12.Mayıs.22

Yalçın Armağan’ın yayına hazırladığı, Melih Cevdet Anday’ın söyleşilerinden oluşan “Dakika Atlamadan”ı karıştırıyorum ara ara. “Türk edebiyatının en büyük eksikliği eleştiridir,” demiş Melih Cevdet. Bunu, 24 Ocak 1975’te Milliyet Sanat dergisinde yayımlanan bir söyleşide demiş.

Bu eksikliğin giderilmesinden günbegün uzaklaşıyoruz. Eleştiri kültürünü içselleştirmiş bir toplum değiliz, haliyle edebiyat dünyası da ona uygun. Bugün edebiyat eleştirisi yerine “kitap tanıtım yazıları” ya da “kitap değerlendirme yazıları” diyeceğimiz, eli yüzü düzgün, en azından kitabın okur tarafından yorumlanmasına katkı sunacak yazılar bile revaçta değil. Bugün işler sosyal medya yorumları, reklamlar, ilanlar üzerinden yürüyor daha çok.

Çok yakın zamanda iki arkadaşım, yazdıkları yazıların okunmadığından yakındılar. Kısmen haklılar. Hak ettiğince okunmuyor ikisinin de yazıları. Çünkü kapsamlı, doyurucu ve eleştirel yazılar onlarınki. Okura zor geliyor muhtemelen. Ne okurun ne yazarın, [burası çokemelli] ne de yayınevlerinin işine gelmiyor bu türden yazılar.

Bahsettiğim arkadaşlarımdan birinin tweet’lerini gördüm geçende. Bunları bir yazıya döksene, yayınlayalım dedim. Tweet olarak daha çok ilgi görüyor, yazıların yüzüne bakan yok dedi. Hakikaten de öyle. Yazıda yazacaklarınızı iyice kısaltarak tweet olarak attığınızda daha çok okunuyor, daha çok ilgi görüyor. Kendimden de biliyorum: Yıllar içinde defalarca yazdığım mevzuları tweet olarak attığımda daha çok ilgi uyandırıyor. İşin tuhafı, amaca da daha çok hizmet ediyor: Yazıların yüzüne kimse bakmazken, tweet’ler sonrasında [sakat da olsa] bir tartışma ortamı oluşuyor.

Buradan nasıl çıkılır bilmiyorum.

13.Mayıs.22

Paldımsız çok güzel kelime. Habro da.

***

Okumayan Okurun Günlüğü’nden

O kadar çok kitap satın alıyorum ki… Artık kitap görmek istemiyorum, ama satın almadan da duramıyorum. Yetişemiyorum. Bazen raflarda, masaların üstünde, çekyatların altında duran kitaplar beni boğacakmış gibi hissediyorum.

16.Mayıs.22

Joachim Trier’nin “Dünyanın En Kötü İnsanı” adlı filminde karikatürist Aksel karakterinin radyo programına katıldığı bölüm harikulade! O kısacık tartışmada, politik doğruculuk yüzünden hiçbir şeyin layıkıyla konuşulamadığı bugünün dünyasını mükemmelen yansıtmış yönetmen.

18.Mayıs.22

Tufan Taştan’ın “Sen Ben Lenin” filminde kısa bir rolle görünen bir karakter var: Fakir Faruk. Oyuncuyu bir yerden gözüm ısırıyor. Tuhaftır Fakir Faruk, bir romanında kendinden şöyle bahsetmiştir: “İlk kez mülakat veren, fotoğraf çektiren, ‘usul usul edebiyat’ yaptığı söylenen ama muhtemelen en büyük numarası ortalıkta görünmemek olan bir yazar.” [Yüzde yüz emin değilim, Fakir Faruk’un “o” olduğundan.]

20.Mayıs.22

Millet Erşan Kuneri & Gibi karşılaştırması yapadursun, son yılların en iyi mizahını yapan biri var. Bence tabii. (Buradaki her şey bence zaten, söylemeye gerek var mı? Günce, günlük ya da Dünlük yazarın benceliğinden başka nedir ki zaten?) YouTube’a “Kukla Kabare” yazın ve Nazmi Sinan Mıhçı’yla tanışın. Nihat Maça ve adlarını bilmediğim küçük ekiple de…

Nazmi Sinan Mıhçı ve Dayı

Dayı ideal bir tip değil tabii. Eril küfürler ediyor, içki içiyor, ulu orta geğiriyor… Söz gelimi Dayı’dan LBGT duyarlılığı bekleyemezsiniz. Fakat homofobik de değildir. “Herkes kafasına göre yaşasın ooğğlumm!” diyerek çözer işi. En sevdiğim özelliklerinden biri de politik doğruculuğa katiyen yüz vermemesidir.

24.Mayıs.22

Vüs’at O. Bener’in “Manzumeler” kitabının YKY baskısında Orçun Türkay’ın, yeni Everest baskısında yazarın dostu Cemil Eren’in (ki Vüs’at Bey, “Mızıkalı Yürüyüş” kitabındaki Cemşit karakteriyle Cemil Eren’i anlatır) resimleri yer alıyor.

