Jean Dominique-Brierre’in “Bir Yazarın Hayatı: Milan Kundera” adlı biyografisi Mayıs ayında Agora Kitaplığı etiketiyle raflarda olacak. Osman Akınhay’ın çevirdiği kitaptan “Çekçe Konuşan Bir Fransız Yazar” adlı bölümü tadımlık olarak sunuyoruz.

ÇEKÇE KONUŞAN BİR FRANSIZ YAZAR

Ağustos 1968’den sonra 70 bin Çek sürgüne gitti. Paris’te ve daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde ders veren Antonin Liehm gibi entelektüeller, yasaklı Çek eserlerinin yayınlanmasında uzmanlaşan bir yayınevi kurduğu Toronto’ya (Kanada) yerleşen Josef Skvorecky gibi yazarlar. Ayrıca bilimciler, doktorlar, araştırmacılar… Milan Kundera’ysa Çekoslovakya’da kalmayı tercih etti. Belki siyasal tabloya daha az ‘kötümser’ bir açıdan baktığı, ama öncelikle ülkesine içtenlikle bağlı olduğu, başka bir yerde yaşama fikrini aklı almadığı için vermişti bu kararı.

Kundera o sırada, Eylül 1967’de evlendiği, eski televizyon sunucusu karısı Vera Hrabankova’yla yaşıyordu. Birlikte Bartomomejska Sokağı’ndaki bir apartmanın dördüncü katında bir stüdyoda oturmaktaydılar. İronik bir durumdur ki, KGB’nin Çek muadili olan gizli servis STB’nin, eskiden Cizvitlere ait bir apartmanın zemin katındaki, Vaclav Havel dahil çok sayıda muhalifin tutuklandığı merkezi de aynı sokaktaydı. Kundera herhangi bir baskıyla karşılaşmadı. Sadece adı kamusal hayattan silindi. Kültürel topluluğa dahil bir sima, gerek romanların gerekse çeşitli dergilerde yayınladığı düzenli makalelerin yazarı bir gecede meçhule karışmıştı. Prag küçük bir şehir olduğundan bu durum ilk başta göreli kalıyordu; sokaklarda ve kafelerde kimse yanına yaklaşmasa bile onu tanıyanlar çıkmıyor değildi. Zaten bu deneyim çeşitli anılar şeklinde, özellikle artık bir cam silicisi olan ünlü cerrah Tomas’ın yeni mesleğini icra ederken eski hastalarınca bir şişe şampanya ya da brendiyle karşılandığı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde yer alacaktı. “O dönemde insanlar hâlâ bir tür dayanışma sarhoşluğu içerisinde Çek entelektüellerin kovuşturmalara uğramalarına tepki gösteriyorlardı. […] Rus görevlilerin aileleri ülkeye yerleşmeye gelmişti; kovulan gazetecilerin yerlerini alan İçişleri Bakanlığı yetkilileri radyodan tehditler savuruyorlardı; Tomas bir partiden öbür partiye koşarcasına Prag sokaklarında bir şaraptan öbürüne sürtüyordu. Bu onların büyük tatilleriydi.”

İlk birkaç ayın dalgınlığı geçmiş ve toplumdan dışlananlar kendi aralarında bir yardımlaşma ağı kurmuş olmalarına rağmen Kundera koyu bir yalnızlık içindeydi. Şaşırtıcı bir şekilde bu deneyimden belli ölçülerde zevk alıyordu. François Ricard’ın açıkladığı gibi: “Kendini aniden içinde bulduğu yasaklı yazar hali, kendisini okurlarından koparsa bile, aynı okurların bir yazara (bilhassa meşhur olmuş bir yazara) uyguladıkları baskıdan da kurtarmıştı; birdenbire bir mucize olmuş gibi, yalnızca siyasal iktidarın ve edebiyat eleştirisinin değil, aynı zamanda okurlarının çatısı altında durmaktan da kurtulup tamamen özgürleşmişti. Kendisi için de ülkesi için de artık bir gelecek umudu görmediğinden, kendisi ve sanatı haricinde ne herhangi birine ne de herhangi bir şeye karşı yükümlülük, borç ya da sorumluluk duymaktaydı.”[1]

