Ertelenemez ve kaçınılmaz felaket çağına doğru ilerlerken bir çocuk dünyaya getirme kararının insana getirdiği sorumluluğu tartışmaya dair bir heves duyuyorum. Toplumsal cinsiyet rolleri ve bakım verme sorumluluklardan sıyrılan ebeveynler, bilmeden de olsa, güvende hissetmeye ve şefkate ihtiyaç duyan çocuklarını cezalandırmış olmuyor mu?

Jessie Greengrass

Dünyadaki zamanımız tükeniyor. Ekosistem, alışkanlıklarımızı devam ettirmek için bilinçsizce ve sonu gelmez şekilde kullandığımız doğal kaynakları, bizim kullanımımızla eşzamanlı şekilde yeniden üretemiyor. Çok kalabalığız, çok uzun yaşıyoruz ve çok tüketiyoruz. Doğanın döngüsünün dengesi bozuldu, artık geleceği öngöremiyoruz. Bugünkü alışkanlıklarımızı sürdürürsek, felaket senaryosu olarak görünen ekodistopyaların içinde yaşayacağız. Distopik felaketler, bu dünyadaki gerçeğimizin bir parçası olacak. Her sene, bir öncekinden daha öngörülemez ve yıkıcı olan yağışlar ve orman yangınlarına tanık olduğumuzu düşünürsek, tüm bunların bizden uzak olduğunu sanmanın içerisinde çocukça bir saflık değil, yetişkinlere özgü bir inkâr mekanizması var aslında. Greengrass’ın yazdığı gibi, “Başkaları sırılsıklam ıslansa bile insan kendisi kuruysa bir rahatlık duyuyor nihayetinde.”

Jessie Greengrass’ı Türkçede ilk kez Bakış (Çeviren: Rabia Elif Özcan) romanıyla tanıdık. Annelik, anne olmak, çocuğunu doğuran bir kadının kolektif hafızadan kendisine akan hikâyeleri de yeniden doğurması ve olmayan bir anneyle hesaplaşmanın romanı olan Bakış, beni çok etkilemişti. Greengrass, Timaş Yayınları’ndan, yine Rabia Elif Özcan’ın çevirisiyle okuduğumuz Issız Ev’de bizi, ekosistem ile giriştiğimiz ve kaybettiğimiz mücadeleye dair bir hikâyeye götürüyor. Bu hikâyede yazar, yaklaşan felakete karşı insanların nasıl da kör olduğunu ve bizi bekleyen geleceğin zorluklarını gözler önüne seriyor:

“​Her şeyin henüz başındayken yaşandı bu, bizler hâlâ tam emin değilken. Ters giden hiçbir şey olmadığına inanmak mümkündü o zaman. Birtakım beklenmedik sıcak temmuzlar ve ocak fırtınaları vardı sadece.”

Greengrass’ın romanda çizdiği tablo ve insanların meseleye yaklaşımları içinden geçtiğimiz döneme o kadar benziyor ki, üzerine düşündükçe okur kendisini bir çaresizlik ve umutsuzluk döngüsüne saplanmış halde bulabilir, dikkat!

Felaketler çağında geçmişteki hikâyeleri ve geleceğe dair korkularıyla birlikte aynı eve sığınan üç ana karakterin etrafında şekilleniyor Issız Ev. Onları tepedeki ıssız evde buluşturan koşulların nasıl oluştuğunu, bu ıssız evin onlar için nasıl hazırlandığını ve beklenen son geldikten sonraki hayatlarındaki zorlukları, geçmişe dönüşlerle öğreniyoruz. Neler olduğunu, tüm bunların nasıl yaşandığını üç farklı karakterden dinlemek, romana beklenen katkıyı sunamamış. Hepsinin bir felaket anını kendince betimlemesi, romana istenen çoksesliliği vermeye yetmemiş ancak yine de üçünün de benzer duygulardan geçtiklerine şahit olmak etkileyici. Belki de felaketler çağında yaşamaya devam etmenin yolu, bu birlikte hissedişler olacaktır, kim bilir.

Üç anlatıcıdan Pauly’nin annesi, Caro’nun da üvey annesi olan Francesca, kendini “yaklaşan felakete dair farkındalık yaratmaya” adayan bir akademisyen. Onun evdeki sorumlulukları reddedişi ve “dünyayı kurtarmaya çalışması”ndaki feminist izleri görmezden gelmiyorum ancak acaba bazen ezberden mi gidiyoruz diye de düşünmeden edemiyorum. Ertelenemez ve kaçınılmaz felaket çağına doğru ilerlerken bir çocuk dünyaya getirme kararının insana getirdiği sorumluluğu tartışmaya dair bir heves duyuyorum. Toplumsal cinsiyet rolleri ve bakım verme sorumluluklardan sıyrılan ebeveynler, bilmeden de olsa, güvende hissetmeye ve şefkate ihtiyaç duyan çocuklarını cezalandırmış olmuyor mu? Issız Ev’i bir grup ile birlikte okuma fırsatım olursa, bu meseleyi ateşli bir şekilde konuşmak, tartışmak isterim.

Romanı okurken beni en çok etkileyen şey, karakterlerin yuvada olmanın güvenini hissedemiyor olmasıydı. Kararlarımız ve alışkanlıklarımızda yuvamıza davet ettiğimiz felaketler çağı, bizden en ihtiyaç duyduğumuz şeyi alıyor: Güvende hissetmenin konforunu. Uzun yıllardır geleceği öngörerek ve bir şekilde onu kontrol ederek yaşıyoruz. Görünen o ki homo sapiens olarak hikâyemiz, hiçbir şeyin bizim kontrolümüzde olmadığı bir distopyaya doğru sürükleniyor. Evrimimizin bu yeni basamağında hayatta kalmak için yeni koşullara uyum sağlayabilmek yetecek mi, bunu yaşayarak göreceğiz.

Özge Uysal