle içinde bulunulan durumların sebeplerinin görünmez kılınmadığı bir yan taşıyor ve kitabın kadınlarla ilgili kısımlarında da, yoksulluğun anlatıldığı bölümlerde de bunu gözlemleyebiliyoruz.

Edebiyat metinlerinde duygusal etkinin önemli olduğu söylenebilir. Bu kitap açısından düşündüğümüzde, metnin gerçekten duygulara hitap eden bir yanı olduğu aşikâr ve kitaba dair yorumlarda da bu kısım öne çıkıyor. Ancak bana kalırsa yazarın hangi duyguya oynadığına da bakmak gerekiyor. Agnes Bain’in yaşamının hissettirdiği elbette okurdan okura değişecektir ama bana hissettirdiği öfke oldu. Eğer metinde karakterlerin içinde bulunduğu koşullar ve nedenler derinleştirilmeseydi çok kolay merhamet hissine de kapılabilirdik. Ki Stuart’ın metninde anlatı çok kolay bu duyguya evrilebilecek içerikte.

Sadece duygular açısından da değil, metnin bağlamlarından birisi olan alkolizm de ahlâkçı bir boyuta çekilebilir, toplumsalın gözü devreye sokulabilir ve Agnes alkolik, sorumsuz bir anne temsiline dönüşebilirdi. Ancak metinde onun bağımlılığının nedenlerinin (katlanılmaz yoksulluk, devamlı aldatılmak, güvendiği erkeklerin yarattığı hayal kırıklığı…) anlatılması, karakteri yargılamaktan çok onunla ve yaşadıklarıyla ilişkilenmeye sebep oluyor. Bu da okuru, toplumsal gözetimin, genel ahlâkın bakışının dışına çıkarıyor. Bu durumu sadece Agnes için de düşünmüyoruz, metindeki diğer kadın karakterlerin de genelin gözünden, bir ahlâk gözlüğüyle ele alındığında olumsuz değerlendirilecek yanları var ancak anlatıda onların da bir çeşit hayatta kalma stratejisi uygulayabilecekleri okura hissettiriliyor. Böylece, okur önyargı, acıma gibi duygulara odaklanmaktan çok karakterlerin içinde bulundukları durumun sebeplerine odaklanabiliyor. Örneğin, metnin karakterlerinden Jinty, Agnes’e uğrayıp onun kötü halde olduğunu görüyor, onda da içecek bir şeylerin olmadığını fark edince, karısı tarafından terk edildiği anlaşılan Lain Lambert isimli karakteri kendilerine içki ve yiyecek bir şeyler alması için davet ediyor. Bu davet, Agnes’in davetliyle dans edip, bir iki cilve yapması karşılığını içeriyor. Yoksulluk öyle bir boyutta ki, bu bir yanıyla çaresizlik göstergesine dönüşüyor. Çünkü ikisi de bağımlı ve içkiye ihtiyaçları var. Bu olay, öfkenin yönünü Jinty’ye çevirmek için ideal bir sahne ancak metinde başka bir yol olmadığı kurulan atmosferle, kadınların içinde bulunduğu şartların tasviriyle göz önüne serilince, okurun bir şekilde metnin o ânını anlaşılır olarak yorumlamasına sebep oluyor fikrimce. Jinty’ye kızamıyorsunuz çünkü karakterle kurulan ilişki ve metnin konu ettiği zamanın sıkıntıları, onu anlama çabasına yöneltiyor.

Metnin diğer karakteri Shuggie, kitabın alkolizmden sonra farka yönelik diğer anlatısı olarak çıkıyor karşımıza. Agnes, onun annesi. Shuggie’nin cinsel yöneliminin ikili cinsiyetin dışında olduğu, metinde oynadığı oyunlar, dans merakı ve annesiyle ilişkisi üzerinden sezdiriliyor. Bana kalırsa Stuart, karakterinin “farkını” metnin başından itibaren okura direkt bir bilgi olarak vermeyip anlatıyla birlikte okurun hissetmesini sağlamış.

