Okumak ve yazmak kadar önemli bir başka eylem varsa o da kitaplığın önüne geçip boş boş bakmaktır. Yazmak ya da okumak istemiyorum, yapacak daha iyi bir işim olmadığından, Pazar günümü öldürmek için –en azından beş on dakika olsun– kitaplığımın önünde dikildim ve okuduğum/okumadığım kitaplara baktım. Bazen gözüme kestirdiğim okunmuş bir kitabı alır ve ilk sayfasındaki boşluğa not aldığım sayfa numaralarına bakarım. Altını çizdiğim bir bölüm varsa o sayfayı kolayca bulabilmek için sayfa numaralarını yazmayı adet edinmiştim. İşimi kolaylaştıran bir buluş bu.

Elimde Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı. Sayfa numaralarına gidip altını çizdiğim cümleleri ya da bölümleri okuyorum. Ekseriyetle gülüyorum, mizahi dilin kıvraklığına esir oluyorum ama bir başka sayfada düşündüren bir şeyler illa ki beni buluyor. Şu bölümde takılıp kalıyorum:

“Sonunda sapıtırdı. Bir ‘Ön söz yazarı’ olacağını, yalnız ön sözler yazacağını, bunu daha önce kimse düşünmediği için böylece meşhur olacağını söylerdi. Neden bunu daha öne düşünmemişti? Belki onun gibi ön söz okumaya meraklı yüz binlerce insan vardı.”[1]

Gülüp geçeyim derken ister istemez önsöz okuyan, okumayı seven ya da sevmese bile gerekli bulan birileri var mıdır diye düşündüm. Elbette vardır ve mümkündür. Kendi adıma iyi bir önsöz okuru olmadığımı söyleyebilirim. Çoğu kez ders kitaplarından bir bölüm okumuşum hissine kapıldığım yazılardır önsözler.

Hazır kitaplığın önündeyken Tutunamayanlar’ı masada bırakıp kitaplığın önüne geçip bakmaya devam ediyorum. Bitmek tükenmek bilmeyen önsözlü kitapları tespit etmeye çalışıyorum. İlk gözüme çarpan Savaş ve Barış. Henri Troyat’ın onyedi sayfalık önsözünün ilk sayfasını okuyup gerisini okumadan başlamıştım okumaya. Ardından Ulysses çıkıyor karşıma. Enis Batur’un ondört sayfalık önsözü yetmemiş olacak ki dört sayfalık bir arasöz de ekliyor devamında. Akabinde kitabın çevirmeni Nevzat Erkmen’in önsözü de ekleniyor. Misal bu önsözü okumuştum, Ulysses’e gözüm korkarak başladığım için her ipucu işime yarar diye düşünmüştüm ama yine de aklımda bir cümle dahi kalmamıştı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unu görünce beni Mehmet Kaplan’ın ders niteliğindeki önsözü karşılıyor. Zaten az çok bildiğimiz şeyler deyip kapağı kapatıyorum. Ardından gözüm Onat Kutlar’ın İshak’ına gidiyor. Doğan Hızlan’ın “Solistlerden Oluşan Bir Koro: 1950 Kuşağı” başlıklı sunuş yazısı ile başlıyor kitap. 50 Kuşağı’nın panoramasını yaparak başladığı yazısında farklı edebi görüşlerin ve okuma kültürlerinin oluşturduğu bir edebiyat ortamında birbirlerinin başarısından gurur duyduklarını anlatıyor ve özellikle İshak’ın ortak bir beğeniyi sağladığına işaret ediyor. Devamında Onat Kutlar’ın “On Yedi Yıl Sonra” başlıklı önsözü geliyor. Beni etkileyen nadir ön sözlerden biridir. Şimdi bütünü hatırlamasam bile aklımda bir iki şey kalmış sadece. Yeniden okuma gereği duyuyorum.

Bu önsöz kitabın ilk basımından (1959) on yedi yıl sonra, yani kitabın ikinci baskısının (1977) önsözü olarak 1976’da yazılmış, böylece birinci ve ikinci baskı arasında tam on sekiz yıl var. Bunca zaman sonra kendi öyküleri hakkında uzun uzun düşünmüş ve olabildiğince özeleştiri barındıran, öykü dilinin canlılığıyla kaleme aldığı bir önsöz olmuş. Dilin kendini okutan tadının yanı sıra kitap hakkında küçük detaylar da veriyor. Örneğin on sekiz yıl sonra neden kitabı yeniden basmaya karar verdiğini anlattığı bölümde kendi kitaplığında bir tane bile İshak’ın olmadığını ve kendisini Ülkü Tamer’in ikna ettiğini söylüyor. İshak hakkında yazılanlara doğrudan cevap verip İshak’ı şöyle tanımlıyor:

“İshak, bir Anadolu kentindeki gerçeklerin ne yorumudur ne de sorunlarının bir çözümü. Küçük alçakgönüllü kesitleridir bu öyküler.”[2]

Önsöz başlı başına bir özeleştiri ve Kutlar’ın poetikasını içeriyor. Özellikle de Sait Faik’i andığı özeleştirisi dikkate değer:

“Kimin için yazıyorduk? Sait’in dediği gibi bir sınıfın en arka sıralarından birinde gizlice şiir okuyan öğrenci için mi? Artık o öğrenciler Marighella ve Lenin okuyorlardı. İşçilerse nereden kitap alsınlar! Okurla ortak bir dilimiz neredeyse yoktu. Kavgasına katıldığımız insanlara ulaşamıyorduk.”[3]

Yıllar sonra Onat Kutlar’ın İshak önsözünü okumak, keyifli olduğu kadar besleyiciydi aynı zamanda.

