Tropik ormanların derinlerinde yaşayan Altın kurbağa (Bufo periglenes) son kez 1989 yılında görülmüş ve bilim insanları tarafından neslinin tükendiği açıklanmış. Hakkında pek de fazla bilgi sahibi olmadığımız bu tür, asıl ününü neslinin tükenme sebebine borçlu. Çünkü Altın kurbağa, resmi kayıtlara iklim değişikliğine bağlı nedenlerle “soyu tükendi” olarak geçen ilk tür. O günden bugüne pek çok tür; orman yangınları, kuraklık, su kaynaklarının kuruması, doğal yaşam ortamlarının kaybı gibi nedenlerle ortadan kalktı ya da nesli tükenme tehdidi altında yaşamlarını sürdürüyor.

Yeryüzünde insanın açıkça hüküm sürdüğü bir dönemde yaşıyoruz. Her şeyin bir ismi olduğu gibi bu dönemin de bir ismi var, Antroposen Çağı (İnsan Çağı). Yeni bir jeolojik dönem olarak görülen ve insanlığın dünyaya olan etkisinin en üst düzeylere çıkışını ifade eden bu çağın başlangıcı insan nüfusunun ve tüketim alışkanlıklarının aniden hızlandığı 1950’li yıllara dayandırılıyor. Bu dönem aynı zamanda alüminyum, beton, plastik gibi materyallerin yaygınlaştığı dönem.

Gündelik hayatımızı kolaylaştıran bu materyallerin tüketim boyutunu zihinlerde canlandırabilmek için bazı rakamları paylaşmak istiyorum. Bilim insanları, insan yapımı nesnelerin ağırlığının dünyadaki tüm canlıların toplam ağırlığını aştığını, insan yapımı nesnelerin tahmini ağırlığının bir teratona (bir trilyon ton) ulaştığını söylüyor. Her bir insan için, her hafta kendi vücut ağırlığı kadar nesne üretiliyor. İnsan yapımı ürünler dünyayı istila ederken yeryüzündeki canlıların ağırlığı orman yangınları, kuraklık, doğal ortamların kaybı gibi nedenlerle giderek azalıyor.

İnsanlığın bu seçimlerinin gelecek nesiller üzerinde sonuçları var elbette. Atmosferdeki sıcaklık artışı 1,5 derecenin altında tutulamadığı takdirde bugün ilköğretim sıralarında oturan bir çocuk, yetişkin olduğunda kendi büyükanne ve büyükbabasına nazaran hayatı boyunca iki kat fazla orman yangını, iki kat fazla tropik fırtına, üç kat fazla sel olayı, otuz altı kat fazla sıcak dalgası, beş kat fazla kuraklık, dört kat fazla tarımsal ürün kıtlığı yaşayacak. Yaşam koşullarını güçleştirecek pek çok tehditle karşı karşıya kalacak. Bugün bölgesel savaşlar ve çatışmalar nedeniyle yaşanan zorunlu göçlerin iklim krizi sebebiyle de yaşanabildiğine tanıklık edecek. Belki kendisi de bir iklim mültecisi olacak. Yaşadığı bölgenin deniz suları altında kalması, kuraklık ya da kıtlık gibi nedenlerle yurdunu terk eden, daha iyi yaşam koşulları için yer değiştirip duranlar arasında yer alacak. 2030 yılına gelene kadar atmosferdeki sıcaklık artışının azalma eğiliminde olmasını, 2050’ye kadar karbon-nötr bir ekonomiye geçmeyi başaramazsak çocukları ve gençleri bekleyen gelecek maalesef bu.

Hâl böyleyken her seviyedeki okul müfredatında küresel iklim krizinden nesli tükenen hayvanlara, biyoçeşitlilikten temiz enerjiye pek çok konu ele alınıyor. Bugünün çocukları, yarının yetişkinleri ve karar alıcıları olacağına göre anlaşılır bir yaklaşım. Belli ki çok da elzem ancak yeterli değil. Bugünün çocuklarının yetişkin olup “dünyayı kurtaran kahramanlar”a dönüşmesini bekleyecek zamanımız kalmadığı gibi bizi değiştirenin veriler, rakamlar değil hikâyeler olduğunu iyi biliyoruz. Davranışlarımızı, alışkanlıklarımızı değiştirmek için istatistiki bilgilerin ötesini görmemiz gerekiyor. Eylemlerimizin sonuçlarının etkilediği insanların hikâyelerine karşı kayıtsız kalamıyoruz. Ancak o zaman konforumuzdan vazgeçiyoruz. Bizi pasiflikten kurtaran şey, bizimle benzer sorunları yaşayan insanların çözüm bulma çabaları oluyor. Değişim ve dönüşüm buralarda başlıyor. İşte bu yüzden okul müfredatlarının yanı sıra çocuklar ve gençler için iyi yazılmış kurmaca hikâyelere ihtiyacımız var. Yayıncılık sektörü de bu ihtiyacın ve talebin farkında olsa gerek. Çünkü piyasada küresel iklim krizinin farklı ayaklarını ele alan, insanın hırsı nedeniyle yol açtığı çevresel yıkımlardan iklim mültecilerine, nesli tükenme tehdidi altındaki canlılardan çevre etiğine çok geniş bir yelpazede ürün çeşitliliğiyle karşı karşıyayız. Ayşegül Çelik’in yazdığı Mucizeli Hayvanlar Kulübü’nü bu geniş kategorinin içine sokmak mümkün.

