Yıllar önce Uyku Sersemi ile tanışmıştım Hakan Bıçakcı’yla. İlk kitabı değil ama benim için ilk olmuştu o. Bende bıraktığı sersemlemenin ardından diğer kitaplarını da okudum hemen. Hakan Bıçakcı insanda tam anlamıyla bir baş dönmesi hissi yaratıyor. Vapurda gibi, deniz tutmuş gibi… Gerçekle gerçek dışı arasında kalan o boşlukta zemin ayağınızın altından kayıyor sanki. Geçtiğimiz günlerde de yeni romanıyla buluştuk yazarın. Silinmiş Sahneler İletişim Yayınları aracılığıyla raflarda yerini aldı. Hakan Bıçakcı, bu kitabında da önceki eserlerinden bildiğimiz gibi, ele aldığı konu ve bunu işleyiş tarzı üslûbunu yansıtıyor. Hatta daha da yetkinleşmiş olduğunu kanıtlamış bu kitapta bana kalırsa.

Sansür hayatımızın parçası hâline geldi artık. Bir sevişme sahnesi ya da gay sözcüğü korkutuyor nedense. Şarap kadehi, rakı bardağı, birbirine değen dudaklar… Uygunsuz bulunarak bu kısımlar videodan atılıyor ya da buzlanarak gösteriliyor. Bıçakcı da bu silinen sahneleri odağına almış kitabında. Bu sahneleri keserek filmin/dizinin “ahlâkbozan” kısımlarını atan ve böylece onu “izlenebilir” hâle getiren bir kurgu operatörü romanın ana karakteri. İsmi geçmiyor eser boyunca. Karakterin isminin de bir nevî silinmiş olması ironik bir detay. Otuz beş yaşında bir erkek olduğunu biliyoruz. Montaj dışında ek iş olarak nadiren yaptığı kurgular umut kaynağı; yönetmen olma hayalleri zaten çoktan yitip gitmiş. Etik sebeplerle yapmak istemediği bu işi kabul etmek zorunda kalmıştır. Çünkü işsizlik insanı böyle şeylere mecbur bırakır. O yapmasa bile bu işi başka birileri zaten yapıyor, yapmaya da devam edecektir. İlk zamanlar nereleri keseceği kendine birileri tarafından söylenen bir çalışandır zaten. O da “Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım,” der ve devam eder. Kesilecek görüntülere kendisinin karar vereceği o terfi günü gelene kadar… Bu terfi romandaki birkaç kırılma noktasından biri. Karakterin “tuhaflıklar” dediği olaylar tam da bu andan sonra başlıyor. Kasap vitrinlerindeki ölü bedenlerin canlanması, market sepetlerindeki tek renk ürünler, hastanedeki ceset arabaları… Bunlar tipik Hakan Bıçakcı ögeleri; o yüzden okurlarına yabancı gelmeyecektir. Karakterin gördüğü bu tuhaflıklar bir noktadan sonra dayanılmaz hâle gelir fakat kimseye anlatamaz. Burada otosansürden bahsetmek yerinde olacak. Çünkü bu görüntüleri önceleri yok sayar. Zamanla bunlardan kaçmanın çeşitli yollarını bulur. Garipliğin kendinde olduğunu düşündüğünden de bunların adına “tuhaflıklar” der. Bir noktadan sonra gördüklerine de sansür uygulamaya başlar bir çıkış yolu olarak. Sarhoşken rakı bardakları buzlanmış hâldedir gözünde mesela ya da şehirdeki sis doğal bir sansürdür. Elbette bunların bir yerden patlak vermesi şaşırtmaz bizi. Ancak üzerindeki bu baskıdan kurtulması artık şarttır. Böylelikle romandaki diğer bir kırılma noktası, terfiye karşı istifa çıkar karşımıza. “Sildiği sahnelerin intikamı” olan bu tuhaf olaylardan istifasıyla birlikte kurtulacağını, böylece iyileşeceğini umar. Fakat sansür hayatın bu kadar içindeyken “iyileşmek” mümkün müdür?

