Engin Yavuz



GEDİZLİ BALIKÇI

Gediz’de bir balıkçıya denk geldim. Eskiden Gediz’in içinden içermiş suyu, şimdi neredeymiş o günler. Buralar hep ılgınlıkmış da karşı sazlığı göremezmişiz, şimdi ne ılgın kalmış, ne sarımeke, ne karameke…

Hani insanın kendini berbat hissettiği o günler, haftalar, aylar vardır ya! Bir türlü geçmek bilmez. Yakınlarda iyi bir şeylerin olmayacağından pek emin olunan o günler. Kasvetinden, ağırlığından, boğuculuğundan, bunaltıcılığından kurtulmak için herkes bir şey dener. Ama ben artık kızmıyorum o günlere. Niye mi? Varsın o günler gözyaşlarıma mal olsun. Aynı yağmur gibi, kederin gözyaşları da hayır getirir, sevinç getirir. Hüzün ne kadar derinse, o denli sevinçle dolacaktır içimiz gelecekte. Kışın o sert ve acımasız tokadını yemezsen ruhun çiçekleneceği baharın gelişini göremezsin. İşte o daraltıcı günler elbet geçecektir. Geçmezse de ölür gidersin zaten. Ama bir geçti mi, sen o zaman gör işte. O zaman vitrindeki şekerlemeler, kurabiyeler öyle hoş gözükecek ki sana hepsinden tadasın gelecek. Fırınların mahlep kokulu nefesi şefkatle dolacak ciğerlerine, “Oh be! Dünya varmış!” diyeceksin. Sevgiliyle dalından kiraz yiyeceksin, bir iyimserlik alacak seni beni, “Her derdin çaresi var.” diyeceğiz. Soğukta titreyen garip çocuğa birinin eskittiği ceketini vereceğini düşünüp mutlu olacağız.

Sözüm Gedizli balıkçıya benim. Kederin hükmü elbet geçer, geçmezse de ölürsün zaten, ama geçince göreceksin ki, mesela şimdi flamingolar mesut ediyor herkesi Gediz’de, sevin sen de! Diyeceksin ki onların da hakkından gelirler. Gelirlerse gelsinler. Onu o zaman düşünürsün. Acının gözyaşları bilgelik getirir. Ve sen o bilgelikle hayıflanmamayı öğrenecek, yeni avunçlar, hatta sevinçler bulmayı becereceksin. Ya da ölürsün zaten.



KOMEDYEN

Rufus seksen bir yaşında. Üç kızı, üç oğlu, on üç de yaramaz torunu var. Ama en büyük derdi yalnızlık. Bu büyük trajediyi bir süredir oynuyor. Artık işe yaramıyor ve bir kenarda unutulmuş olma hissi Rufus’u yiyip bitiriyor. Hem yaşıtları seyrekleşti hem de insan ilişkileri ıssızlaştı. O nedenle hep kasabadaki kahveye gider oldu. Neredeyse her gün. Kahvenin çalışanı Fintz her günkü sohbetlerinden birinde yalnızlığa karşı Rufus’a bir öneride bulundu:

“Bir akıllı telefon alsan ya! Sosyal medyada eski dostlarını bulursun.”

Rufus elindeki gazeteyi kıvırıp garsona doğru sallayarak coşkuyla seslendi:

“Kaç kişi kaldık ki biz? Benim sosyal medyam işte bu evlat! Ölüm ilanları. Kim nalları dikmiş, kim tahtalıköye bilet almış, buradan takip ediyorum! Sen bu akılları başkasına ver! Biz daha ölmedik!”

Bu sözün üzerine kahvede bir alkış koptu. Baştan söylemeyi unuttum. Rufus eski bir güldürü ustası. Sahneyi bırakalı çok olsa da tuluatı hiç bırakmadı. Nice gencin his dünyası bugün kurumaya yüz tutmuşken ihtiyarın doğuştan gelen yeteneğinin hâlâ dipdiri olması “ben daha ölmedim”in kanıtı değil mi?

Rufus, gerçekten de ölene dek komediye devam etti. Dinlenmeyi de ölümden sonraya bıraktı. Son şakasını da ölünce tüm mirasını Fintz’e bırakarak yaptı. Zira yaşlı Rufus’u yıllardır tek dinleyen oydu. Ailesi de avcunu yaladı. İnanamadılar. Bu satırların yazarı da umarım emekliliği ölümden sonraya erteliyordur. Hayatının sonbaharı onu oyundan düşürmesin, paslandırmasın.