Hem yoksul hem ailesi nedeniyle sorunlar yaşayan hem de cinsel yöneliminden kaynaklı toplumla, arkadaşlarıyla baş etmeye çalışan bir çocuğun özellikle annesine bağı, metnin ana temalarından. Kitabı okurken karakterin annesiyle bu bağını düşününce akla şu soru geliyor: Shuggie, diğer kardeşleri tek tek annelerini terk ederken, neden ona daha çok bağlanıyor? Bu soruya kafa yorulduğunda, karakterin kendisi olabildiği, varlığının tanındığı tek alanın annesinin yanı olduğu fark ediliyor. Çünkü Shuggie sokakla buluştuğu anlarda, zayıf bedeni, herkes gibi olmayan yürümesi, ses tonu gibi nedenlerle tehlikeye açık hale geliyor. Ancak annesinin yanında istediği gibi dans edebiliyor, onun eşyalarıyla oynayabiliyor ve onun tarafından farklı varoluşu yadırganmıyor. Bu da farkın tanınmasının özne için önemini hatırlatıyor. Ancak metinde Shuggie tek başına cinsel yönelimine indirgenmediğinden, yoksulluğu, annesiyle dayanışması, en zor koşullarda bile Agnes’ten vazgeçmemesi açısından ele alındığı için kimliğine yapışıp kalmasının önüne geçiliyor. Bu bana kalırsa dikkat çekici bir ayrıntı çünkü Rita Felski’nin bahsettiği “yanlış tanıma” kavramının bu metinde ortaya çıkmadığının göstergesi bir yandan. Metinde ortaya çıkan “yanlış tanıma”[1] durumunda, “kişinin bireyliği, tanımayı talep eden apaçık bir gerçeklik olarak son derece aşikârdır. Fakat bu aşikârlık bireyliği ideolojinin özü, siyasetin işlevini yerine getirmesini sağlayan araçların ta kendisi kılar” diyor, Felski. Stuart’ın metninde Shuggie’nin tanınma talebi açık. Mesela diğer çocuklar gibi yürümek için yaptığı alıştırmalar, onun tüm bedeniyle toplum tarafından kabul edilmek istemesinin ifadesi ancak karakter sadece bu değil, yaşamdaki diğer sorunlarından bağımsız, cinsel yönelimiyle ve bu nedenle kendisine yapışan kimlikle varlık çabası vermiyor. Bu da onu metinde “siyasi işlevini yerine” getirmek için kurgulanmış bir temsil aracı olmanın ötesine geçiriyor.

Shuggie’nin hikâyesine, yarattığı duygusal etki açısından da bakabiliriz. Neredeyse sefalet olarak değerlendirilebilecek şartlarda bir çocuk anlatısı var metinde. Bu nedenle ona dair hikâyeyi “zavallı çocuk” olarak kurmak yazar açısından kolay olabilirdi. Ancak Stuart’ın anlatısında, tüm o sefilliğin ötesine geçebilen, her şeye rağmen hayat arzusunu annesine bağıyla birleştiren, direnen bir çocuk karakterle karşılaşıyoruz. Shuggi’ye acımıyoruz, onun hayatta varolma çabasına eşlik ediyoruz. Onunla birlikte sevinç, öfke, keder hissediyoruz ancak merhametle savrulmuyoruz. Onu kurtarmayı değil, direnerek ulaştığı kendini gerçekleştirmesine tanıklık etmeyi umuyoruz.

Bu nedenle Shuggie’nin hikâyesi bir kurban anlatısına dönüşmüyor. Hatta aynı şeyi Agnes karakteri için de düşünebiliriz. Çünkü Agnes’in en kötü zamanlarında bile giyimine, makyajına dikkat etmesi içinde bulunduğu durumun sorumluları tarafından edilgin, başına gelene razı, boyun eğmiş tarafa itilemediğini, yaşamdan vazgeçmediğini düşündürüyor.

Elbette bu okuma deneyimlerine göre değişebilecek bir durum ama okurun metne katılışı açısından kendi tecrübem en azından bunu söylüyor.

Douglas Stuart’ın “Shuggie Bain” adlı kitabı başta söz ettiğimiz gibi farklı yorumlara açık bir metin. Kendi okumamda içinde bulunulan koşullara odaklanan, okurun merhamet duygusuna oynamayan, failleri görünür kılan yanını dikkat çekici buldum. Bunun yanı sıra, Stuart’ın karakterlerini bir kurban kimliğine hapsetmeden anlatıya yerleştirilebilmiş olması da üstünde durmaya değer.

Emek Erez


[1] Felski, R., (2019), “Edebiyat Ne İşe Yarar?”, (Çev. Emine Ayhan), İstanbul: Metis Yayınları.