Aysun Doğan Terzi

Irmak kenarında yürüyor da yürüyor Leyla. Elinde yarım kilo kıyma fişi, bir fişe bakıyor, bir de kuş kadar kıymaya. Siktir çekip yol kıyısına atıyor kendini. Bir kalabalık, bir curcuna kıyıda. Ankara’dan bakan gelmiş, sonra çıtır mı çıtır eşi. Gucciler, pradalar, hermesler. Boy boy seç beğen al korumalar. Seçkinlik götlerinden damlıyor. Vieille Bon Secours Ale, Winston Kokteyl kokuyorlar. Beluga Havyarı, kopi Luwak Kahvesi, Trüf Mantarı, Västerbottensost Peyniri yiyen tayfa. Bokları beyaz. Hava otuz derece. Memelerinden biri sütyenin kenarından fırlıyor, yanakları kızırıyor, bez torbadaki kıyma ceset gibi kokuyor. Joy by Jean Patou, Caron Poivre, Hermes 24 kokularına yarım kilo ceset kokusu karışıyor.

Flaşlar patlıyor, deri pantolonlu kadın yatak odası tonunda açıklamalar yapıyor. Üç beş torbacı tipli muhabir, ne kadar yağ varsa konuşmacıya doğru döküyorlar, sonra yalıyorlar. Yağ pahalı. Canon kamera, converse çanta, ray-ban gözlükleriyle savaş muhabirlerinden rol çalıyorlar. Dibi siyah turuncu saçlar, yandan patlayan pabuçlar, uzun namaz entarileri, altında leoparlı şıpıdık terliklerle, sakızı balon yapıp şişiriyorlar. Sonra o balona binip uçuyorlar.

Alt yoldaki trafik kapalı, köprü boyunca polis ve koruma. Kurtlar Vadi’sinin figüranları da orada. Pilot model gözlüklerle kesip doğruyorlar herkesi. Peaky Blinders, The Sopranos, Narcos, Gomorrah’a sıkı çalışıp gelmişler. Bütün replikleri ezberlerinde. Yoldan geçenler hayranlıkla bakıyor, bir imza ya da bir iş istiyorlar. Mercedes Benz, Passat, Caravelle’rden Üren, Zada ve Izıh tanrıları iniyor, siyah upuzun kıyafetleriyle. Kısa, zayıf ve çirkinler. Kıymetli taşlardan yapılmış kürsüye uçarak çıkıyorlar. Onları bekleyen tutkulu kalabalığa terlik, sopa, taş fırlatıp göğe doğru uçuyorlar.

Aşağıda bekleyen kalabalık, Üren, Zada ve Izıh tarafından tepelerine atılan taşları göz yaşları içinde topluyor, ellerine, yüzlerine ve gözlerine sürüyorlar. Kutsal taşları koynuna sokuyor her biri. Tanrılar gittikten sonra, tanrıcı olanlar, olmayanların isimlerini tek tek okuyor, meydana getirilmeleri için emir veriyorlar. Adil biri, tanrıcı olmayanların önce iki elini, dilini ve kulaklarını kesiyor, sonra gözlerini çıkarıyor ve özel bir kafese koyuyor, büyük bir titizlikle.

Hava kırk iki buçuk derece.

Ayrıcalıklı bir turist kafilesi yol üzerindeki mağazalara, hediyelik eşyalara ve çini dükkanlarına saldırıyor. Şehrin her bir köşesini emerek, sömürerek, yutarak geziyorlar. Restoranlar sıradan insanlara kapalı. Dondurmacılar ve mısırcılar da. Butik kafelerin camlarında “Doları olmayan gire-mez. Girdisi çıktısı çok bu işin!” notu yer alıyor.