Kendi ülkesinde okursuz bir yazar durumuna düşen Kundera yine de edebiyat yapmaya devam etti. Çekoslovakya’dan ayrılışından önceki beş yılda iki roman ve bir oyun kaleme aldı. Yazdığı bu eserlerin güncel siyasetle hiçbir ilintisi yoktu. Haziran 1969’da tamamlanan Yaşam Başka Yerde’de siyasal çağrışımlar eksik kalmasa bile kesinlikle Prag Baharı’yla ilgili değildir, fakat Çekoslovakya’da komünizmin ilk yıllarına değinerek varoluşçu bir arketipe, lirik bir şaire odaklanmaktadır. 1972’de tamamlanan Ayrılık Valsi siyasal arenadan daha da uzaklaşıp, Gülünesi Aşklar’da işaretini verdiği sefahat oyunundan yola çıkar. Diderot’nun Jacques le Fataliste’i (Kaderci Jacques) üzerine bir çeşitleme olan Jacques et son maître (Jacques ile Efendisi) Kundera’nın Fransız edebiyatıyla, bilhassa on sekizinci yüzyıl edebiyatıyla kurduğu çok kuvvetli bağı ilk defa ortaya koyan bir eserdir.

İlkesel olarak komünist sansürün gazabını üstüne çekecek hiçbir yanı bulunmayan bu üç eser Çekoslovakya’da yayınlanamasa bile kendisine yeni bir okur kitlesi bulur: Fransızlar. ‘Normalleşme’ yılları fiilen Kundera’nın statüsünü kitapları ülke dışında çevrilmemiş bir Çek yazar olmaktan, ana dilinde yayınlanmayıp Fransızca’ya çevrilerek basılan bir yazara çevirdi. Fransa artık onun kitaplarının çıktığı ilk ülkedir. Kendisinin söylemekten hoşlandığı gibi, Kundera’yı “Çekçe konuşan Fransız yazar” yapan da budur.

Prag’dan yola çıkan hayırsever ‘kaçakçılar’ sayesinde Kundera’nın müsveddeleri çevrilmesi ve yayınlanması için Fransa’ya götürülür. Bu ülke içi sürgününde romancıyı dünya edebiyatından çok sayıda kişi ziyaret eder: Meksikalı Carlos Fuentes, Arjantinli Julio Cortazar, Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez, Amerikalı Philip Roth gibi romancılar; bunlar Kundera’nın kendilerine hayranlığını hiçbir zaman gizlemeyeceği yazarlardır. 1968’de Paris’te ilk kalışı sırasında dostluk kurduğu Gaston Gallimard’ın oğlu Claude’u da unutmamak gerekir. Gallimard’ın diğer oğlu inisiyatifi ele alır ve Kundera’nın kitaplarının hiçbiri Fransızca’da başka bir yayıncı tarafından basılmaz.

1970’te çıkan Gülünesi Aşklar Kundera’nın, daha sonra yazılmış olmasına rağmen Şaka’nın üstünden iki yılı aşkın bir süre geçtikten sonra Fransa’da yayınlanan ikinci kitabı oldu. Gelen eleştiriler, yazara gösterilen saygıyı pekiştirmekle birlikte, Şaka’da takdirle karşıladıkları siyasal eleştiriden çok uzak tonundan dolayı bir parça kafa karışıklığını yansıtıyordu. Bunun tek istisnası, Claude Roy’un 25 Aralık 1970 tarihli Le Monde des livres’de, Kundera ile Fransız Aydınlanma edebiyatı arasındaki yakınlığı saptayan ilk kişi olarak hayranlık duyulası bir öngörüde bulunmasıydı: “Kundera, görünüş oyununun büyük aktarıcılarından, takdire şayan anlatıcı-gizem çözücülerden, kısa öykülerin Diderot’sundan ve 18. yüzyılın büyük ‘ahlâki masal’ yazarlarının takımyıldızından oluşan aileye aittir. Laclos, oğul Crébillon, hikâyelerindeki Sade, Point de lendemain’in (Yarın Yok) Vivant Denon’u. Evet, o kaprisli cazibe, hikâyenin zarafeti ve nüfuz etmenin zalim ışığı, sinisizmin keskinliği, cömertlik silahı ve yazmanın soğuk latifliği: Oldukça karanlık bir yüzyılda Milan Kundera, Aydınlanma Çağı’nın yazarları-ahlâkçılarının mutluluğunu yeniden keşfeder.”


[1] François Ricard, “Önsöz”, Milan Kundera, OEuvre.