Mehmet Aycan

Turgut Uyar’a

Gece

Canım bir kadeh rakı çekti. Yanına peynir çıkarmak gerek şimdi, belki bir tane de domates. Buzdolabını açtım, yarısı yeşillenmiş bir yoğurt, içinde birkaç günlük yemek bulunan eski bir tencere, üzerine beş tane siyah zeytin bırakılmış mutsuz çay bardağı, açılmamış yemeklik salça kavanozları, yarım limon, hormonlu tavukların çirkin yumurtaları ve bir şeyler karşıladı beni. Vazgeçtim. Peynirleri de bozdular zaten, domatesler çoktan gitti. Mutfağın penceresine dayanıp bir sigara yaktım.

Hep böyle miydi bu geceler? Oysa, bana göre yani, karanlıktan daha fazlası olmalı bu gecelerde. Solmuş kumaş pantolonunun üzerine çıkmış kısa kollu gömleği ve derisi soyulmuş ayakkabıları ile fazla şaraptan iyice esrimiş bir adam nara atmalı böyle gecelerde. Bir fahişenin hüznü ve neşesi birbirine geçmiş kahkahası duyulmalı. Huzursuz bir polis, mesela diyelim maaşının yatmasına üç gün kalmış ama parası bitmiş bir polis, bir hırsızı evire çevire dövmeli karakollarda. Mutlu şeyler de olmalı elbette ama ben bilmem.

Yaz bitiyor ama hava yine de sıcak. Sonbahar solgun sarısını her yere boyamaya başladı. Bulutlar bir yerlerden geliyor olmalı, öylesine hissettim. Gökyüzüne bakıp yıldızlar seçmeye çalıştım. Eski dünyanın yıldızları muhakkak daha parlak olmalı. Ben Allah baba olsam ya da Afrikalı bir kral, yıldızlara engel olan her şeyi cezalandırırım. İyi ki değilim.

Sabah olsa da fırından sıcak ekmek alsam.

Sabah

Birkaç saatlik, başka birinden ödünç alınmış gibi yarım yamalak bir uykudan uyandım. Yine de rüya gördüm. Rüyamda etrafı tel örgülerle sarılmış oldukça geniş bir bahçedeyim. Bahçenin tam ortasında ucu gökyüzünde bir yıldıza değecek kadar büyük bir çınar ağacı var. Ağacın altında, esrik adam, fahişe, huzursuz polis ve hırsız beni bekliyorlar. Yanlarına gidiyorum. Hoş geldin kralımız diyorlar hep bir ağızdan. Buyruğunuz nedir? Bu ağacı kesin diyorum onlara. Yıldızları rahatsız ediyor. Hep beraber eğiliyorlar yerlere kadar. Ellerine baltalar alıyorlar. Tam saldıracaklar ağaca, uyandım işte. Bir rüya ne hissettirmeli insana? İyi ki dedim kral değilim. Fırından sıcak ekmek almak için evden çıktım.

Bulutlar yavaş yavaş birikmeye başlamış, sonbaharın ilk yağmuru yağacaktı. Emekli devlet memuru Aysel teyze de uyanmış erkenden, penceresini açmış. Üç katlı Şeker Apartmanı’nın giriş katında oturuyor. Şeker Apartmanı benim müstakil evin hemen yanında. Aysel teyze nasıl delirmedi hep hayret ettim. Otuz sene önce ben daha çocukken, Arap ülkelerinin birinde inşaat mühendisliği yapan kocası aniden geldi, orada evlendiğini ve çocuklarının olduğunu, boşanmak istediğini, ondan olan çocuğu Hikmet’i de görmek istemediğini söyledi. Aysel teyze çaresiz kabul etti, boşandı kocasından. İki sene sonra başka biriyle evlendi. İkinci kocası Hikmet’i çok dövdü, Aysel teyze bir şey diyemedi. İlk kocasından gelen tazminatla aldığı evi sattırdı ikinci kocası, kumar masalarında yedi. Bu arada Hikmet büyüdü. Annesinin üzüntüsüne dayanamadı, bir gece üvey babasını bıçakladı. Adam iki ay komada kaldı, sonra öldü. Hikmet cezaevine düştü. İçerideki ikinci senesinde bir kavgaya karıştı, Hikmet’i öldürdüler. Sonra Aysel’in peşine mahalledeki it çakal sürüsü takıldı. Birkaç kere zorla eve girmişler, altınlarını falan almışlar, orasını tam bilmiyorum ama tecavüz de var dedilerdi. Delirmedi işte Aysel teyze. Şimdi yaşlandı. Bayramda mahallenin çocuklarına harçlık veriyor, bir de arada Hikmet’in mezarına gidiyor. Ben Allah baba olsam, delirmesine izin verirdim.

