Nihat Kopuz

Mutfakta tabakları makineye diziyordum. Yıldızlı, serin bir geceydi. Önce karımın ayak seslerini duydum. Yanıma sokulup benden kahve isteyecek diye düşündüm. Sonra arkamda durup seslendi.

“Konuşmamız gereken bir şey var.”

Konuşacak olduğumuz her neyse bunun oldukça önemli olduğunu sesinin tonundan anlamıştım. Ona dönüp ne var, ne konuşacağız dememe kalmadan çatallanan bir sesle şöyle dedi: “Birlikteliğimizi devam ettirmek istemiyorum.”

Elimde tuttuğum tabağa baktım bir süre. Önümde, makineye dizmem gereken birkaç tabak daha vardı. Sanki duyduğuma aldırmamış gibi tekrar sırtımı döndüm karıma ve tabakları makineye dizmeye devam ettim. Ardından deterjanı koydum ve kabloyu prize taktım. Karım o sırada sandalyeye oturmuş işimi bitirmemi bekliyordu. Göz göze geldik bir ara. İkimiz de konuşacak bir şey bulamıyor, ben ellerim cebimde mutfak setine yaslanmış dururken karım da pencereden dışarıya, karanlığa bakıyordu. Uzun bir sessizlikti bu. Ardından karım, “Böyle işte,” dedi. “Umarım anlarsın beni, devam etmek istemiyorum artık.”

Bardakları devirip, camları aşağı alıp duvarlara yumruk atacak adamlardan değilim.

“Nedeni ne peki?” dedim. “Bilmeden büyük bir kabahat mı işledim?”

“Hayır,” dedi karım, “aslında tamamen benle ilgili, tamamen kişisel bir sorun.”

Tamamen kişisel bir sorun dedim içimden. Nasıl kişisel olabilirdi? Biz evliydik ve bu durum bizi en az iki kişi yapıyordu. Üç yıllık evliliğimiz boyunca, bir defa bile düşünmemiştim, karımın bir gün arkamdan yanaşıp da, birlikteliğimizi devam ettirmek istemiyorum diyeceğini. Şaşkındım, üzgündüm ve bu konuda konuşmak istemiyordum.

“Tamam o halde,” dedim. “Sen burada kalmaya devam edebilirsin. Daha sonra gelip bazı kişisel eşyalarımı alacağım. Şimdi gidiyorum ben.”

“Nereye?” dedi.

İçimde bir öfke yoktu. “Merak etme, başımın çaresine bakarım,” dedim.

Garaja inip otomobile bindim. Eski model bir Toyota’ydı ama iyi yol tutuyordu. Şehrin ışıkları altında bir saatten fazla amaçsızca sürdüm arabayı. Bir istasyondan benzin alıp sürmeye devam ettim. Sonra deniz kenarına park edip kayalara doğru yürüdüm. Uygun bir kayaya oturup etrafımda bulduğum küçüklü büyüklü taş parçalarını hemen önümde sakince bekleyen denize fırlatmaya başladım. Büyük taşlar “löp” diye bir ses çıkarıyordu, daha ufak parçaların sesiyse oldukça belirsizdi. Arada yıldızlara bakarak denize taş atmaya devam ettim öylece. Karımı düşündüm. Bir erkek mi vardı hayatında? Yarın veya sonraki günlerde pişman olup beni arar mıydı? Hayatında bir erkek olabilirdi ama pişman olacağını sanmıyordum. Bunları düşündüm. Kendimi kazıklanmış gibi hissettim. Kayadan kalkıp tekrar arabaya bindim. Geceyi geçirebileceğim bir otel aramaya başladım. Star Otel yazan bir tabelanın önünde durdum. Daha önce defalarca gördüğüm bir tabelaydı bu. Arabayı park edip içeri girdim.

“Odanız var mı?”

“Elbette, tek kişilik mi?”

“Öylesi daha uygun olur.”

