Hatice Göz

Babama

Soluk soluğa tırmandım yokuşu. Aşağıda içime çektiğim derin nefesi yukarıda verirken genzimin yandığını hissettim. Bu nasıl bir kokuydu, nasıl acı, kekremsi bir tat. Gövdeyi saran kuru bir öksürük, gözlerde acayip bir batma, kıyafetlere sinen o yapışkan katman.

Yokuşun dibindeyken polis önce bizi sıkıştırmış sonra da biber gazına boğmuştu her yeri. Daha gaz bulutu dağılmadan da alacaklardı herkesi muhtemelen. Yanda yönde gözaltı araçları, konuşlanmış ekipler. Hepimiz bir yana dağıldık böylece. Ben ve babam da. Dağıldık.

İlk 1 Mayıs’ım. İstanbul’un meşhur mahallelerinden birindeyiz. Taksim Meydanı yine kapalı. Yeni tanışıyorum meydanlarla, polislerle, gazla, alev almış sokaklarla. İçimde bir garip tanışma hissi. İçimde yavaş yavaş uyanan bir aydınlık.

İlk 1 Mayıs’ım. Babamla. İşçi benim babam. Bildim bileli elleri emekte. Nasırlı, iri elleri.

Beni “korumaya” gelmişti babam 1 Mayıs’a. Kızını korumaya. Gitme diyemediği için, kalkıp kendisi gelmişti. Babamın da ilk 1 Mayıs’ı. İçinde bir garip yabancılık hissi, gözlerinden, eğreti duruşundan belli. Birlikte 1 Mayıs. Şiddetli bir meydan, yokuşlu bir mahalle, gürültülü bir hava.

Soluğumu dengeledim. Gaz bulutu dağılınca yokuşun aşağısını görebildim. Polis ara sokaklara dağılmış, belli ki kimse yokuşa yeltenmemiş. Yolun ortasında alev almış bir çöp konteyneri. Etrafına yığılmış bayrak sopaları, kırık dövizler, yarım kalmış sloganlar, parçalanmış soda şişeleri.

Hemen yanında babam. Bir apartmanın paslanmış merdiven demirine tutunmuş sağ eliyle, yaslanmış soluklanıyor. Yüzüne çalıştığı şirketten verilen logolu beyaz şapkanın gölgesi düşmüş. Evde bunlardan öyle çok var ki. Üzerinde o en sevdiği yarım kollu, çizgili gömlek; gömleğin cebinde sigarası, çakmağı babamın. Soluklanıyor. Ne düşünüyor? Boş işler bunlar, diyordur, yanan çöp kutusuna bakıp. Hep öyle der. İnanmıyor babam. Benim zihnimde, ruhumda yeni ışıklar yaratan bu inanç onda yok. Ömrünü, inşaat demirlerini birbirine bağlamakla, çiviler çakmakla geçirmiş olan babam, o duvarların yıkılacağına inanmıyor.

Yokuşun altında yanan çöpe bakarak soluklanıyor, yaşlanıyor. Belki de taksitleri düşünüyor, ailemizin bir üyesi gibi devamlı para yatırdığımız taksitler. Biri bitmeden diğeri eklenen, nasılsa hiç azalmayan, bir onulmaz zincir gibi etrafımıza dolanan taksitler. Odun kömür taksiti, buzdolabının taksiti… Babam ne düşünüyor göremiyorum. O beni görünce doğruluyor. Güçsüz, yorgun görünmek istemiyor, bunu çok net görüyorum. Ne de olsa beni korumaya geldiğini hatırlıyor. Gözleri kan çanağı. Babalığı elden bırakmıyor. Nasırlı elden. İşleyen elden. Bana bakıyor.

Gözüm yokuşun başından arka sokaklara uzanan meydanda bir yandan. Meydanın ortasında iki genç. Nasıl dikler, nasıl dolu ve taşkın. Taş yığınlarıyla, boş gaz kapsülleri ve cam kırıklarıyla dolu meydanın bir ucunda polisler yığılı, öbür ucunda ben ve yokuş varız. Ortada iki genç. Kaçamadılar mı kaçmadılar mı anlayamıyorum. Öğle arasında 1 Mayıs’a gelmiş iki plaza işçisi gibiler, gömlekli ve süveterli. Yanlışlıkla gelmiş gibi değiller ama asla, tam orada olmak için orada oldukları her hallerinden belli.

Ben meydanı izlerken babam geldi. Yokuş, ikimizin de ardında kaldı. Baktı babam karşıya, gençlere, uçuşan gaz kapsüllerine, köşelere kümelenmiş bekleyen polislere. Aynı anda gözlerini ovuşturuyordu, gazdan iyice yanmışlardı. Elleri değince daha da kötü oldu. Acısını bastırma gayreti yüzünden okunuyordu. Bir eylemci fark etmiş olacak ki elinde süt şişesiyle koşarak geldi. Babamın avucuna bir tas kadar sütü boşaltıp, yıka dedi yüzünü bunla, iyi gelecek. İtiraz etmeden uyguladı babam. Bembeyaz oldu yüzü, kaşları, sakalları. İnşaattan döndüğünde de böyle olurdu bazen yüzü, kirece bulanmış. Bir serinleme geldi yüzüne, fark ettim. Ferahladı, gözleri daha da ilerileri kesmeye başladı. Ne işe yarıyor sanki dedi, duruyorlar o sokağın ortasında. Bu polisler kime acıdı ki onlara acısın kızım dedi, hangi gence kurşun sıkmadılar ki onları bıraksınlar. Ne oldu dedi, geldik de, ne değişti. Bak yine aynı. Biz bir avucuz onlar yığın yığın. Boşa çaba, dedi. Boşa. İki gence baktı. Meydanın ortasında, bütün bir kalabalığın ortasında, tüm çıplaklıklarıyla, bedenleriyle duran iki gence. Onlara baktıkça öfkeleniyordu ama sanki aynı anda onları oradan çekip almak, kurtarmak da istiyor gibiydi. Kestiremiyordum zihninden geçenleri.