Koltuk altlarından yayılan kimyon kokusuna aldırmadan bez torbasındaki kıymayı ne yapacağını düşünüyor, sıcaktan pişen Leyla. Akşama kocasıyla ziyafet verecek. Ekmek arası köfte. Yanına Le kola. Soğan ve yanmış patates kızartması. Beyaz el işi masa örtüsünün üzerine serip yerleştirecek her şeyi. Kocası da aynı özen içeresinde kucaklayacak Leyla’yı. Kolasını yudumladıktan sonra soğan kokulu genirip elhamdülillah diyecek. İki dişinin arasındaki kıyma kalıntılarını kürdanla çıkarıp ziyan etmeden yutuverecek. Burnundan çıkardıklarını duvara, perdeye ve kanepeye sürecek sonra. Leyla sabırsız, yemeğin ardından ocağın yağı temizledikten sonra, tavuk derisi görünümlü bacaklarını V yapacağı anı, yani geceyi bekliyor. Belki göğe kaldırır. “Aman yarabbi!” Rüya gibi. Tüm bunları olanca güzelliğiyle düşündükçe karnının alt tarafında küçük küçük kıpırdanmalar duyuyor, tükürüğü boğazında kuruyordu.

Bir iç çamaşırı dükkanının eşiğinde ne giyeceğini hayal etti bir süre. Dolabını düşündü. Düğününde alınan eski pazen bir elbise, bir de nikah elbisesi var. Özel bir yemek için eski püsküler. Özel bir şey olsun istiyordu, bir kez olsun. “Özel yemeklerde kadınlar güzel ve çekici” olmalıdır diye okumuştu bir gazete kağıdının üzerinde. İç çamaşırı, dekolte bir bluz, etek, çorap parfüm. Her şey yeni ve kusursuz olmalıydı aynı yazıya göre. “Kadınlar! Özel ve çekici olmayı kim istemez? O halde mutlaka saçlarınızı boyamalı ve modaya uygun kestirmelisiniz. Burunlarınız küçük, dudaklarınız patlak ve aralık olmalı. Karınlar kaslı, vulvalar da dolgun. Cüzdanlar gibi. Pırlanta yüzük, küpe ve saat mutlaka. Krem renkte yünlü terlik, beyaz french tırnaklar. Unutmayın, özel bir gece için güzel ve pahalı bir alışveriş şart, yoksa geceniz genel bir gece olur.”

Vitrinin camekanından yansıyan geceliklere, braletlere, ince tül çoraplara baktı uzun uzun. Esnaf lokantasının önünde aç bir kedi sanki. Renk renk, model model, her çeşitten çamaşır başını döndürüyor, gözlerini parlatıyordu. İçeri girip birini alabilse. Nasıl olurdu üzerinde, kim bilir. Ayağa kalkıp içeriye gireceği sıra, dükkanının camına asılan A4 kağıtlarına takıldı gözü. Kağıdın üzerinde: “Sıradan insanlara satış yapılmamaktadır.” Diğer bir kağıtta ise “Ayrıcalıklı konuklarımız için özel şovlar vardır!” yazıyordu. Leyla, şaşırmıyordu, alışmıştı toplumu iki sınıfa bölen yeni yasalara. Yerden bir taş alıp dükkanı yıkmayı düşünse de vazgeçti. Karşı gelmek günahtı, o da kalabalığın olduğu kıyıya doğru saptı.

Sabah özenle topladığı saçları yorgunluktan dağılmış, süpürge sapı gibi olmuştu. Bozulmuş kıymasına baktı son kez, rengi mora dönmüş, kanlanmıştı. Akşama köfte olmazdı ondan. Kaldırıp attı bez torbasını. Kocasının etli butlu gövdesini düşündü. Sonra, iri ellerini. O ellerle kırılan kemiklerini. “Kadını dövmeyene erkek mi derim!” derdi o mis kokulu nefesiyle. Sert mizaçlıydı ama yumuşak etliydi kocası. Köftesi güzel olurdu, kim bilir. İştahlandı, ağzı sulandı. Kekikle bekletir, kokusunu da alırdı. Neden olmasın dedi kendi kendine. Bütün gün evde yatmaktan başka bir işe yaramıyor, bari özel bir akşam için köfte olsun diyerek evinin yolunu tuttu.

Aysun Doğan Terzi