Ücreti söyledi. Olur anlamında kafamı sallayınca kimliğimi istedi. Önündeki kâğıda bir şeyler karaladıktan sonra parayı uzattım. O da kimliğimle birlikte 302 yazan bir anahtar verdi bana. Küçük bir oteldi. Oda numaralarını 300’den başlatmış olmalılardı. Arkamı dönüp giderken seslendi görevli, “Bir isteğiniz olursa çekinmeden, istediğiniz saatte arayabilirsiniz. Bu arada odanız bir üst katta,” dedi. Kafa salladım adama ve asansörle bir üst kata çıktım.

Küçücük, ruhu adeta bunaltan bir odaydı. Geniş bir oda istemediğime pişman oldum. Orada bir saniye daha duramayacağımı anlayıp kendimi dışarı attım. Bir süre Toyota’mı sokaklarda sürdükten sonra, halen açık olan kafelerden birinin önüne park ettim. Masalardan birine geçtim. İri memeli garsona sütlü bir filtre kahve getirmesini söyledim. Hemen geri gelip kahveyi önüme koydu. Ne çabuk dedim içimden. Belki de ben zaman duygumu kaybetmiştim. Belki de başka zaman olsa yarım saattir nerde kaldı bu kahve diyecektim. Karımı düşünmeye başladım yine. Üç yıl boyunca neredeyse kavga bile etmemiştik. Onu seviyordum ve onun da beni sevdiğini düşünmüştüm hep. Yalnız, eğer öncesinde sevdiyse de şu an sevmediğini ses tonundan, bakışlarından net bir şekilde anlamıştım. Yani olan şey şuydu aslında, karım beni sevmiyordu ve beni terk etmişti. Bir daha geri gelmeyecekti ve ben kendimi bu duruma alıştırmalıydım. Meseleye böyle hızlıca bakınca, bütün olan biten bu denli basit dedim içimden. Kahve çok lezzetli gelmişti, mekân kalabalık değildi ve sıcakta yaşamak zorunda bırakılmış bir kutup ayısı kadar mutsuzdum.

İri memeli garson ikinci kahvemi getirdiğinde onunla sohbet etmeye çalıştım. Kurduğum üçüncü cümlede ona yaşını sorduğumda beni sapık falan sanmış olacak ki sohbeti başlamadan bitirip yerine döndü. Oysa hayatımda yapacağım son şey askıntı olmaktı. Yaşını başını almış bir adamdım. Karımla üç yıl önce evlendiğimizde ben otuz üç karımsa yirmi altı yaşındaydı. Bu garson kızsa yirmilerine yeni girmiş olmalıydı. Tuhaf ama ona neden yaşını sormuştum ki?! İyi değildim sanırım ve gurur falan dinlemeyip asıl bilmek istediğim şeyi öğrenmeliydim. Öyle yaptım ve karımı aradım.

“Alo,” dedi.

“Aslında öğrenmek istediğim bir şey var. Yakamı bırakmayan bir şey. Belki öğrenince rahatlarım.”

“Nedir?”

“Hayatında biri mi var?”

“Evet.”

“Peki,” dedim.

“Üzgünüm,” dedi.

Telefonun ucunda sessiz kalınca konuşmaya devam etti.

“Bak gerçekten çok üzgünüm. Neredesin şu an? Senin için kaygılanmalı mıyım?”

“Beni bilirsin. Başımın çaresine bakabilirim. Dert etme. Üzülmene de gerek yok aslında. Hayat bu. Her şey olası aslında. Otelin birine yerleştim, keyfim yerinde sayılır.”

Telefonu kapadığımda tamamen yalnız kaldığımı, kendime yeni bir yol çizmekten başka çaremin olmadığını, belki de böylesinin zamanla daha iyi olacağını falan düşünmeye başladım. Bunları düşünmekle kendimi kandırmaya çalıştığımı elbette biliyordum ama tercih edebileceğim başka bir seçeneğim de yoktu. Hiçbir başarı elde edememiş ve sonunda karısı için de katlanılmaz birine dönüşmüş kâğıttan bir adamdım. İri memeli kız yanıma gelip de “Bir kahve daha alır mıydınız?” dediği ana kadar kâğıttan bir adamdım en azından. Bunu öylesine içten ve güler yüzle söylemişti ki aslında tamamen bitmediğimi halen önümde seçenekler olduğunu bana tekrar göstermişti. O ses, o sesin kulaklarıma döktüğü sıcaklık beni o masada yeniden hayata tutunmaya zorlamıştı.