[Everest Yayınları Vüs’at Bey’in tüm kitaplarını, Dost ve Yaşamasız’ı bile ayrı ayrı bastı yenilerde. Ve “Manzumeler”in bu yeni Everest baskısında ilk kez yayımlanan dört manzume var.]

Manzumeler’de Vüs’at O. Bener’in yaşamını da kronolojik olarak izleyebiliyoruz. Kitabın ilk şiirlerden biri olan “Hikâye-i fil mâzi – 3”te Vüs’at Bey’in subay olarak tayin olduğu Dikili’ye ve 1939’daki büyük depremin izlerine de rastlarız:

“Taş üstünde taş
Baş üstünde baş
Komamış hayın deprem
Dikili’nin adı var”

“Sitem” başlıklı şiirde ise şöyle der Vüs’at Bey:

“Nur içinde yat anacığım
Mecbur muydun beni doğurmaya
Bir daha yapma”

25.Mayıs.22

Günbegün yoksullaştığımız günlerden geçiyoruz. Haliyle günlük sohbetlerin başlıca konusu da zamlar ve yoksulluğumuz. Bunlar yetmiyormuş gibi artarda gelen konser, etkinlik yasakları… İşte bugünkü haber: Melek Mosso’nun Isparta’da vereceği konser iptal edilmiş. Hem de Melek Hanım “ahlaksızlıkla, ahlaksızlığı özendirmekle” itham edilerek. Doğrusu Melek Mosso’yu tanımıyorum. Şöyle bir baktım; nasıl bir ahlaksızlığı var, anlayamadım. Büyük ihtimalle kılığı kıyafeti “rahatsız” etmiştir. (Kaldı ki, bu olay özelinde söylüyorum: Sanmam ki Isparta halkı bu konserden rahatsız olsun. Neden olsun ki!)

Üç beş kişinin, bir iki vakfın derneğin açıklamalarına boyun eğip konser yasaklamak, iptal etmek çok korkunç. Çünkü böylece bu türden yasakları kanıksıyoruz ve yasakçı zihniyetin nerede duracağı belli olmaz.

Tepki vermedikçe, sindikçe daha çok üstümüze gelecek bu sözde ahlakçılar. Umarım bu günleri mumla arayacak hale gelmeyiz. Gidişat o yönde çünkü.

27.Mayıs.22

Esir alınmış gibi hissediyorum bazen. Zorunluluklar elimizi kolumuzu bağlıyor, esiriz zaten. İstediğimiz yere istediğimiz zaman gidebiliyor muyuz? İstediğimiz şeyleri yapabiliyor muyuz? Elbette hayır. İşimiz gücümüz, bin türlü bağımız var. Esir değil de neyiz allah aşkına!

Öleceğimizi biliyoruz ama bu bilgiyi her gün yok sayarak devam ediyoruz. Hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşadığımız için, özgür olmak bir hayal. Sadece bir hayal. Uğruna savaşmamız gereken tek bir hayal var oysa: Özgürlük.

30.Mayıs.22

Oya Baydar, yeni romanı “Yazarlarevi Cinayeti”nde yazmak üzerine düşünmüş. Kurgu klasik anlamda olmasa da polisiye unsurlar barındırıyor ama asıl mesele esin-intihal, yazma tutkusu-yazarcılık oynamak gibi konuların tartışıldığı bir metin. Pazarlama hamlelerinin, reklam ilişkilerinin ortasındaki yazarın konumu ne? Yayımlanma, ünlü olma, tanınma hırsı yazma tutkusunun önüne geçebilir mi? Usta-çırak ilişkisi nedir, sınırı nerede başlar nerede biter? Başkasının size anlattığı hikâyeleri yazdığınızda, burada yazar hikayeyi anlatan mıdır yoksa yazıya döken mi? Bunun gibi, daha da çoğaltılabilecek soruları deşiyor Baydar. Ödüller, atölyeler, yazarın kendini aşma ve yeni bir dil bulma isteği, edebiyat piyasasının halleri, vasatlığın hakim olması, iyi metinlerin okura ulaşamaması ve daha birçok edebiyat içre meseleye de el atıyor. Kendince sorunlu gördüğü meseleleri, usta bir yazar olarak kurguya yedirerek yazmış. Bir bakıma, okuyanı da bu meseleler üzerine düşünmeye davet etmiş.

“Ölümün kaza sonucu olduğuna kuşku bırakmayan her çeşit rapor, tutanak, belge varken yazarlık hevesleri içlerinde küllenmiş, dünyaya açılmayı hayal ederken köye sıkışıp kalmış iki adamın boş konuşmalarına, imalarına, köy kadınlarının dedikodularına kapılıp saçmalıyorum.” (Yazarlarevi Cinayeti, s. 128)

Burada “içlerinde” sözcüğüne gerek var mı?