Benzer bir tat aldığım diğer önsöz ise Etgar Keret’in “Domuzu Kırmak” adlı öykü kitabında yer alıyor. Aklımda kalan tek şey öykü diliyle yazılmış olduğuydu. “Neden yazıyorum?” sorusuna bir yanıt niteliğindeydi. Hatta okuduğum dönemde “Sunuş” başlığı yerine bir öykü ismi verilseydi, onun bir öykü olduğuna ikna olabilirdim. Yeniden okumak için raftan aldım ve başladım okumaya.

Önsöz, yazar daha beş yaşındayken yurt dışından gelen bir aile dostunun hediye olarak domuz şeklinde seramik bir kumbara armağan etmesiyle başlıyor. Aile dostu, bozuk bir parayı kumbaraya atınca –bu hediye yazarı hayal kırıklığına uğratsa da– bir işe yaradığını öğrenmek hoşuna gidiyor. Fakat acı bir geçekle de yüzleşiyor o yaşta. Kumbara tamamen dolunca domuzu kırması gerekiyor. Soykırıma uzanan bir hikâyeyle devam ediyor anlatısına. Acıları biriktirmekle bozuklukları biriktirmek arasında edebi bir dil kuruyor. Kırk beş yıl boyunca, o ilk atılan bozukluktan başka bozukluk atmıyor kumbaraya. Sırf domuzu kırmamak adına. Ön sözün –öykü desek daha iyi olur– finaline geldiğimizde “Neden yazıyorum?” sorusuna güzel bir cevap verirken aynı zamanda poetikasına dair ipucu veriyor:

“Bugün bile aradan geçen kırk beş yıla rağmen, hâlâ nasıl ağlandığını bilmiyorum fakat biri beni havaya kaldırıp da sallama zahmetine katlanacak olsa, tek bir hüzün parasının bile sesinin duyulmayacağını garanti ederim. Çünkü genç yaşta birikip çoğalan hayal kırıklıklarını ve korkuları içimdeki kumbarayı parçalamak zorunda kalmadan çıkarmanın bir yolunu keşfettim: Buna yazmak deniyor.”[4]

En başından itibaren sayfa numaralarını not aldığım sayfaları tek tek okuduğum Tutunamayanlar’ın ilk sayfalarına dönüyorum. İçindekiler bölümünde ironik bir şekilde Ömer Madra ve Enis Batur’un önsözleri karşımıza çıkıyor. Selim Işık’ın söz ettiği önsöz yazarı Enis Batur olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Ardından Oğuz Atay, postmodern edebiyatın nimetlerinden faydalanıp “Sonun Başlangıcı” adlı bölümde bir üstkurmacanın ipuçlarını veriyor bize. Bir önsöz tadındaki bu bölümün devamında “Yayıncının Açıklaması” adlı bölüm yer alıyor, bu bölümde üstkurmaca işlenmeye devam ediyor. Yani Oğuz Atay bir anlamda karakteri Selim Işık’ın hayalini gerçeğe çeviriyor kurguda.

İyi bir önsözün metni ileri taşıdığını ya da en azından bu yönüyle hafızada yer edinme gücünü artırdığını ve kitabın yazarının yazdığı önsözlerin ayrı bir kıymeti olduğunu düşünüyorum. Başkalarının yazdığı önözler, kitap ve yazar hakkında bilgi verse de yazarın diline yaklaşması pek mümkün olmuyor, olması da gerekmiyor zaten. Tutunamayanlar’da rivayet edildiği kadarıyla tanıdığımız Selim Işık’a hak vermek istiyorum ama yine de naçizane düşüncem en iyi önsözü sadece yazarının yazabileceği yönünde. Önsözü yazarına, sonsözü başkasına bırakmak da bir çözüm olabilir. Ben yine eski alışkanlığıma devam edip başkasının önsözünü es geçerek doğrudan metne başlamayı tercih ediyorum.

Tunç Kurt


[1] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 2011, s. 394.

[2] Onat Kutlar, İshak, YKY Yayınları, 2009, s. 18.

[3] Onat Kutlar, İshak, YKY Yayınları, 2009, s. 20.

[4] Etgar Keret, Domuzu Kırmak, Siren Yayınları, 2016, s. 8 (Çeviren: Avi Pardo).