“Evet, çok iyi olur,” dedim kıza.

Güldü ve üçüncü kahvemi masama getirdiğinde, “Çok mutsuz görünüyorsunuz,” dedi.

Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Sonra, “Boş ver, hepimizin başına gelebilecek bazı sorunlar. Az öncesi için özür dilerim. Kafam oldukça karışıktı, ne dediğimin pek farkında değildim,” dedim.

“Sorun değil. Yanlış falan da anlamadım aslında. Ben de öfkeliydim. Gün boyu çok kişiyle uğraştım. Anlarsın.”

“Ne zaman bitiyor mesain?”

“On beş dakika sonra.”

Saate baktım. On beş dakika sonra saat 01.00’i gösterecekti. “O halde benimle bir kahve içmeni isterim,” dedim. “Yani on beş dakika sonra.”

“Burada olmaz,” dedi.

“Neresi olursa,” dedim ben de, “İster misin?”

“Tamam,” deyip işinin başına döndü.

Sanırım burada birileriyle görünmek istemiyor diye düşündüm. İnsanlar her bir şeyi, özellikle de kişisel mutluluk veya üzüntülerinizi kurcalamayı severler ve bunun herkes farkındadır.

On beş dakika sonra erkek bir garson ondan vardiyayı devraldı. Genç, oldukça yakışıklı ve uzun boylu bir çocuktu. Ama kızla şakalaşırken anladım ki ne denli yakışıklı ve genç olsa da sırnaşık, şımarık ve oldukça çocuksu bir yanı vardı. Biz mekândan ayrılıp Toyota’ya binerken de oldukça öfkeli görünüyordu çocuk. Arabada ilk soruyu ben yönelttim:

“Kim o, biraz bozuldu sanırım?”

“Aman boş ver onu. Bazen abartıp kendine ait olmayanları kendinin sanıyor.”

“Anlıyorum,” deyip kafamı salladım. Ardından üniversiteye gidip gitmediğini sordum.

“Öğretmenim gibi davranacaksan ben iniyorum,” dedi.

“Peki, dedim. “O halde sen sor.”

“Neler yapıyorsun?”

“İş olarak mı?”

Cevap vermedi, her bir boku anlatabilirsin işte, der gibi yüzüme baktı.

“Ben oldukça başarısız bir adamım. Hatta bu akşam ikinci kahvemi yudumlarken tam olarak ne olduğuma da karar verdim.”

“Neymiş o?”

“Kâğıttan adam,” dedim.

“Kâğıttan adam mı? Ne demek o tam olarak?”

“İşe yaramaz, felakete yazgılı aptalın teki diye düşünebilirsin.”

“Tuhaf konuşuyorsun gerçekten. Babam gibi. Geçmişteki öğretmenlerim gibi.”

“Babanın yaşında sayılırım zaten. Aramızda çok yaş farklı olmalı.”

“Kötü bir şey söylemedim. Hoşuma gittin sen. Babam gibi olman sorun değil yani.”

“Öyle mi gerçekten?”

“Öyle. Kâğıttan adam falan olduğunu da sanmam.”

“Üniversitede akademisyenim. Berbat bir akademisyenim ayrıca. Bir süre resim sanatıyla ilgilendim. Yaptığım resimlere para ödemek isteyen kimse olmadı. Yani kendime has bir üslup geliştirmek şöyle dursun sıradan manzara resimlerime bile kimse ilgi göstermedi. Birkaç yıl da müzikle ilgilendim. Bestelerim de bir felaket olmalı ki onlara karşı da bir ilgi oluşmadı. Ardından kitap yazayım dedim. Bu iş daha kolay olur diye düşündüm. İki roman yazdım. Bir yayınevi bulmak da bile oldukça zorlandım. Sonunda bir yayınevi bu kâğıt yığınlarında bir ışık var dedi. Basıldı kitaplar. Bir yıl arayla iki kitap da basıldı. Ama ikinci baskıyı yapamadılar ve böylece, bu işte de oldukça yeteneksiz olduğumu anladım. Bu akşam da karım terk etti beni. Mutfakta tabakları makineye dizerken arkamdan yaklaştı ve birden söyleyiverdi: Birlikteliğimizi devam ettirmek istemiyorum. Hayatta her şey olası dedim ben de. Evden ayrılıp bir otele yerleştim. Küçücük oda ruhumu daraltınca da dışarı çıkıp senle tanıştık. Hepsi bu. Bütün hayat hikâyem bu küçük konuşmadan ibaret. Başarısız bir biyografi olarak okullarda okutulabilir.”