ŞİŞEDEKİ NOT

Keçiboynuzu ağacının gölgesindeyim. Bir kalem ve koca bir taşla kumsalda bulduğum şişenin mantarını ittim. Kaç yıl önce atılmış bu? Alıcısı kim? İçindeki dürülmüş kâğıda ne yazılmış? Bunu ilk okuyanın heyecanı, merakı bir başka olmaz mı? İngilizce, silik bir not. 3 Mart 1963. Çevireyim:

“Utanç içinde umutsuzum. Bu ağırlıktan nasıl kurtulurum? Gerçeği söyleyemedim. Hâlâ göğsümde büyük acım. Seninkinin yanında koskocaman bir hiç…”

Yalanı, kötü fikirleri savunmak için kaleme sarılanlar olur. Ama kötü yazı unutulur, iyi şeyler tarih boyu okunur. Bu not bir itiraf. Diyemediğini yazıversen nasıl olur? Hele de temiz, güzel şeyse. Tarihe geçen değerli bir belge olur. Notu şöyle hayal ettim. Jill ve Mark evli. Roy ve Mark yakın dost. Jill ile Roy yasak aşk yaşar. Geçen gece çalınan atlar için Roy suçlanır. Oysa Roy geceyi Jill ile geçirmiştir. Jill tanıklık etse Roy aklanır. Ama Jill ihanetle yargılanıp yuvasından, Roy da en iyi dostundan olacaktır. Faciayı göğüslemektense, Jill susar ve Roy ortalıktan kaybolur… Bu acı itiraftan çıkacak bir masal denizin lutfu olmalı. Gerçeklerden kaçan Jill dünyayla yüzleşiyor. Okyanusun merhametine ve şefkatine sığınıyor. Ah! Yeni farkettim. En altta yazanın adı var. Jake. Bir adam. Tüh! Masal baştan aşağı değişecek…

Eve dönerken aklımda sorular. Hüzünden yaratıma giden yolun yolcusu mu şair? Şairler hep su kenarında mı yaşar? Baudelaire Seine nehrindeki Saint Louis adasından bildirmişti. Şişenin dibinden bizzat beslenen Orhan Veli değil miydi? T. S. Eliot içinse Mississippi güçlü esmer bir ilahtı. İlk yaratıkların izlerini kumsala kim sürükledi? Deniz tabii ki. Bir sonraki gelgitte yeni bir şişe bulma hayaliyle geri geleceğim. En sonunda herkesin gittiği yer okyanus değil mi? Tek damla olup, buhar olup yok olmamalı.



SAAT

Emma’ya olan sevgim tükenmişti. Sıkılmıştım. Yaklaşan sevgililer gününden sonra onu terk edecektim. Daha önce yapamazdım çünkü koleksiyonum için büyük önem arz eden, nadir bulunan, çok pahalı, 1946 Sovyet yapımı bir kol saatini o özel günde bana sürpriz hediye olarak vermek için getirteceğini birilerinden duymuştum. Biraz daha dişimi sıkacaktım.

Sevgililer gününe bir hafta vardı. Öğle yemeğinden önce parkta buluştuk. Biraz yürüdük. Birden bana döndü:

“Daha fazla uzatmayalım. İkimiz de biliyoruz ki yollarımızı ayırmanın vakti geldi.”

Afalladım. Ona karşı artık hissim olmadığından doğal bir tepki gösteremedim. Oysa mahvolmuş, yıkılmış gözükmeliydim. Tersliğe bakın ki rol yapmayı beceremiyordum. Ama ayrıldığımız takdirde dört gözle beklediğim hediyemden olacağım kafama birden dank edince kendimi kaybettim. Büyük bir panik ve öfkeyle haykırdım:

“Bunu bana nasıl yaparsın Emma? Sana inanamıyorum!”

Öfkem karşısında önce ürken Emma, sonra gülümsemeye başladı.

“Demek beni gerçekten seviyormuşsun. Biliyordum. Seni denemek için öyle söyledim. Artık hiç ayrılmayalım!”

Birbirimize sarıldık. Tuhaf duygular içindeydim. Saati kurtarmış olmanın verdiği huzurla, saatin bedelini ödemek için Emma’ya kaç ay daha katlanmam gerektiğini hesaplamaya başlamıştım bile.