Metin Yetkin

İstanbul’dan pek uzakta değil. Birçoklarının yolu oradan mutlaka geçmiştir. Hazinler Köyü’nün çevresi, gövdesi kalın ve kabuklu kocamış ağaçlarla çevrilidir. Bu ağaçların çevrelediği köye tepeden baksan göze benzer. Ben İspirto Baba’nın ölümünden sonra gitmiştim o köye: Seninle. Etraf sakin görünür ama rüzgâr her zaman gürleyip durur. Bazı bazı diner, gayrı sessizlik. Ahalinin çoğu balıkçıdır, pek konuşmazlar, gözleriyle dahi anlaşmaya gerek duymayacak kadar birbirlerini tanırlar. Tek kelâm etsen konuşmak ilk günahmış gibi dönüp bakmazlar sana. Oraya her gidişimde bir şey öğrendim çünkü her gidişimde suskunluğum katmerlendi. Sustum, insanları sindiren, kendi fermanını savuran o cabbar rüzgârı dinledim. Bu kireç evlerin rüzgâra nasıl dayandığını sordum sana. Gülümsedin. Köy girişinde “Ben doğruyu yanlışı ayırt edemeyen bir adamım,” derken sigara dumanını burnundan vermiştin. Rakımı senden çekinircesine yudumlarken “Ben de,” diye kekeledim. Dilim dolaşıyordu, daha hızlı içmemi söylemiştin, kırmam seni bilirsin, senden bile hızlı içtim. Ne beyaz peyniri ne de kavunu tırtıkladım. Zehrimin dermanı olan zehir hızlı karışsın kanıma.

O esnada bir ses duyduk seninle. Bu ses, yırtıcı bir hayvanın ölmek üzereyken çıkardığı boğuk, ürkütücü bir sesi andırıyordu. Tüylerimiz diken diken oldu. Karşı masada oturan muhtara sordum. “Bu neyin sesi?”

Cevap vermedi, direttim. “Yahu deminki işte, duymadın mı?” Parmağımla seni işaret ederek “O da duydu,” dedim. Başınla onayladın. Hazinler Köyü’nün muhtarı suskunluğuyla geçiştirdi bizi.

Bu köyün meyhanesi, mezar taşlarının başında tefekküre dalan insanların, âdem elmasında takılan lokmaların, sessiz ağlamaların buluştuğu bir sığınak gibiydi.

“Bu sesi daha önce duymuş muydun?”

“Bu ses Ali Süreyya Bey’in sesi,” dedin. “Kardeşini az ileride bir tekne kazasında kaybetmiş. Ondan gayrı anadan üryan dolanıp durur deniz kenarında. İspirto Baba’nın barakasında oturur. Ondan el almış derler. Tıpkı onun gibi ispirtoyu ekmek parçalarının üstüne dökerek paparayla beslenir. İçmeyeceğine yemin vermiş, o da yiyor içkiyi. Hem ne çabuk unuttun her şeyi, insan babasını hatırlamaz mı?”

Hatırlıyordum. Yağmur yağıyordu, Akıntıburnu suyu fokurdayan yeşil kraterler gibiydi. En yaman balıkçılar bile dışarı çıkmamıştı o gün. Bebek’e doğru yürürken sırılsıklam olmuştum. Fenerin dibine oturdum, titreye titreye litrelik pet şişemdeki rakıyı içmeye koyuldum. İçim ısınmadı çünkü bu şişe bitince ne yapacağımı bilmiyordum. Boğazın altlı üstlü bütün akıntıları çarpışıyordu, onların mahşerine baktım. Orası benim de mahşerimdi.

Atla, bitsin gitsin bu iş!