Hikâye bundan tam on beş yıl, sekiz ay, iki gün önce başlıyor. Kalabalık bir şehirde, kalabalık bir sitede yaşayan ve birbirini tanımayan beş çocuk, ailelerinin okuldan sonra ders çalışsınlar diye sitenin kullanılmayan toplantı odasından devşirdiği çocuk kulübünde buluşuyor. Kısa sürede çocukların ortak yanının hayvan sevgisi olduğu ortaya çıkıyor. Böylece çocuk kulübünün içinde gizli bir hayvanlar kulübü doğuyor. Kulüp üyelerinin derdi, yetişkinlerin belirlediği sıkıcı kuralları esnetmek, eğlenmek ve hayvan taklidi yapmaktan ibaret olsa da çocukların kurduğu ve ismi “Hayvan Kulübü” olan bir organizasyonun varlığı, yardıma ihtiyaç duyan yaban hayvanlarının kulağına kadar gidiyor. Yardım istemek için uzun bir yolculuğu göze alan hayvanların, binbir umutla çaldıkları kapının ardında şaşkın, korku dolu çocuklar var yalnızca. Ağızlarından dökülen ise “Biz daha çocuğuz. Size yardım edemeyiz.” Hayvanların arasında beliren umutsuzluk ve hayal kırıklığı size de sirayet etmesin hemen. Tam on beş yıl, sekiz ay, iki gün önce gerçekleşen bu hikâyeyi dinlememizin hem sebebi var hem de vaadi. Hayvanlar Kulübü’nün nasıl Mucizeli Hayvanlar Kulübü’ne döndüğünü öğreneceksiniz daha. İhtiyaç duyduğunuz bilgi sayfaların arasında. Bu bilgi kimi zaman hüzün verse de kitap boyunca ekseriyetle göreceğiniz, bilginin onları aydınlanmaya, seçim yapmaya, sorumluluk almaya teşvik ettiği olacak. Çocuklar büyüdükçe, bilgi ve becerileri arttıkça, hayvanlara duydukları sevgiden, onları koruma arzusundan doğan seçimlerinin kazanımlarını göreceksiniz bir bir. Sizi bilmem ama yazarın bu seçimi, benim hoşuma gitti doğrusu.

Çevre sorunlarıyla ilgili pek çok çocuk kitabında, yetişkinler kendi aymazlıkları içinde konforlarından, iktidarlarından ödün vermezken onları sarsmak, dünyayı kurtarmak çocuklara kalıyor. Çocuklara kendi paylarının pek az olduğu kocaman bir sorun bıraktığımız yetmezmiş gibi bizim yerimize harekete geçmeye davet eden satırların arkasında ne yatıyor tam olarak bilemem. Belki çaresizlik, belki umutsuzluk, belki de “Güç de sizsiniz, gelecek de, umut da” diyen bir iç ses. Kim bilir… Ama ne zaman bugün, burada eylemliliğin sadece çocuktan beklendiği bir örneğe rastlasam ikircikli düşünceler içerisine giriyorum.

Bu yüzden, Mucizeli Hayvanlar Kulübü’nde önce sevginin, sonra dinleyip anlamanın, ardından sorumluluğun gelmesi, çocuklara yaşlarının çok ötesinde bir sorumluluk ve görev atfedilmemesi bana doğru çizilmiş bir çerçeve gibi göründü. Henüz hayvanları sevme ve onların hikâyelerini dinleyip anlama çağındaki okurlara kulüp üyeleri şöyle sesleniyor: “Bütün çocukların hayvanlar için yapabileceği bir şeyler mutlaka vardır. İnanın, biz yaptık, siz de yapabilirsiniz.”

Tuğba Gürbüz