Fatih Selvi

Otobüsün arkasındaki ağıla benzer boşluğa ilerledi Yeğin Yalpa. Yatay tutunma borularının yaptığı köşeye kürek kemiklerini yasladı. Batmış güneşin son kızıl tonlamaları gri miskin bir bulutun içinde tutuşmaya devam ediyordu. Farların batıcı parlaklığından sıkılan genç yazar bakışlarını otobüsün içine çevirdi. Her zamanki belgesel sever dikkatiyle yöneldi yurdunun insanına. Küçük kavanozumsu hayatlarının içinde sevimli böcekler gibi kımıldanıp duran, kavanoz camını bir güvenlik bariyeri olarak gören yurdunun insanına. Akşam otobüslerinin olağan yüzleriydi bunlar. Üretip gelmişlerin dokunaklı bezginliği. Mesai sonrasında günün yorduğu kasları dalgalanmaya başlayan dökük yüzler. Suda çalkalanır gibi otobüsün dur-kalklarına emanet edilmiş, güçleri emilmiş bedenler. Donmuş kalmışlardı aslında, farkındalıkları çok uzaklardaydı. Hayal kurduklarına falan inanılmasın, bir planları olduğu sanılmasın. Ruhları sığındıkları usulsüz boşlukta sersemce bir istirahatteydi o kadar.

Akşam trafiği, kaotik bir ritimle vızıldıyordu caddede. Kalabalığın hunharca ürettiği terin keskinliği son raddesindeydi. Bazı uykulu ve ayarsız kafalar sağa sola düşüyordu. Otobüs ağılının karşı çitini oluşturan son koltuğun arkasına yaslanmış, iri koyun gözlerini camdan dışarıya dikmiş yaşlı kadın, genç yazarın ilgisini çekti. Yaşlıların eskiyen, katılaşıp solan, buruşup sararan yüzlerine gösterdiği o her zamanki ilgiyle baktı ona. Sezgilerini yaşlı kadının yüzüne keşif sondajı atmaya gönderdi, eriyip gitmekte olan zamanın ayak izlerini yüzündeki çizgilerde yakalamaya girişti. Yeni hikayesi zihnindeki otomatik piyanonun tuşlarında tıngırdamaya başladı kendiliğinden.

Ev hanımı bu kadın, para kazanmamış. Doğuştan ezgin, mazlum, yenik. Pek istenmediği o evden, iki üç ayda bir ancak gidebildiği hayırsız kızının yanından geliyor. Onu görünce yüzü asılan, ısırır gibi konuşan damadının kuklası kızına çok kırılmış. “Anne gitme, birkaç gün kalsan ne güzel olur,” diyemeyen bir zamanların sarı kedisine. İki yıl önce kalp krizi geçirip öteye intikal etmiş lastik fabrikasından emekli kocası Rasim’i çok özlüyor. Televizyonun üstündeki bir temmuz pazarı hatırası fotoğrafta hiç de bir gün ölecekmiş gibi bakmayan güleç yüzlü Rasim’ini. Fener-Manchester maçında Tuncay’ın attığı golle üstünde zıpladığı koltuğu beş parçaya ayıran şişman Rasim’ini. Berbat rüyalardan uyanınca yatağın boş tarafına savurduğu elinin soğuk pürüzsüzlüğe her temas edişinden korkuyor. Zamanı derisine ve iç organlarına üfleye üfleye yediriyor, ölümden değilse de yalnız ölmekten korkuyor. Altmış yıllık ömrünün tel tel dökülen bir elbise gibi ellerinden kayarak bir çaputa dönüşmesinden, çöp kabul edilip alelacele yok sayılmak istenmesinden korkuyor.

Yaklaşıp uzaklaşan araç farlarıyla büyüyüp küçülen kadının göz bebeklerinde sağlamasını yaptığı hikâye aşağı yukarı böyleydi. Otobüs Bostancı’ya varınca ilk durakta indi. Hâlâ çıkmazlarda dolanan kadını son bir kez süzüp belleğinin dipsiz gölüne bıraktı.