Seninle biz ilkin AMATEM’de tanışmıştık. Alkolle mesailerimizin delilik olduğundan bihaber, “Bu delilerin arasında ne işimiz var?” demiştik. Günlerce zincire vurulmuş meczuplara acıdık, madde bağımlılarının feryatları uykumuzu kaçırdığında birlikte sigara tüttürdük. Bize saldıran delilerin kerpeten bileklerinden yine birlikte kurtulduk. Günlerce aynı odanın içerisinde arındıktan sonra tımarhaneden çıkar çıkmaz hastane karşısındaki tekelden aldığımız tombul Efesleri yine birlikte yudumladık. Ardından Hazinler Köyü’ne, İspirto Baba’nın yanına vardık. Barakasında yoktu, birer olta alıp çekeğe yanaştık. Uzaktan bir ses, “Her tarafa ağ attım, olta salmayın,” diye bağırdı. “El atın da nafakamızı çekelim.” Ondan duyduğumuz ilk ve son cümleler bunlar olmuştu. Ağları çektik, balıkları kasalara koyduk, barakada ayıkladık, hepsini fakire fukaraya dağıttık. Tüm köyü doyuracak kadar balık tutan bir adam neden kendine tek bir balık dahi ayırmaz diye düşündük. Barakaya geri döndüğümüzde paparasını yemekte olan İspirto Baba yerde duran bir kasayı gözüyle işaret etti. Konuşmasa da, “Bu da sizin hakkınız,” demek istediğini biliyorduk. Geri çevirsek feri gitmiş gözleriyle bize ters ters bakarak kızardı, huyunu bilirdik. “Sağ ol Baba!” dedikten sonra balıkları Bebek’teki lüks restoranlara satıp kasa kasa bira aldık. Saatlerce içip akla karayı ayırt edemeyecek hale gelince sürüne sürüne muşambayla örtülü sandallardan birinin içine girerek berduşlar gibi uykuya daldık.

Atla, bitsin gitsin bu iş!

İçlerinden en küçüğü olan Kemal Amcam, köy koyundaki kazadan sonra rahmete yürüyünce babam da İspirto Baba’yla ağ atmaya başlamıştı. İlk vakitler, barakaya sadece hafta sonları giderken gel zaman git zaman soluğu her gün orada alıverir olmuştu. Nihayet bir gün bizi terk edip İspirto Baba ile yaşamaya başladı. Annem, ne yapacağını şaşırmıştı ilkin. Beni onu almaya mı gönderseydi, polise, hastaneye mi haber verseydi, ne yapsındı? Az zaman geçsin, sıkılınca döner, beni özlemese bile oğlunu özler diyerek kendini teskin etmişti nihayet. Babamın inadı inattır. Ailede hepimizden kısa ve çelimsiz, hepimizden daha esmer olmasına rağmen bütün Arnavut sülalesinden daha inatçıdır. Babamın inat ettiğini anlayınca yokluğuna zamanla alıştı annem, o alışınca ben de alıştım.

Babamsa oraya gideli beri her gün kasa kasa bira içmeyi bıraktı, o da tövbekâr olup papara yemeye başlamıştı sadece. İspirto Baba ile balık tutarken önemli bir durum olmadıkça sadece tek cümle ederler, paparalarını yerken mütemadiyen denize bakarlardı. Bu konuşma diyetleri birkaç ay sonra konuşma orucuna dönmüştü. Birbirlerinin sıfatını bile görmez olmuşlardı artık. Öyle ki komşu köydekilerin rivayet ettiklerine göre babam, İspirto Baba’nın öldüğünü dahi anlamamış, yatağında mosmor kesilen müteveffayı rahatsız etmeden yanında o varmışçasına usul usul ağ atıp fukaranın karnını doyurmaya devam etmişti. Bir gün belediye memurları pir-i meczup namıyla anılagelen İspirto Baba’yı barakasından almak için gelince babamı zor zapt etmişler, nihayetinde elini kolunu bağlamak zorunda kalmışlardı. İşte o günden sonra ağ atmayı bırakıp deniz kenarında anadan üryan dolanarak böğürmeye başlamıştı. Yine baba olmayı becerememiş, meczup hayatından önceki hali gibi “bey” sıfatıyla anılagelmişti.

