“Burada yasal ve politik sorular sormalıyız.
Batı’da edebiyat kurumu, görece modern biçimiyle; bir her şeyi söyleme yetkisiyle ve şüphesiz ayrıca modern demokrasi fikrinin doğuşuyla bağlantılıdır.”
Jacques Derrida, Edebiyat Edimleri

Yazı yazmanın, iyi yazmanın, düşünmenin ve insanın kendisiyle konuşmasının zamandışı bir eylem olduğu maalesef anlaşılmıyor. Delilerde ve çocuklarda zaman yoktur mesela. Çünkü ancak aşkın olduğunda bilinç genişleyebilir. İçine kapanık, durağan ve zamanı 24 parçaya bölerek yaşayabilen bir yazar zihninin bırakın kendini aşmayı, olduğu yeri koruması bile şüphelidir. Ayrıca unutmamak gerekir ki zamansız yazarlar ya deli ya da çocuktur. Yazının zamansız olmasının nedeni, kendi çağının sesini dünyaya düştüğümüz ilk andaki sesle birleştirmiş olmasıdır. Othello’nun kıskançlığının tek farkı adının Othello olması değil mi? Tabii duyguların zamansızlığına yaslanan bir yazı evreninden bahsedip buradan bir yüceltmeye gitmek gibi bir derdim yok. Çünkü olay sadece duygulara yaslanarak yazmaktan geçmiyor. Yazı kendisine bulaşmış olanı da girdabına alır. Bütün yasaları alt üst ederek ilerler ve nihayetinde kendi yasasını kurar. Eğer dil kaygansa –ki bu mutlak anlamı neredeyse imkansız kılmakta– o zaman iyi yazarın ve yazının görevi ulaşabileceği en yakın anlamı inşa etmek olacaktır. Bu durumda da birinin gölgelerin ardına gitmesi gerekir. Boşuna mı Platon’un mağarasından kaçtık? Kaçtığımızı sanmış da olabiliriz.

Neden iyi yazmak gerekir? Bu aynı zamanda bir etik sorunu da. Ardından, “Kimin için iyi yazmak? İyi yazmak zorunda mıyım? İyi yazı nedir?” gibi bir sürü soru bunu takip edecektir. İyi yazının zaman ve para karşısında korkunç dayanıklı bir direnci var. Bu direnç, yukarıdaki soruları en açık ve samimi şekilde cevaplar. İyi yazmak sadece kapitalizm, din, ideoloji, devlet ve Spinozacı anlamda istismar edilmiş duygular altında ezilmiyor. İyi yazmak, sadece yazmak’ların altında da eziliyor. Onu öyle bir gizliyoruz ki çıkması bazen yıllar, asırlar buluyor. Bir inat, onu kupkuru kuyudan temizleyip çıkarabilir pekâlâ.