İlk 1 Mayıs’ım. Yanımda babam. Babamda inançsızlık, belirsizlik. Babamda yılların nasırlı elleri. Babamda umutsuzluk, yalnızlık hissi. Ama güçlü de işte elleri, varlığı. Birlikte meydana bakıyoruz. O iki gence. Benim toyluğumla babamın katı umutsuzluğunun tam ortasındalar gibi. Evet, tam öyle.

Sonra bir anda gaz kapsülü sesleri. Duman bulutu. Göz yakan bir duman. Etrafı saran sloganlar, etrafımızı saran sesler ve dumanların arasından kesik kesik beliren bayrak uçları. Cephedeyiz de düşman saldırıya geçmiş sanki.

Bir apartmanın girişine sığınıyoruz. Göz gözü görmüyor ama babam ve benden başkaları da var. Arkadaşlar, eğer kaçacak yer bulamazsanız apartmanlara sığının demişlerdi, zillere basın, elbet açan olur. Bastık. Açan olmadı. Gaz bulutu o ilk koyuluğunu kaybetti.

Yanımızda başkaları. Dört kişiyiz bir meydanın yamacında, yokuşun başında. Birbirimize baktık önce biraz. Neredeyiz der gibi. Babam neler geçiriyor içinden kim bilir. Ne işim var benim burada diyor mudur? 1 Mayıs’ta. Eylem işte diyordur, ne işe yarar ki. İnsanın kendi eliyle yaptığının yıkılabilir olduğunu düşünmesi bunca imkânsız mıydı diye düşünüyorum ben aynı anda. Ben yaptım işte, insan elinden çıkma, demek yıkılabilir, demek zayıf noktaları var, demek yapmayı bildiğim gibi yıkmayı da becerebilirim… Diyemez mi? Demiyordu babam. Sürekli onu izliyordum, ilk 1 Mayıs’ım babamın yüzündeki o derin çukurda geçiyordu, onun yüzünün meydanlarının dar kıvrımlarında, yokuşlarında. Hepsini okumaya çalışıyordum, her hareketini kendimce tercüme ediyor ve bir hareket bekliyordum. Bir şey, bir şey desin istiyordum. Burada olmasına dair bir şey desin. Bir anlam. Slogan atmasın tamam. Barikatta durmasın, bayrak taşımasın tamam. Yeter ki bir şey desin, diliyle desin, gözüyle desin, eliyle desin. İçerlerde aydınlık kalmış bir şey desin. Desin diye ona bakıyordum hep.

Babama baktı sonra yanımızdakilerden biri, meydandaki iki gençti bunlar. Başıyla, gözüyle, eliyle selamladı onu. Ellerine baktı, yeniden selamladı babamı. Babamın ellerini. Elleri de ayrı bir kişiymiş gibi selamladı.

Sonra cebinden sigara paketini çıkarıp bir dal aldı, aynı anda babama uzattı. Duman dağılıyordu.

“Çivi çiviyi söker, yakalım bari bir tane dayı,” dedi babama.

Babamın hiç tereddütsüz alıp yakmasına şaşırdım sigarayı. Alırken ellerine baktı gencin, gömleğinin ütüsüne baktı. İçine derin bir nefes çekip üfledi, iki duman birbirine girdi, kokular karıştı.

“Bu çivileri sökmeye gücünüz yetmez yeğenim,” dedi babam, beni yine şaşırtarak.

Sinirlenir sandım, ne işin var o zaman burada der hatta babama. Demedi. Yüzüne baktı, eline baktı, içine çekti sigarayı, sonra sokağa doğru üfledi. “Doğru” dedi, “Bizim gücümüz yetmez gibi görünüyor.”

Ben kalakaldım. Ama 1 Mayıs’tı, inançtı dedim içimden, mücadeleydi, yıkılacaktı, çiviler sökülecekti. Hani az önce meydanın ortasındaki güçlü duruşunuz dedim. Dışımdan bir şey diyemedim ama, diyemedim işte.

İkisi birden sokağa bakıyordu, ben de onlara, bir babama bir gence. 1 Mayıs şimdi de ikisinin sokağa yayılan bakışlarında birikmişti. Sokakta dolanan zırhlı araçlar, tomalar, kasklı, kalkanlı, silahlı polisler gövde gösterisi yapıyorlardı.

“Bak,” dedi birden genç, sigarasını tuttuğu elini polislere doğru uzattı. “Onlar nasıl da inanıyorlar gücümüzün yeteceğine.” Cümlesinin son hecesiyle birlikte elini indirdi sonra “Kim bilir, belki yeter, belki ellerimiz kuvvetlenir işte,” dedi.

“Belki,” derken babam, bu kelimeyi ondan ilk defa duyduğumu fark ettim. Karanlık bir inançsızlığın içinden fırlayıp gelebilen bir aydınlık kelime gibi duymuştum ben, öyle görmüştüm. Babam sonunda bir şey demişti.

Belki dedim ben de içimden.

Duman dağıldı, meydan boşaldı. Belki kaldı.

Hatice Göz