25.Nisan.22

Dünyadaki her şey insanı etkilemek için var gibidir. Var olan [ve dahi olmayan] her şey insanda bir iz bırakmak için yarışır birbiriyle. Ve sonunda kazanan ölüm olur. Herkesi, her şeyi yendiği gibi, insanı da yener. Ölüm, tanrıdan bile büyüktür.

27.Nisan.22

Bazı günler dilimde bir ezgiyle uyanırım. Hiçbir şey beni ondan uzaklaştıramaz artık. İçimde biri “replay” tuşuna basmış gibidir, çalar durur o şarkı biteviye. Bugün de bu. Paşamıza saygıyla, minnetle:

Beyaz papatyalar tak
At o siyah gülleri.

28.Nisan.22

Tercümeye, “hain çevirmen”e ihtiyaç duyulmayan bir dünya. Benim ütopyam da bu!

1.Mayıs.22

Bugün aynı zamanda Hasret Gültekin’in doğum günü. Bazı insanlar, erken gideceklerini biliyormuş gibi, çok erken yaşlarında çok fazla ve çok güzel şey üretirler, yaratırlar. Güzel işleri kalır geriye. Gencecik ölümleri bizi kahretse de tek avuntumuz bıraktıkları bu eserler olur.

Hasret Gültekin, bir katiller sürüsü tarafından katledildiğinde 22 yaşındaydı daha. Yüreğimde ince bir sızıyla, gözyaşlarıyla anıyorum onu.

3.Mayıs.22

“Hurşit enişte, varlığından bile haberdar olmadığı Ovidius’un sözün, laf arasında öylesine söylüyor: İyi taşınan yük hafifler.
Çay içiyoruz karşı kaldırıma dayadığı ekmek teknesine gururla bakıyor. Oradan geçen gençler sırt çantası sanıyor. Hee, sırt çantam! diye takılıyor. Dönüp bir tane de bana çakıyor: Ülke ne zaman zenginleşse fakirler çoğalıyor.”

(Doğan Yarıcı, Miyop, sayfa 17)

5.Mayıs.22

Varlık dergisinin Mayıs sayısında değerli araştırmacı Erol Gökşen’in bulup ortaya çıkardığı bir Salâh Bey hikayesi var: Harp. Salâh Birsel okurları için çok güzel bir sürpriz bu. Umarım başka öykülerini de ortaya çıkarır Erol hoca.

7.Mayıs.22

Hastalık Hastasının Günlüğü’nden

Günlerden Pazartesi, aylardan Temmuz. Sıcak havaya rağmen donuyorum. Buz gibi ellerim ayaklarım. Doktorlar, hastalık hastası olduğumu söylüyorlar. Oysa binde bir görülen hastalıklar var, onlar alelade tahlillerle pat diye ortaya çıkacak değil ya! Ben de her seferinde şansımı deniyorum, “Doktor,” diyorum, eğer doktoru gözüm kesmemişse hemşirelere, “Hemşire hanım, acaba daha ayrıntılı tahlile gerek yok mu?” Dimdik bakıyorlar suratıma, konuşmadan. Ben de cevabımı almış oluyorum herhalde. Kuyruğumu kıstırıyorum yaralı bir hayvan gibi ve çıkıyorum odadan.

Doğruya doğru, binde bir görülen bir hastalığım olsaydı şimdiye ölmüştüm. Ölmedim, ölmüyorum ama buna yaşamak mı denir, doğrusu emin değilim. Yirmi yıl önce böyle değildi, yirmi yıl önce yaşıyordum. Yaşamak hevesle yapılan bir şey. Bu benimkine yaşamak denmez artık, ölümü bekliyorum sadece. Ölümü beklerken, sürekli ölümü düşünürken yaşamaya yaşamak denir mi? Bekleme salonu gibi hayat. Sıramı bekliyorum.

Doktorların anlamadığı şu: Hepimiz doğduğumuz andan itibaren hastayız. Ölüm hastalığına yakalanmayan kimse yok.

“Ayrıntılı bir tahlil gerekmez mi doktor bey?”

9.Mayıs.22

Ketebe Yayınevi’nin Yeryüzü Şiirleri dizisinden bir kitaba daha el attım: Deniz Bile Ölür.

Ülkü Tamer’in Lorca’dan çevirdiği kitapta, şairin bir boğa güreşinde ölen arkadaşı Ignacio Sanchez Mejias için yazdığı bir şiir de var. Kitabın en uzun şiiri bu, kitaba ismini veren dize de bu şiirde geçiyor. Şiirin dördüncü ve son bölümü şöyle başlıyor:

“Boğa bilmiyor seni, incir ağacı da,
Ne atlar, ne de evindeki karıncalar.
Çocuk da, ikindi de bilmiyor seni,
Çünkü başladın artık yaşamamaya.”

10.Mayıs.22

Ölüm’ün doğum tarihi bilinmiyor ama doğum yeri malum: Mezopotamya bölgesi. Köyünü kasabasını bilen yok ama oralardan olduğu kesin. Başlıca faaliyet alanları Orta Doğu, Ön Asya, Afrika… Sonra her yerde şube açıyor, çünkü işi başından aşkın, yetişemiyor hepsine tek başına. Ve fakat merkez şube, yani o ilk ölüm emekliye de ayrılamıyor bir türlü. İşini çok seviyor. Dünyanın diğer yerlerindeki şubelerine rağmen burayı terk edemiyor. Çöreklenmiş gibi buraya, gitmiyor. Gideceği de yok. Ölüm’ün ölümünü dört gözle bekleyen milyonlarca insan her gece dua ediyor: Ölüm’ün tez elden ölümünü diliyor hepsi. Ölüm’ün artık yaşamamaya başlamasını diliyorlar.

***

Yazarın “konu” diye bir derdi yoktur aslında. Fakat bazı öykücülerin yazdıklarında bariz biçimde görülen bir şey bu: Bir “konu” bulmuş, onu da hiçbir alametifarikası olmayan bir dille anlatmış. Yığınla öykü, yığınla kitap var böyle. Hiçbir pırıltısı olmayan, dümdüz metinler.

Kendilerince “enteresan” ya da “anlatmaya değer” buldukları, hatta daha da kötüsü “okurun ilgisini çeker bu” diye düşündükleri konular üzerinde tepinip duran bir öykücü kalabalığı var okurun karşısında. Kendilerince cesur davranıp netameli gördükleri “konu”ları (diyelim ensest) yazarken bile öyle standart, öğretilmiş ve uysal bir dil tutturmuşlar ki… Hiçbir derinlik yok. Basmakalıp ifadeler, duygular, düşünceler… Öyle yüzeysel ki dilleri, konu ne olursa olsun, o alçak yüzeye sürtünmekten aşınıyor ve “öykü”nün sonuna gelindiğinde puff paramparça oluyor. [Paramparça olan: Hem “konu” hem de dil.] Koca bir boşluk ve anlamsızlık hissi kalıyor geriye: Okur, “ben bunu neden okudum!” diye vahlanmaktan alamıyor kendini.

Sıfıra sıfır elde var sıfır!

Onur Çalı