Annemle ben de benzer bir oruca niyet edecektik. Annem, her geçen gün babam hiç var olmamış, ben de gökten zembille inmişim gibi davranmaya başlamıştı. İlkin fotoğraf albümlerini salonun ortasındaki halıya yığdı. Sonra çerçevelere geldi sıra, babamın olduğu her fotoğraf çerçeveden çıkarılmadan toplandı. Halıyı kaplayan mazimiz battal boy siyah çöp torbasına konularak eskiciye verildi. Annemin o fotoğrafları neden yok etmediğini halen düşünürüm. Belki adını sanını bilmediği insanların elinde mutlu fotoğraflarımız olsun istemişti. Kimbilir, bir gün Kadıköy’de seyyar bir tezgâhta mutlu çocukluğuma rastlayabilirdim. Sonra sıra babamın kıyafetlerine, ayakkabılarına gelmişti. Halının üstü battal boy siyah çöp torbalarıyla doldu yeniden. En son şahsi eşyalarına el kondu, gazı bitmiş çakmağından ihzariye karnesine kadar her şeyini aldı annem. Bu sefer çöp torbası kullanmadı, hepsini bir güzel koliledi, üstlerine keçeli kalemle “evrak-ı metruke” ibaresi düştü. Babam ailemizi, annem de babamı öldürmüş oldu böylece. Geri kalan hayatımızı birer ölü olarak geçirmemizi mi uygun görmüştü? Üstelik bu aile cinayetini içine sindirmeyi de suskunlaşarak başardı. Artık annemle hiç sohbet etmiyorduk. Akşam yemeği vaktinde “Sofra hazır evladım,” demediği gün benimle bir daha konuşmayacağını sezer gibi olmuştum. Bundan emin olmak için her gün türlü sorular icat ettim. Ütülü gömleğimin nerede olduğunu sorduğumda görünmez bir varlık onu yatağımın üstüne koyuveriyordu mesela. Çayım bitince seslendiğim vakit görünmez bir el ince belliyi bilgisayarımın yanına bırakıyordu. Üstelik ben masa başındayken. Elleri bile ölmüştü annemin.

Atla, bitsin gitsin bu iş!

Annem bununla da kalmadı. Bir gün uyandığımda yatak odamı bomboş buluverdim. Yine o meşum halının üstünde bir kalabalık vardı. Bütün kıyafetlerimi itinayla ütüleyerek valizlere doldurmuş, tırnak makasımdan günlüğüme kadar her eşyamı kolilere yerleştirmişti. Kolilerin üzerinde “gayri mümeyyiz” ibaresi vardı bu sefer. Annem evde yoktu, sonradan öğrendim ki camide babamın ruhuna mevlit okutmuş, fakire fukaraya ölmüşlerimizin canına değsin diye tavuklu pilav dağıtmış. Benim için de bir şeyler okutmuş elbet fakat konu komşunun bahsettiği o duaların isimlerini tutamadım aklımda. Tüm bu temaşadan sonra eve vardığında ben “gayri mümeyyiz” ibareli kolilerin üzerinde bira içerken sigaramın külünü kaktüs saksılarının dibine silkeliyordum. Tek kelam etmedik. Ağzımı açacak gibi oldum bir an, sonra içkiyi bırakırsam annem beni belki affeder diye düşünüp birkaç eşyamı mavi renkli orta boy çöp torbasına koyduğum gibi hastaneye yollandım. Hatırlıyorum Amca. Seninle biz ilkin AMATEM’de tanışmıştık.

Herkes öldüğüne ve herkesin ölümünü gördüğüme göre var olduğumdan şüphe duymaya başlamıştım artık. İşte o gün Akıntıburnu fenerinin dibinde dalgaların cellat ellerine kendimi teslim etmeyi düşünürken bir hayal olmuştu bana. Bir ses işitmiştim. Kendi adını işiten amcam kayboluvermişti. Bu ses, yırtıcı bir hayvanın ölmek üzereyken çıkardığı boğuk, ürkütücü bir sesi andırıyordu.

Metin Yetkin