Tarık Tekoğul

Perim. Kaybettim. Dirseklerim. Bir masayı aşındırıyor. Ölümsüzlük bulundu mu. Basit bir cevabı olmamalı bunun. Ne hikmetse şakıyan şu: “Muhtelif tüm duş alma olasılıklarının zihin denilen evrende uyguladığı unisex bir tecavüzden bahsedebiliriz.”

Birileri hâlâ ölümsüzlüğü bulmadıysa yaşadıklarımızı katlanılır kılan hiçbir şey yok. Ölümsüzler olmalı.

Sağa çevirmem gerekiyor. Sadece kafamı çevirdiğimde bir saygıya işaret sayılıyor bu. Ama vücudum başka bir yöne dönük olabilir tam o esnada. Ne önemi var. Sus, kahretsin. Neredeyiz. Ne önemi var. Bir masa var. Masa. Üstünde “Bu masa Descartes’a aittir” yazıyor. Descartes kim bilmiyorum ama onu görürsem bu saçmalığın sebebini soracağım. Günaydın Descartes, masanın altındaki ayaklardan birini söktüm ve çok şanslı hissediyorum. Neden mi? Çünkü ayakların birinde paslı bir çivi sırıtıyor. Evet, bununla gırtlağında anlamlı bir delik açmak kaygısı güdüyorum. Parçalama mı? Edebiyat mı? Sus sen. Tanrı seni kahretsin. Burada olmamızın sebebi sensin. Descartes’ı tanıdığını iddia eden sensin. Ben misin? Ben bana aidim, embesil. Seni içime sokmayacağım.

Defter. Bir defter. İhtiyacım olan bir defter. Tam şu anda, erekte vaziyette kelime kusacağım o deftere. Erekte olacak ne mi var? Ahmakça sorularından sıkıldım. Bu bir masa ve masalarla sevişmek yasaklanmadı, gizemini çözemiyorsam onun ırzına geçebilirim. Hahaha. Hayır, durman ge… Yoo gerekmiyor. Nasıl olsa odadan çıkamayacaksın. Benden içeride değilsin. Müsaade edersen işimi tamamlamam gerekiyor. Özgürlükle bunun ne alakası var. Hayır, bununla ilgili havalı vaazlar vermeye falan niyetli değilim. Saniye mi? Onu sen yaratmadın, soru sormayı keser misin. Dayanamıyorum, dur, siz de. Hemen. Descartes’ı bulmam gerekiyor.

Yaşam çeşitli aşamalardan oluşuyor ve süregelen bir şey. Tek bir andan oluşmuyor. Ölüm neden tek bir an olsun. Belki de ölümsüzlüğü yaşamın içindeki anlarda arıyoruz. Oysa ölümün ötesi keşfedilmemiş Amerika kıtası gibi olmalı. İksiri Lokman değil, Cortez bulacak. Ve yeni Cortez ben olacağım. Açık mı. Çok.

Yaşattığınız bu kimlik krizi -bu arada ne varlığınız ne de yokluğunuz ispatlanamaz sadece tanrı bilir bunun cevabını ve tanrı dönüşür- sinirimi bozuyor. Tabii ki şimdi uyduruyorum. Hak akışkandır. Keşişler haktan sapmış olmasa Yakuza’ya katılmanın bir yolunu bulurlardı. Tanrı benim diyorsam, ben olabilirim. Tanrı muhtemelen, “tanrı benim” diyordur. Yani şu, birinin tanrı olmadığını ispatlayamayız.

Ölümsüz tek bir kişi bile yaşıyorsa dünyada. Bu tanrıya kadar uzanan birçok şeyi anlamlı kılabilir. Dünya. Masa. Masa. Kim olduğunu bilmediğim bir insanın masası. Her gece tekrar tekrar yaratılıyor olmalıyım. Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir.

Yaratılış. İşte havalı bir kelime. Modası hiç geçmiyor. Siz çocuklar nasıl yaratıldınız. Kahretsin sizi ben yaratmadım. Az önce tanrıydım ve şimdi tanrı olmadığım için az önce yaptıklarımla övünemem. Bunu düşünmeniz gerekirdi. Olmalı, bulacağım. Canımdan mı olurum canım. Ya da olmam. Kahkaha atarım ben. Karışmayın.