“Oldukça ilginçmiş. İlgi duydum, herkes de duyar bence.”

Şaka mı bu dedim içimden. Gülüp yan koltuktaki oturuşuna baktım. Mini etekle, heyecanlı ve güzel vücuduyla yanımdaydı. Ona karşı cinsel bir istek duymuyordum. Niyetim kahve içmekti ama şimdi bunu da istemiyordum. Onu evine bırakmaya niyetlendim ama ayıp olur diye söylemedim.

“Kitabının adı ne? Pardon iki taneydi değil mi?”

“Evet, iki tane. İlki Suç adındaydı, diğeriyse Kâğıttan Adam. “Şurada olmalı ikincisi,” deyip torpido gözünü işaret ettim. Eline alıp sayfalarını hızlıca taramaya başladı.

“Kendini mi yazdın? Yani zihninde şekillendirdiğin kendini.”

“Hayır, romanda Kâğıttan Adam başkalarının hikâyesi. Kâğıttan Adam olduğuma aslında söylediğim gibi bu gece karar verdim. Ama sen buna karşı çıkıyorsun”

“Evet,” dedi, “asla kâğıttan bir adam değilsin. Oldukça renklisin bence, senle ilgileniyorum.”

“Benimle ilgileniyor musun? Bu da ne demek oluyor?”

“Aslında eve gidebiliriz,” dedi. Kahvelerimizi evde içmemiz daha rahat olur. Yalnız yaşıyorum.” Şehrin ortasında o caddeden öbürüne amaçsızca turladığımızı o an fark ettim.

“Olur,” dedim, “seni evine bırakmam daha uygun olur.”

“Beni mi? Hadi oradan! Ben çocuk değilim.”

Şımarık bir ergen gibi surat asıp camdan karanlığı izlemeye başladı. Bu gece, karanlığı izleyen ikinci kadındı. Ona adresi sorup arabamı adrese doğru sürdüm.

“Burada dur,” dedi. Apartmanın önüne gelmiştik. Beni tekrar davet edince yok diyemedim. Niyetinin ne olduğunu da tam olarak anlamış değildim aslında. Bir kahve içebilirdik, benden aşağı yukarı on beş yaş küçük biriyle sevişmek durumunda da kalabilirdim açıkçası ama bunu kesinlikle yapmamakta kararlıydım. Karım ayrılmayı istese de halen evli bir adamdım. Sonra karımı seviyordum ve onu hiç aldatmamıştım. Üstelik karşımdaki kendi yaşımı hesaba kattığımda çocuk sayılırdı.

En üst dairelerden birinde oturuyordu. İçeri girdiğimizde manzara beni şaşırttı. Oldukça konforlu ve geniş bir evle karşılaşmıştım. Böyle bir evde yaşayabilen birinin kafede çalışması ilgincime gitmişti. Durumu anlamış olacak ki açıklamada bulundu. Bir taraftan suyu kaynatmış kahveleri hazır etmişti.

“Babamın evi. Böyle birkaç tane daha var. Bir ay önce kavga ettik. Ben de valizimi sırtlanıp buraya taşındım. Eşyalar da babamın. Bir ara burada oturuyorduk. Yeni bir eve taşınınca yeni eşyalar alıp burayı olduğu gibi bıraktı. Hatta koridorun sonunda babama ait bir çalışma odası halen var. Ben kavga edip de buraya taşınmadan önce arada bir buraya sevgililerini attığını ben de annem de tahmin ediyorduk ama suçüstü yakalayamadık. Eve dönmem kolaylaşır düşüncesiyle bana para vermemeye çalışıyor. Gerçi benim de ondan para istemek gibi bir durumum yok ya, kendi kuruntusu işte. İşe girdim bu nedenle. Beni birilerine takip ettirdiğinden de eminim. Arada bir kafenin önünde dikilip bekleşenler oluyor. Bazen de içeri gelip müşteri numarası yapıyorlar. Aslında sana onun için kızmıştım bu akşam. Onlardan biri sandım seni. Ama sonra seni gözlemledim. Mutsuz bir pandaya benziyordun resmen.”

