Sanat ve edebiyat, hayatımızda neden var ve bu denli yer kaplıyor?

Usta yönetmen Andrey Tarkovski bu soruyu şöyle yanıtlar: “Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır.”

Dünyanın gerçeğine tahammül edebilmek hiç kolay değil. İnsanlığın yeryüzündeki serüvenine baktığımızda acısız, savaşsız, hastalıksız, sürgünsüz, göçsüz, afetsiz bir zaman dilimine rastlayamayız. Bazılarımız hayatına devam edebilme gücünü kendinde bulabilmek için sanata ve edebiyata yaslanıyor, yaratılmış o dünyaya sığınıyor. Hayatın üzerimizdeki yıkıcı etkisi ancak bu yolla mı dengeleniyor? Belki de sorular sormak, kalıpları yıkmak, gerçeği dönüştürmek, zamanı ve mekânı eğip bükmek kısacası yaratıcılık, kişiyi özgür kılıyor.

Hayatta her birimizin yetenekleri, algısı ve bunu yansıtma biçimi birbirinden farklı. Bu nedenle kendimizi farklı dillerde ifade ediyoruz. Edebiyatta, resimde, müzikte, heykelde, sinemada, tiyatroda, dansta ve fotoğrafta olduğu gibi. Çünkü yaşamla kurduğumuz ilişkide hayatın sorunlarıyla yoğrulurken, geliştirdiğimiz baş etme yöntemleri birbirinden farklı. Bunun temelinde de insanın gerçeğe bakışı yatıyor. Bakış açılarından doğan farklılıklar edebiyata ve diğer sanat dallarına zenginlik katıyor. Başka pencerelerden bakmak, başka dünyalara, yaşamlara ayna tutuyor.

Bir sanat yapıtına baktığımızda sanatçının tasarımını, esas meselesini ve bize ne söylediğini görmeye çalışıyoruz aslında. Örneğin fotoğraf için düşünecek olursak, sanatçı tarafından bir şeyi işaret etmek, ben bunu görüyorum ve sizin de ona bakmanızı, onu görmenizi istiyorum demektir bu. Bir kurmaca eser içinse yazarın metne yüklediği, gizlediği anlamın arayışına girmektir. Bunun sonucunda da eser ona bakan, onu okuyanda bir haz duygusu, hoşa gitme, mutluluk, hüzün, keder, öfke, rahatsızlık, yüzleşme, arınma gibi duygulanımları meydana getirir.

Sanatın dalları her ne kadar gerçeğin kendisinden beslense de gerçeği olduğu gibi yansıtmaz. Edebi, estetik kaygılarla örülü, örtük bir anlatıma sahip olması beklenir. Edebiyatın bilgi vermek gibi bir amacı yoktur ama bazen bu yolla, geleceğe bir tür bilgi aktarımı da sağlanabilir. Anlatıcının başat derdi bu olmasa da kurmaca metinlerden, fotoğraftan, bir sanat yapıtından da öğrenebiliriz. Hayatı bir başka açıdan, o deneyimin penceresinden görebilir, insan ruhu ile ilgili bir aydınlanma ânı yaşayabiliriz ve böylece farkındalığımız artar. Çünkü sanatçı dediğimiz kişiyi içinde yaşadığı toplumdan, üzerinde doğduğu toprak parçasından ve içine doğduğu zaman diliminden azade düşünemeyiz. Sanatçı kişinin deneyiminden doğan duygular, düşünceler, geçmişte kalan anılar, yitip giden mekânlar ve o zamanın insanları kurmaca bir evrende yaşamaya devam eder. Sanatçının hayata dair incinmeleri, hüzünleri, yaşamın içinde onu yoran, rahatsız eden durumlar artık sanata dönüşmüş ve onu okuyanla arasında bir tür duygudaşlık yaratmıştır. Tanıklık edilen o an parçalarının kaydı tutulmuş olur böylece.

Son günlerde elimdeki kitapta, fotoğraflar ve metinler arasında kurulan bağla, bu iki sanat disiplininin zenginleştirici olduğu kadar yan yana durduklarında birbirinin değerini artırıcı bir güce sahip olduklarını tekrar gördüm. Birinin ana malzemesi görüntüler diğerininki sözcüklerdi ama asıl anlatılmak istenene göre şekillenen bir dil ve yapı (tasarım) söz konusuydu. Sanırım en başta hikâyeye nereden başlanacağını belirlemek üzere malzemeyi amaca uygun bir biçimde seçmek gerekiyordu. Fotoğrafta kompozisyon, ışık, gölge, bakış açısı, bakış yüksekliği ve nesneler gibi öğeler anlatılmak istenene hizmet ediyor; kurguyu oluştururken karakterler, zaman, mekân ve atmosfer ön plana çıkıyordu.

İşte, Ayrıntı Yayınları’nın 1000. kitabı olma ayrıcalığına sahip Zamanın İzinde böyle bir ruha sahip. Burhan Sönmez’in önsözüyle açılan kitapta, Enis Rıza’nın çoğuncasını kendi arşivinden seçtiği siyah beyaz fotoğraflara, Ercan Kesal metinleriyle yeniden hayat vermiş. Kesal, kitapta yer alan fotoğrafların gerçek hikâyesinden yola çıkarak, unutulan yüzleri, geçip gitmiş zamanı kendi bakış açısı ve üslubu ile bugüne taşımış.

Peki, neler var bu kitapta? Her şeyden önce tarih var. 1896’da Girit’te Müslüman bir çetenin fotoğrafı var örneğin. Ardından 2016’ya varana kadar kentler, yüzler ve sokaklar var. Anılar, aileler, gelenekler… Kadınlar var, erkeklerle el ele tutuşmuş, coşkulu, hayatın yüküyle acılı, mutlu mutsuz yüz ifadeleriyle. Erkekler var, özlem yüklü, umutlu umutsuz gözleriyle objektife bakan, artık o son bakışıyla hafızamızda yer edeni de var. Aileleriyle birlikte savaştan kaçan mülteci çocuklar var sonra, çıplak ayaklı, meraklı… Kanımca kitabın en güzel, en renkli, en neşeli, umut vadeden fotoğrafıysa bir yazarın etrafını çevrelemiş güleç yüzlü çocuklar… Elbette şiir var, sinema ve edebiyat da. Ki onlarsız asla olmaz!

Şimdilik yazının ucunu daha fazla uzatmayacağım. Gelecek yazılarda zamanın izinde yürümeye devam etmek üzere, hoşça kalın. O güne değin sevgiyle, sanat ve edebiyatla hep…

Esme Aras