Aysel teyzenin üst katında Kırtasiyeci Cengiz oturuyor, karısı ve iki kızıyla. İyi insan Cengiz. İyi insanlarla ilgili anlatacak bir şeylerin olmaması ne garip değil mi? Apartmanın üçüncü katında Taksici Ekrem var. Annesi Fatma teyze ve babası Nahit amca ile beraber yaşıyor. Zaten apartmanı Ekrem’in babası Nahit amca yaptırdıydı zamanında. Nahit amca hacı, zamanında ise manavdı. Manavlıktan emekli olunca hacı oldu. Çok içki içerdi eskiden, hatırlarım. Tövbe etti, dükkanından getirdiği kavunları artık rakıyla yemeyi bıraktı. Buna en çok Fatma teyze sevindi. Bir de Ekrem’i baş göz ederse, hayatta ondan mutlusu olmaz. Ben neden Fatma teyze gibi olamıyorum?

Şeker Apartmanı’nın yanında Kazım abinin bakkal dükkanı var. Dükkanı geç açmaya başladı iki senedir. Zaten iş olsun diye öylesine açıyor. Kayınpederi ölünce mal mülk kaldı bir sürü, hemen sattılar, onlar da apartman diktiler. Tam dört katlı. Birinde kendileri otuyor, diğer üçü kirada. Çocukları da olmadı hiç. Ama dert etmediler bunu, keyiflerine göre yaşıyorlar. Herkes apartman dikiyor. İşte bakkalın yanında bir apartman inşaatı daha, onun yanında bir inşaat daha, bir inşaat daha, bir inşaat daha. Sokağımız büyüyor, büyüsün bakalım.

Sıcak ekmeğimi aldım fırından.

Öğle

Güzel bir öğle uykusu çektim. Akşamüstüne kadar uyudum. Ben uyurken yağmur yağmış olmalıydı, hava ıslaktı.

Akşamüstü

Uyandım. Canım sinemada bir film izlemek çekti. Vazgeçerim diye korktum hemen çıktım evden.

Caddeler kalabalıklaşmıştı. Saate baktım, memurlar ve beyaz yakalar için paydos vakti. İşçiler için birkaç saat daha var. Koşan insanlar, duran insanlar, etrafı izleyen emekliler, neşeli öğrenciler, endişeli işsizler, dükkanı bekleyen esnaflar, dükkanların vitrinleri, arabalar, kornaları, trafik ışıkları, insanlardan kaçan köpekler, insanlara sokulan kediler, uçmaktan sıkılan kuşlar vardı. Bir de ben vardım.

Upuzun caddede yürüdüm. Caddenin sonunda sinema. Bir bilet aldım. Sinemanın salonu çok küçüktü. Zaten benden başka bir kadın daha vardı. Kadın çok güzeldi. Kadın filmi izledi, ben kadını izledim. Sıkıldım, biraz da midem bulandı, filmin ilk yarısı bitince çıktım sinemadan. Kadın kaldı.

Neden güzel kadın görünce canım sıkılır, midem bulanır? Mesela diyelim ki güzel bir kadın, üzerinde çiçek desenleri olan açık mavi bir elbise giymiş, ne çok zayıf ne şişman, saçları geceden kara, gözleri topraktan kahve, dudakları kandan kırmızı, yüzünde hiç acele etmeyen bir gülümsemeyle bana bakıyor. Serin bir havada, bir çay bahçesinde çay içiyoruz. Nedense her şey sakin. Mutluluk gibi bir şey var etrafımızda, bizi sarıyor, hiçbir şey canımızı sıkamıyor. Hayır, demeyelim. Koşarak bir caminin tuvaletine girdim, kustum. Rahatladım. Lavabodaki eskimiş aynada yüzümü yıkarken kendime baktım uzun uzun. Güzel hayatlar, kötü hayatlar, huzurlar, travmalar, beğenmeler, aşklar, sevgiler, sevişmeler, öpüşmeler, platonikler, sevgililer, nişanlılar, evliler vardı. İşte bir de ben vardım. Kaçak yaşayanların ülkesinin kralı. Nereye gitse orayı sevmeyen, yollarda olmayı isteyen ama hep bekleyen, sürekli bir şeyleri özleyen ama ne özlediğini bilmeyen, insanları uzaktayken seven, yalnızlığa hayran ama yalnız bırakıldığını düşünen, sıkılgan, düşünceleri yarıda bırakan… Acıktım.

Akşam eve arka sokaktan döndüm.

Akşam

Akşam canım televizyon izlemek istedi. Koltukta uyuklayarak saatlerce televizyona baktım. Hiçbir şey düşünmedim.

Yine Gece

Yine gece oldu. Bir şair olsaydım hep geceyi yazardım. İyi ki değilim. Bir Aysel teyzeler var, Ekrem, Nahit amca, Fatma Teyze, Kırtasiyeci Cengiz, Bakkal Kazım, iyi kötü yaşantılar. Bir esrimiş adam var, kahkaha atan fahişe, huzursuz polis, dayak yiyen hırsız, iyi kötü yaşanacaklar. Bir de ben vardım işte. Hiç yaşamamış ya da çok yaşamış gibi.

Canım yine bir kadeh rakı çekti. Bu sefer içtim.

Mehmet Aycan