Sevgili Orçun Üçer, sosyal medya hesabında, bazı akademisyen arkadaşlarının zaman bulamadıkları için iyi yazamadıklarını söylemiş. Dert yanıyorlarmış iyi yazamamaktan. Yukarıda zaten uzun uzun yazdım. İyi yazının ve yazarının ortaya koyduğu eserin bir zamanı yok. Hiç vaktim yok demenin de bir anlamı olamaz bu durumda. Çünkü gelmekte olanın –her neyse yazıya ve yazara dair– bir plan dahilinde geldiğine inanasım gelmiyor açıkçası. Bunu ilham perisi olarak romantize etmeyelim lütfen. Şiirsel yoğunluğun altında ezilip yazarken yazdığının farkında olmamak gibi; bir makale de etiği sorun ediyorsa aynı etkilerin altındadır. Bu biraz aşırı yorum gibi gelebilir. Ama neden bıçağı elinize alıp yazını ve yazarı ikiye bölüp birine şiir diğerine makale diyorsunuz? “Tür zorbalığını” Derrida tür yasası yazısında uzun uzun anlatmıştı zaten. Tür, yasası gereği, zorunlu eylemler içerir. Şiir örneğin bütün kurallarıyla tepenizde dikilir. Roman da öyle. Makale de öyledir işte. Bu metinler kendi içinde yasalarını her geçen gün çiğneyip değiştirmekte, kendini aşmakta. Oysa söz konusu aşma, kendini akademik metinlerde göstermiyor. O büyük sanatın motivasyonunu kendine bulamadan kaybolup gidiyor. Akademik metinlerle dar bir alana sıkıştırmamış olayım entelektüel çabayı. Sonuçta akademinin dışından da çok iyi sesler geliyor. Dışarda olan metinler –içerde olanın bir tür sarhoşluğu yahut akıl tutulması olsa gerek– içeri alınmadığı gibi içerde olan çürümüş yazar için bir nevi konfor alanını tehdit etmekte. Üniversitelerimiz zaten yıllardır devletleşti, aileleşti, babalaştı ve metafizik ya da bilimsel öğütler dinlediğimiz yerlere dönüştü. Yapılan birçok yüksek lisans tezi tu kaka edilmekte. Akademik nizamı öğrenmek için “acemi askerlik” gibi bir şey yüksek lisans tezleri. Doktora’da “usta askersin.” Başta da konuştuk zaten, zaman ve parayı aşabilecek inat, dürüstlük ve güç bu duvarları yıkabilir. Zamana ve paraya hapsedilen; devletle, dinle ve toplumla ıslah edilen bir zihin elbette ödevini yerine getirebilir. Acemliğinin ardından ustalığını yapar. Sonra da çürür. Çürüme, sanıldığının aksine, tek bir noktada başlayan bir olay değildir. Sağlam olduğunu sandığımız yerler de çürüklüğün hazzını almıştır artık. Sağlam olandan artık ilkeli bir duruş beklemek hayal olur. Belki biraz daha zevk almamayı tercih edebilir.

Burada iyi yazmayı göklere çıkarıp geride kalan her şeyi alçaltmıyorum. Bu bir etik sorun. İyi yazmak, hoşumuza gitmese de bir şeyleri yapıp sökmek, yıkmak, kahretmek, uyandırmak, yolu değiştirmek, rahatı kaçırmaktır. Böyle değilse bile sevgiyle yaklaşıp yine bizi az önceki zorluklarla baş başa bırakmaktır.

Peki, iyi yazmanın sorunlarını konuşabiliyor muyuz? Bu kolaycılık zorbalığından kaçış yıllarımız: Kafeler, entelektüel sohbet evleri yahut kaçamak telefon görüşmeleri değil mi? Bu canlı ve online buluşmalarda “katharsislenirken” söz konusu iyi yazmanın muhatabı olan gücün karşısında, sözümüz çok uzaklara uçarken yazının da ancak cenazesine bakakalıyoruz. Sonrası malum zaten, hemen Doğu’nun bir takım eksiklikleri, geç kalışı, cumhuriyetsizliği, sınıfsızlığı, kendisiyle uğraşmaktan başka bir şeyle uğraşamaması falan fistan… Bunca büyütülmüş olan cahilliği, köhneliği, konfor alanlarında hep haklı, kesin ve doğru politikliğini sürdüren bir aile olarak karşımızda duruyor kendimiz. Mahcubiyet duyarak bireyselliğini toplumsala kurban etmiş bir yazar, nasıl olur da “her şeyi yazabilen” bir yazara dönüşebilir. Evrensel madunluğun en iyi temsilcisi olmak için çırpınıp duran bir yerde, sadece konuşabilirsin. “Her şeyi” konuşamazsın.

İyi yazmak demişken, ister istemez daha geniş bir yerden dolanmak zorundaydım. Sadece akademik, bilimsel yazılar ve yazarlarıyla sınırlandırmadan, aynı soruları kurgu için de sorabiliriz.

İyi yazmak kolay mı? 

Osman Damla