Burada sözünü kesip araya girdim. “Panda değil. Sıcakta yaşamak zorunda bırakılmış bir kutup ayısıyım ben.”

Çok hoşuna gitmiş olmalıydı bu benzetmem. Bir süre güldü. Sonra ciddileşip, “Farkındaysan sadece senin boktan bir biyografin yokmuş,” dedi.

“Hayatın henüz başındayken bir biyografi yazılamaz,” dedim ben de.

“Hayatın başında mı? Sen kendini altmış yaşında mı sanıyorsun?”

“En azından yolun yarısına gelmiş sayılırım,” dedim.

Kahvelerimiz bitmişti. “Artık kalkayım,” dedim. “Sen de güzelce dinlen.”

“O berbat odaya mı döneceksin?”

“Öyle olması en uygunu,” dedim.

“Burada kalmanın bir sakıncası yok,” dedi.

“Hayır,” dedim, “bu imkânsız.”

“Karını halen seviyorsun,” dedi.

“Bir gecede hiçbir kadın unutulamaz,” dedim.

Kalkıp kapıya yöneldim. Bana eşlik etti.

“Kafeye uğra arada.”

“Kesinlikle uğrayacağım.”

“Çok güzeldi seninle geçirdiğim vakit,” dedi.

“Benim için de öyleydi,” dedim.

Toyota’mın yanına indiğimde eli sopalı üç gençle karşılaştım. Karanlıkta yüzlerini seçemiyordum. Beni ara sokakların birine sürüklediler. Yakama yapışıp beni sürükleyen çocuklardan birinin yüzüne yakından bakma şansı yakalayınca kafedeki yakışıklı çocuk olduğunu anladım. Mideme sert bir yumruk attı çocuk. Yediğim yumruğun etkisiyle dizlerimin üstünde öylece kıvrılıp kalınca sopaları boşuna taşıdıklarını anlamış oldular. Ellerindekileri karanlığın içine sallayıp dört bir yandan tekmelemeye başladılar beni. Hepsi son derece acımasız sert tekmelerdi. Orada öylece kıvrılıp kendimi güvenceye almaya çalışırken kaç dakika boyunca tekme yediğimi hatırlamıyorum. Yalnız bir süre daha devam etselerdi zannederim bir daha ayağa kalkmam imkânsızlaşacaktı. Bir taraftan tekmeler savururlarken bir taraftan da yakışıklı çocuk bana uyarılarda bulunuyordu öfkeyle. Bir daha o kızın yanında görmeyecekti beni falan. Eğer polise gidersem de işimin bittiğini bilmemi istedi.

O sokak arasında beni kim buldu, hastaneye nasıl getirildim, bilmiyorum. Uyandığımda karşımda karımı buldum.

“Bu da neyin nesiydi Allah aşkına, ne işlere karıştın sen?” dedi.

Elbette bu cümleyi hemen kurmamıştı. İyi olup olmadığımı sormuş beni bir süre gözlemlemişti. Birtakım işlere karışan aslında kendisiydi ama bu soruyu şimdi bana yöneltiyordu. Sağlık durumumu sorunca, birkaç kemiğimin kırıldığını ama hayati bir durumun söz konusu olmadığını söyledi. Karım yanımda refakatçi olarak kalacaktı. Uyanıp karımla karşılaşmamdan bir saat sonra ise iri memeli genç büyük bir ihtişamla odaya daldı. Bana nasıl olduğumu, çok üzüldüğünü, kaygılandığını falan söyledi. Karım inanamayan gözlerle bir kıza bir bana bakıyordu. Yüzünde, “Aman Allah’ım ne çabuk!” der gibi bir ifade asılıydı.

Nihat Kopuz