Romanda mekanlar da neredeyse sansür meselesi kadar önemli yer tutuyor. Mahallelerin/semtlerin devamlı kötüleşmesi, “yeninin eskiyi yemesi” ve insanların bunca yozlaşmaya korkutucu bir hızla uyum sağlaması da karakteri en az sansürlediği sahneler kadar rahatsız ediyor. İstanbul’un bu yeni hâlini yadırgamayanları anlayamıyor. Bir dolmuş güzergâhından bile şehir panoraması çıkıyor karşımıza:

“Dolmuş sabırsız bir manevrayla ara sokaklara dalıyor. Trafiği atlatma amacıyla daha önce hiç görmediğim yerlerde dolanıyoruz. Kentsel dönüşümün henüz musallat olmadığı bir mahalle.” (s. 41-42)

Devam ediyor dolmuş:

“Kebapçıların doluştuğu muhite giriyoruz sonunda. Otobüs terminali büyüklüğünde lokantalar yan yana. Lokantaların bulunduğu binaların tepelerindeki reklam alanlarında ışıkları yanıp sönen pideler. Uzay mekiği modelleri gibi. Ne işimiz var bizim burada?” (s. 43)

Şehrin değişen/yozlaşan hâli Bıçakcı’nın genel izleklerinden biri. Yüksek yüksek binalar, inşaat gürültüleri, büyük reklam panoları diğer eserlerinden aşina olduğumuz detaylar. Şehir değişiyor çünkü toplum değişiyor. İçinde bulunduğu topluma yabancılaşan bir karakter çiziyor yazar bu sebeple. Görünür olma meselesi de önemli bir yer teşkil ediyor romanda. Gösterilmeyen/sansürlenen şeyler arttıkça popülerleşen görünür olma isteği de çığ gibi büyüyor. Bu yolla Orwell’ın Big Brother‘ına da bir selam veriyor Bıçakcı. Artık mesele gizlice izleniyor olmak değil, kendimizi izletmek, göstermek diyor.

“Orwell’ın 1984‘ü. Kapaktaki tek göz camın arkasından bana bakıyordu. Sayın George Orwell, dünya öyle bir hâle geldi ki, torunlarınızın en büyük korkusu öngördüğünüz gibi sürekli gözetim altında olmak değil. Yaptıklarının, paylaştıklarının, ceplerinde taşıdıkları kameralarıyla kesintisiz olarak çektikleri hallerinin görülmemesi. Yani gözetlenmiyor olmak. Saygılar.” (s. 127)

Bu vesileyle, Hakan Bıçakcı’nın gözetlenme isteği ile ilgili kitap önerisinde de bulunduğu, kendisinin hazırladığı ve moderatörlüğünü yaptığı İstanbul Turu adlı podcast serisine değinmek isterim. Romanı okurken eş zamanlı olarak her fırsatta bu programı da dinledim ve inanılmaz ufuk açıcı buldum. Ayrıca MUBİ’de gösterimde olan, yine sansürün merkezde olduğu Kaygı filmi de önerimdir. Ceylan Özgün Özçelik’in 2017 yapımı bu filmi için film gösterim sayfasında şu yorumu görüyoruz: “Ceylan Özgün Özçelik, güçlü atmosferiyle dikkat çeken çıkış filminde, kurgulanmış haberlerin ve manipülasyonların yeni norm haline geldiği distopik bir Türkiye resmi çizerken, günümüzün endişelerinin kaynağını yakın geçmişin kâbuslarında arıyor.” Böylelikle tekrar belirtmeliyim ki Hakan Bıçakcı’nın diline aşina olanların çok seveceği bir kitap Silinmiş Sahneler. Yazarın diliyle ilk defa karşılaşacak olan okurları ise mutlaka önceki kitaplarını da okumaya sevk edeceğini düşünüyorum bu romanın.

Nagihan Kahraman