“Çıra” ve “çırak” kelimelerinin aynı kökenden, “kandil” anlamındaki Farsça bir sözcük olan “çerağ” kelimesinden geldiği söylenir. Çerağdan çıraya olan geçiş doğrusal olsa da “çırak”ın “kandil” kökeniyle irtibatı yoğun bir mecaz içerir. Ahilik, Bektaşilik, Mevlevilik gibi oluşumlarda törensel olarak yakılan, tanrıdan gelen ışığı simgeleyen kandilin aynı zamanda onu yakmakla görevli çıraklara da yansıtılması, ateşin etrafında dönen pervanenin ateşin aşkına dayanamayıp kendini ateşe atarak sonunda ona dönüşmesine benzer bir sürece işaret eder gibidir.

Mevlevilikte çıraklığın mutfaktan başladığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Öte yandan biraz düşününce, dünyevi/bedensel oluşun en berrak biçimde görünür olduğu mutfağın bu ruhani hiyerarşide en alt basamak olması anlamlı gelmişti. Ruh ve beden arasındaki uzlaşmaz ikiliğin altı böylece çizilmiş oluyordu. “Çile”nin (yine Farsça kökenli) “kırk gün” anlamına gelmesi de benzer bir yere işaret ediyordu, ruhen olgunlaşmak için kırk gün boyunca halvete girerek dünyeviliğin her türlüsünden el ayak çekmek gerekliydi.

Nikos Kazancakis

Nikos Kazancakis’i Ortodoks kilisesinden aforoz edilmeye götüren konu da en az Antik Yunan felsefesinden beri üzerinde kafa patlatılan bu ruh ve beden ikiliği konusuydu. Günaha Son Çağrı’da Kazancakis Hristiyan inancının “esas kötüsü” olan Yahuda’yı yine İsa’nın karşısında konumlandırmış, ancak onu felakete götürenin ihanet değil, bir fikir ayrılığı olduğunu iddia etmişti. Aslında son ana dek İsa’nın can yoldaşıydı Yahuda ona göre. Gelgelelim İsa düşmanı yenmek için “ruhun gücü”nün esas olduğunu savunurken, Yahuda bedensel gücü ön plana çıkarıyordu. Kazancakis, kurduğu düşünce sistematiği içerisinde ruh-beden karşıtlığını tarihsel bir örüntü olarak gördüğünden İsa-Yahuda gerilimini tekil, istisnai bir örnek olarak ele almadı. Sözgelimi Lenin ve Stalin arasındaki süreksizliği de benzer bir yarılmaya yoruyordu: Lenin İsa’ydı, Stalin Yahuda. Ruh ve beden. İkisinin de kendince haklı sebepleri vardı. Sosyalist olduğu için işkence görürken ağzına sakince ince bir dal parçası koyan ve işkence bittiğinde ağzındaki dalı aynı pürüzsüzlükte geri çıkarıp (bir an için bile acıdan dişlerini sıkmamıştı zira) işkencecilerin yüzüne doğrultan Stalin meseli bunu çok iyi anlatıyordu El Greco’ya Mektuplar’da.

Bedeni ruha karşı nihai galip ilan eden “büyük anlatıların” krizine cevaben modern spiritüel akımların Türkiye dâhil Batılı toplumlarda hızlı yükselişi, ilk etapta ruh ve beden arasındaki bu uzlaşmazlığın ruh lehine çözüldüğü yönünde bir okumayı beraberinde getiriyor. Uzun bir dönem boyunca geleneksel dini öğretilerden kopuşun taşıyıcısı olan “orta sınıf”tan insanların adeta blok halinde Doğu mistisizmine, yoga ve benzeri pratiklere can havliyle sarılması, hatta neredeyse bunları kimliklerinin yegâne tanımlayıcısı olacak şekilde hayatlarının merkezine koymaları da “ateistlerin içindeki korkunç boşluk” iddiasını doğrular gibi görünüyor sanki.

Ne var ki bu ruhaniliğin eski akımlara nazaran öne çıkan özelliği, dönüp yine bedeni beslemeyi hedeflemesi. Ruhsuz bir ruhanilik bu, bazı kompleks kimyasal reaksiyonlarda oluşup kaybolan ara ürünler misali, bedenle başlayıp bedenle biten bir üretim zincirinin mecburi ara basamaklarından biri olarak faydalanılan ancak beklenen “nihai çıktı”lar arasında kesinlikle yer almayan bir “uğrak”tır artık burada ruh. Bu yüzden bu tür akımların çileli olanlarına pek itibar edilmez. Aralıklı oruç gibi nadir bedensel eziyetler de aralıksız bir bedensel iyileşmeyi beraberinde getirdiği müddetçe muteberdir. Marx’ın dediği gibi “ruhsuz dünyanın ruhu” değildir din artık, et ve kemikten ibaret, çıplak, çölleşmiş dünyanın ta kendisidir.

“Erkekler için hamile pilatesi” uygulamasını gördüğümde bu yüzden pek şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Eşcinselliğin idama varacak denli cezalarla karşılaştığı İran’da transseksüelliğe verilen serbestide Ayetullah Humeyni’nin “aslolan ruhtur, beden onu takip eder” fetvası temel alınmıştı. Bu pilates performansında ise aslolan beden, onu takip eden de bedendi; kadınlık bir göbek şişkinliğine indirgenmiş, hamilelik denen kadınsal çilenin acınası bir kopyası erkeğin aralıklı oruç performansına dönüşmüştü.

Tesadüf bu ya, İBB’nin “İstanbulkart kişiye özeldir” videosu da yine tam bu hafta dolaşıma girdi. Videoda 0-4 yaş arası çocuğu olan annelere özel İstanbulkart’ı kullanan bıyıklı bir adam “Ayşe Abla” olarak adlandırılarak alay konusu ediliyor, adamın bu “cinsel tercihi” toplum tarafından ayıplanmaya çağrılıyordu. Videoda yoktu ama hepimiz biliyorduk: Aldığı ücret dişinin kovuğuna yetmeyen insanlar çektikleri apaçık bedensel çile dolasıyla bu “transseksüel performansa” mecbur kalıyorlardı oysa. Beden ruhu takip ediyordu yani, “ruhsuz” güruhsa onunla alay ediyordu.

Hakan Sipahioğlu