Bir sonraki durak. Değilim. Cani miyim ben? Öldürmek konusundan daha çok ilgilendiğim tek bir konu daha var fakat evet. Ölümsüzlük. Ah, uhh. Burada olmalı, ölümsüzlükten bahsediyordum Leonard evet. Hayır sana ne isim koyarsam sen osun. Seçme şansını bizi buraya tıktığında kaybettin. Adını kendin mi koymak istiyorsun. Niçin. Neden önemsiyorsun ki. Adının bir bok çukuru olduğunu düşünelim, eğer tanrı zihinsel engelli değilse bir bok çukuruna dönüşmeyeceksin. Takılma. toparlamam gerek. Bekle. Ölümsüzlük diyorum, şu masanın üzerine tırmansa, gömleğinin üst düğmesini açsa, sıcacık cennetli nefesiyle bir üfürse odaya, neler olur düşündü mü? Cinsiyet mi atıyorum. Herhâlde yani. Varsa, olmalı, varsa kadın olmalı. Cennetli nefes diyordum. Duyuyor musun Descartes. Kadın diyorum, her neredeysen bir kadın edinmelisin kendine. Tüm kadınlar ölümsüzlükten bir şube olmalı. Ölümsüzlükse onların kraliçesi. Tapınmayı beklediği erkekler tarafından ısırılacak ve tecavüz edilecek. Erkek egemen dünya, bir kraliçenin; ölümsüzlüğün kasıklarından başlayacak hükmetmeye.

Kıyamet senaryosu falan değil Harbard. Sana olacaklardan bahsediyorum. Kaçınılmaz. Nihayet. Kıyamet. Bir sabahki güneş doğmuyor. Güneş. Hahaha. “Aaa güneş nerde beyler” diye inliyorlar ve ambulansların terf şoförleri ağızlarında tuttukları filtresiz sigaralarla üzerlerine geliyorlar. Değil. Arınmadan da geceden de intikamdan da fazlası anlattığım. İnsan olmaklığın anlamına, sınırsız ve kuralsız bir doğa durumuna, petrolün penisini ezilmiş halkların üzerinde sallayamayacağı bir dünyaya ancak böyle ulaşacağız.

Descartes, neredesin allahın cezası. Söyle bana var mısın. Armut dersem çıkacak mısın, böyle bir son düşünür müsün, ya seni ya da ölümsüzlüğü bulacağım. Duyuyor musun. Kahrol. Kontrol.

Demek sen. Benim minik yaramazım. Harbard’dan sonra konuşmak için hayli cesur hissetmen gerekiyor. Ne. Kutlarım evet. Hayır kendimi en kötüsüne falan inandırdığım yok. Zekânızı başkası yaratmış olmalı ve eğer varsan tanrı sana sesleniyorum, bu gerzekleri başıma bela ettiğin için çok incindim sana. Ölümsüzlüğü bulduğumda yanına geleceğim ve tüm bunları zamanın kıskaçları altında inlemeden özgürce konuşacağız. O vakte dek özgür irade meselesi hakkında biraz düşün lütfen.

Sana geleyim yaramaz. Dün gece pek sessizdin, Alamanda masayı gıcırdattı durdu. Harbard yani evet. İsimlerinizden nefret ediyorum. Masa. Uyumak için en ideal yer değil. Özellikle tanımadığın bir ahmağın masası. Üstelik gıcırdıyor. Daha kötüsü şu: çok yalnızım, değilim, öyle miyim, tamam, sakin ol, susar mısın az. Bir masayı katlanılır kılan nedir adlı seminer başlasın.

Öhömm. Öhömm. Kıymetli misafirler, sayın protokol çok sexysiniz. Bu gece n’apıyorsunuz. İki kadeh parlatmaya ne dersiniz.