Böyle onlarca örnek var kitapta. Cümle içindeki fazlalık sözcüklerden hariç, kitapta çok fazla tekrar var. Ceren’in “Ada çok değişmiş,” ya da “Nerde Ada’nın o eski hali, ağaçları, bahçeleri…” minvalindeki iç monologları o kadar fazla tekrar ediyor ki bir yerden sonra bıkkınlık yaratıyor okuyanda. En azından bende böyle oldu.

Farklı karakterlerin söz aldığı romanda kişilerin söylemlerinin, konuşma (ya da yazma, anlatma) biçimlerinin, üsluplarının, kullandıkları sözcüklerin birbirine (birbirinden ziyade tek bir sese) çok benzemesi de romanın başka bir zaafı. Farklı yaşlarda, toplumsal statülerde olan, eğitim durumları, geçmişleri bambaşka olan roman kişilerinin neredeyse aynı “sesle” konuşmaları tuhaf değil mi? Ya otuzlu yaşlarındaki Ceren’in “hafıza çubuğu” demesi? Flash disk’ten başka bir şeyi kastediyorsa bilmiyorum tabii ama ben “hafıza çubuğu” diyen birine hiç rastlamadım.

Takıldığım başka bir ifade de şu oldu: “Yüz be yüz.” Kitabın 345. sayfasında “Karşı karşıya, yüz be yüz duyuyorduk.” diyor anlatıcı Aliço. Böyle yerel bir kullanım varsa bilemem ama dediğim gibi karakterlerin kendilerine has bir konuşma ya da anlatım üslupları yok zaten. Hepsi aynı sesle konuşuyor. Benim bildiğim, “rûberû” diye bir sözcük var ki o da zaten “yüz yüze” anlamına geliyor. Oya Baydar, bu ikisine de boş verip “yüz be yüz” demiş. Ben hikmetini anlayamadım bu tercihin.

Haddime değil elbette ama naçizane görüşüm: “Yazarlarevi Cinayeti” romanı daha kısa ve özlü olabilirmiş. Değerinden ve meselesinden bir şey yitirmezdi. Aksine, daha etkili bir metin olurdu. Bazı tekrarlar, Ceren’in iç monologları metnin hafiflemesi için ilk atılması gereken yüklerden.

***

Bir kurgu eser, “gerçek” kişilerden de esinlenebilir elbette. Romanda Güven abiye rastlamam da hoş bir tesadüf oldu. Bu kadar kesin konuşuyorum çünkü çok belirgin izler var ondan.

Bir Ege kasabasında düzenlenen edebiyat festivalinden söz açıldığı yerlerde, şöyle deniyor:

“Asıl dikkatimi çeken, festivalin yükünü yüklenmiş, dışarıdan gelen konukları karşılamaktan oturumlar düzenlemeye kadar her şeyle ilgilenen orta yaşlı bir adam olmuştu. Giyimi, hali tavrı tuhaftı, ayrıksıydı. (…) Ketum bir adamdı; fazla konuşmadan iş yapanlardı. (…) Uzak bir ülkede yaşayan bir oğlu olduğu söyleniyordu. (…) Kasabaya yakın bir köyde iki köy evi almış, birini kitaplık, birini de ‘şiir-yazın evi’ yapmıştı. Festivale gelen konuklara, yazarlara o evleri göstermek için çırpınıyor, yapılan işleri, etkinlikleri tanıtmak için suskunluğunu bozuyor, heyecanla anlatıyor da anlatıyordu. Yıllardır köyün adıyla bir edebiyat dergisi çıkarıyormuş tek başına.” (Yazarlarevi Cinayeti, s. 211)

Adıyla sanıyla Akköy dergisinin kahramanı Güven Pamukçu’dur bu kişi. Hoş bir tesadüf oldu ona rastlamak.

31.Mayıs.22

İnsanın yazdıkları ve geride bıraktığı yıllar çoğaldıkça kendini daha çok sorgular hale geliyor olmalı. Anlaşılan o ki Oya Baydar’ın “Yazar” adlı karakteri gibi, Oktay Rifat da bu türden bir sorgulamaya girmiş. Altbaşlığı “Edebiyat Tarihimizden Anılar Tanıklıklar” olan, Mustafa Alp Dağıstanlı’nın Anekdotlar adlı kitabından aktarıyorum:

Oğlu Samih Rifat’un anlattığına göre, 70’ini geçtiğinde, bütün şiirlerini biraraya getiren kalın cildi alır, karıştırır, sessizce okurmuş orasından burasından. “Birşeyler yaptım galiba” dermiş. (Anekdotlar, s. 224)

Düşünsenize, Oktay Rifat’sınız. Türk edebiyatını derinden etkilemiş üç beş kişiden birisiniz ve yine de (belki de bu kadar büyük olduğunuz için) böylesi bir sorgulama içindesiniz, tevazu sahibisiniz.

“Birşeyler yaptım galiba.” Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilsek yeter.

Onur Çalı