Yazar, bu karşılaşmadan yedi yıl sonra deneysel nitelikteki “Yüz Hikayeleri” adlı ikinci öykü kitabını yayımlattı. Öykülerden birinde Rasim’in ölümünden sonra şu satırları yazdığı kurgulanan kadın onore edilecek, ama o bundan asla haberdar olmayacaktı:

“Senin gidişini unutmamak bana yetecek mi bilmem ama Rasim, en azından bir hatıraya tutunmaya ihtiyacım olduğuna eminim. Geçip giden ve ucun ucun küle dönüşen bu insan selinden şahsımıza düşenleri hafızalar da yazmazsa neden ki bunca nefes almak, vermek? Ben seni hep saklarım Rasim ama benim gidişim galiba hiç hatırlanmayacak. Bana senin kalbinin hafızasına otuz yıl kadar mıh gibi çakılmış olmak yetmeli belki de. Keşke tek parça ölsem diyorum, habersizce ve çok can çekişmeden ölsem. Nereye gömerlerse gömsünler, isterlerse denize atsınlar. Sarı kedimizin aylardır kapımı çalmadığını ve yalnızlığın dalga dalga duvarlara çarptığı akşamüzerlerinde içimin nasıl ürperdiğini bilmek istemezdin. Öldüğün gün sana örmekte olduğum siyah atkıyı hâlâ tamamlayamadım. Birbirine ilişen onca mevsim, hep aynı yalnızlığın sonu ölüme bağlanan nakaratını söylüyor senden sonra. Bil ki Rasim her şey artık senden sonra.”

***

Makbule Hanım, otobüste onu çaktırmamaya çalışarak izleyen gözlüklü gencin niyetinin ne olduğunu düşündü biraz. Torunu Nermin hasta olmasa üstünde duracaktı belki bir müddet daha. Zaten altmış iki yıllık ömründe emin olduğu tek şey, insanlar hakkında asla emin olunamayacağıydı. Sapık mıydı, birine mi benzetmişti artık her ne zıkkımın köküyse.

İlkokul öğrencisi torunu Nermin uzun zamandır çölyak hastasıydı. Tanısı şikâyetlerinin başlangıcından iki yıl sonra ancak konulabilmişti. İğne ipliğe dönen zavallı yavrucak ölümlerden dönmüş, düzenli perhizlerle zor bela iyileşebilmişti. Uzun zamandır da hayatına sorunsuz devam ediyordu. Fakat bir hafta önce, gurbetçi halasının getirdiği Alman çikolatasında glüten olduğu fark edilemeyince olanlar olmuştu. Anneanne Üsküdar’dan binip Pendik’e varınca, anne Şevval de parfüm fabrikasındaki işine gitmek için evden ayrılıyordu. Neyse ki son günlerde yavrucak az biraz toparlanmıştı. Birkaç güne kadar kendi evine dönebileceğini tahmin ediyordu.

Makbule Hanım bilek içine kayan saatinin kadranını dışa çevirip vakti kontrol etti. Haşim acıkmış, huysuzlanmıştır diye geçirdi aklından, hızlandı. Köprüyü geçerken arabalar yaklaştığında yükselen, uzaklaşırken sönen uğultuyu kayalara çarparak uslanan dalgalara benzetti. Ani bir esinti terden haşlanmış sırtını ürpertti. Köprüdeki insanların bomboş gözleri hiçbir şeye değmeden boşluğa saçılıyordu. Kör mü bunlar ayol, diye sordu içinden. Peş peşe attığı adımlara baktı, hiçbirinin aynı olmadığını düşündü. Birbirine çok benziyorlardı ama asla aynı değillerdi; tıpkı insanlar gibi. Köprüden indiğinde yaklaştığını söylemek için Haşim’i aradı. Marketten bir şey isterdi belki. Telefon hâlâ çalarken, artık yarım paket makarna haşlarım dünkü taze fasulyenin yanına aceleden, öyle doyar işte kör olasıca, diye fısıldadı. Elini merdiven korkuluğundan çektiğinde kocasının dün sırtına geçirdiği yumruğun yeri sızladı. Torunu aklına geldi yine, derin bir nefes alıp burnundan boşalttı.

Fatih Selvi