Öhömm again. Masalar çeşitli ebatlarda şekillenir ve evimizin baş köşesine kurulurlar. Peki bu sadık dostları bize musallat edenler kim. Neden insan bir masaya gereksiniyor. Masa bize gereksinmiyor. Biz ona gereksiniyoruz. Bu sandığımız kadar özgür olduğumuz saplantısını haksız çıkarmaz mı. Masaların da insanları gereksindiği alternatif evrenler düşlediniz mi. Tabii ki hayır. Sizin yerinize bunu ben yapıyorum nasıl olsa. Ne de kolay değil mi pireler. On yaşındaki çocuklar gibi birbirinizle yarışıyorsunuz. Yeni uydular, koloni arayışları falan. Çocuksunuz. Ya uzak bir evrende masalar insan gereksiniyorsa bu gerçekle nasıl yüzleşeceksiniz. Çok geç olmadan yırtmaçlı muhtarlar ve üçgen ceolar. Dediklerimi kabul edin. Harbard. Canın cehenneme. Peygamberliğimi ya da mehdiliğimi ilan etmiyorum. Bekle tanrının gazabı. Size demedim sexy onur kurulu üyeleri. Geceleri nasıl uyuduğunuzu ve sifonu nasıl çektiğinizi bilmemek beni deli ediyor. Her birinizin o kirli ve daha önemlisi önemsiz hayatlarınızı delicesine merak ediyorum fakat masa hakkındaki meselemiz bunların hepsinden kıymetli. Birleşmiş milletleri, nato’yu, artık kaç tane daha dünyanın ağzına sıçmıyormuş gibi davranan kurum varsa hepsini göreve davet ediyorum. Dünyamızın geleceği sizin elinizde demeyeceğim kaz kafalar çünkü benim elimde ve onu yamyamlara yem etmemekte kararlıyım. Derhal masalarla ilgili birimler kurulsun ve uzayın derinliklerine öncü birlikler gönderilsin.

Alkış, ıslıklar, sexy muhtar çığlıkları, buruşuk suratlı ceoların zoraki gülümsemeleri. İndim Harbard. Lanet. Alamanda kardeşine sahip çıkamaz mıydın. Kürsüden indim evet.

Oda. Karanlık ve siz çocuklar fazla sakarsınız. Bir yerlere çarpıp duruyor ve bir şeyler kırıyorsunuz. Zihnimde mi oluyor sadece? Sana orta parmağımı kaldırıyorum vasat kadın. Nasıl yarattım seni ben böyle be kadın. Ölüm bir kadına dönüşseydi bu sen olurdun. Ama seninle değil antitezinle sevişeceğim ve dünyaya yeni herolar getireceğim. Tanrının katında hükmetmenin, maşmelov emmek kadar basit bir şey olduğuna kanaat getirmek istiyorum. Hayır sizi yanıma falan alamam. Kendisiyle konuştum evet. Evet, tanrıyla. Bir kişilik yeri olduğunu söyledi. Şimdilik bu bahsi kapatalım mı?

Oda demiştik. Küçük ve kapıyı açamıyoruz. Pencere yok. Bitmeyen bir mum var. Hiç sönmüyor. Ölmüş olabilir miyim? Ölüm bir mumun asla tükenmediği, erimediği yer olabilir mi? Size sormuyorum soytarılar. Öldüysem çok üzülürüm. Biraz daha zengin bir tasarıma gözümü açacağımı umardım. Güneş gözlüklü zürafalar ve trans gergedanların hakkını alabildiği bir dünya. İşte o zaman derdim ki, hey tanrım hayal gücün yeterince zenginmiş, bağışla.

Trans gergedanlar mı? Homofobik falan değilim. Descartes böyle biriydi veya biridir belki. Emin değilim. O kelimenin anlamını bile bilmiyorum ve burada internet yok.

Tek kitap, tek kitap, tek kitap var. Kapağında şunlar yazıyor:

“Genişletilmiş, Nazireli ve Kuşe Kâğıda Basılmış Kötü Cin

Yazan: Descartes”

Kitaptan bahsedeceğim Harbard ve Alamanda ve adın neydi senin, hah Katerina. Ama önce gergedan çalıştayına katılmam lazım:

Ses bir iki, yeryüzünün en uzak bölgelerinden aramıza katılan nice cengaveri saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Moderatörlüğünü üstlendiğim trans gergedanlar var mıdır çalıştayı, diliyorum ki kozmosa hayırlar getirir. Yazdığım son şiirin bir pasajını okumak üzere kainat şiir okuma birincisi Mamout Ghandi’yi sahneye davet ediyorum. Arkadaşlar o rahleye mousepad konacak. Yanındaki küçük sehpaya da peçeteyle su koyun. Çok yorulmuş gibi yapsın. Arada ağzını ıslatsın falan.

Uzaktır uzak ejderleri tepişen evlerin deli aroması
tepişir ejderler ve inan çöplükler aramaz bir kadını
Kadın, durur ve havalanır
Gelmiştir uçmaya
gitmiştir konmaya
Buradan dağları zıplatacak testisleri seçiliyor neyse ki
Hey testisli kadın
Vatanseverlerin canı feda sana
Sen ol ve bol kolonya sür ve vazelin buradan ötesi
Tanrı anlamaz, bana anlat, hitap “inanç” evet
Belki yakalarsın, belki değil: Seni sevdiğimi bil

Elini niye kulağına götürüyor. Mamout, hey. Bu şiir seni öldüremez dostum, lanet çalıştaya geçmemiz gerek. Suyunu iç ve buradan defol.

Evet kıymetli konuklar. Açılış konuşmalarını yapmak üzere kimseyi sahneye falan çağırmayacağım. Çünkü sahneye çağırıldığınızda kendinizi ilah zannediyorsunuz. Burada tek bir ilah var. Ve hepiniz kim olduğunu biliyorsunuz. Çalıştayımızı hava atışı yerine toplumsal cinsiyet tanrısına sunacağım modern bir kurbanla başlatacağım. Evet kıvrık bıyıklı, az sola döner misin. Yeni dünya, senin büzüşüp kokan cesedin üzerinde parıldayacak. Neler hissediyorsun? Dur konuşma. Bam. Tek atış ve kalbe. Kimse paniğe kapılmasın, tanrıya sordum ve bir sorun olmadığını söyledi.

Trans gergedanlar, kimliklerini yeni yeni açıklamaya başladılar. Dayatmanın her türlüsüne karşıyız fakat kimse gergedanlara bir şey dayatmak da istemiyor. İnsanlık ne gergedanları ne de transları umursuyor. İkisinin birbirine dahil hâlini neden umursasın. Evrim, sadece egemenlerin tahtlarına yapışmasına olanak tanımadı, evrim yeni bir toplumsal cinsiyet daha yarattı ve dostlarım bunu provoke olarak algılamayın lütfen ama bu cinsiyet tanrısallık. Evet, yanıma gelen birkaç kişi tanrı cinsiyetine sahip olduklarını ve sadece onunla sevişmek istediklerini söyleyip duruyor. Onlara engel olamıyorum ve doğum kontrol yöntemini fazla yenilikçi buluyorlar. Parkta kaydıraktan kayarken birbirine sümüklerini süren tanrıcıklar görmek istemiyorsanız sözlerime kulak verin. Ne peygamberim, ne mehdi. Birini arıyorum. İsmi Descartes, bana yardımcı olacak biri varsa şimdi tam sırası, yoksa evrime müdahale etmem ve bahsettiğim minik yüce formları aptal yaz dizilerinde izlemeye başlarsınız.

***

Tam olarak. Nerede bitiyor ve nerede başlıyor. Başka biri olabilir miyim, Descartes olabilir miyim. Hayır, susun, izinlisiniz. Kendimle baş başa kalmak istiyorum, tüm bu saçmalıklardan sıkıldım. Sen mum, sönmemen beni deli ediyor. Üflemekten başım dönüyor ama sönmüyorsun. Cehennem varsa orada erimeni istiyorum. İlk fırsatta bir dilekçe yazacağım. Yoksa sebebi sen misin. Sensen yardım et. Buradan çıkmam gerek. Kim demiş. Ne anlamadım. Mumlar konuşamaz mı. Hahaha. Bu saçmalıklara ayıracak vaktim yok. Yeteri kadar zaman geçtiğinde mumlar da konuşacak. Gün gibi açık bu. Dönüyor, başım.

Tam olarak ne zaman bitecek. Kararları kim veriyor. Ben vermiyorum. Düşünüyorum, öyleyse ben vermiyorum. Kahretsin ben vermiyor olmalıyım. Evet evet, ben vermiyorum, bu kesin. Kim veriyorsa, kimin verdiğini kim biliyorsa iletsin ya da bilsin:

Mum sönmüyor. İksiri geriye sarar mısınız?

Tarık Tekoğul