PiNana, Ayşe Başak Kaban’ın ikinci romanı. Nota Bene Yayınları’ndan 2022 yılı içerisinde çıkıp raflarda yerini aldı. Kitabı okuduktan sonra, geçtiğimiz ay, aynı zamanda yazar olan İdris Erdoğdu hocamın Datça’da öğrencileri yazarlarla buluşturmak niyetiyle hayata geçirdiği proje kapsamında Ayşe Başak Kaban’la bir araya gelme ve ona roman hakkında sorularımızı sorma fırsatı da yakalamıştık.

PiNana’nın hikayesi Datça’yı pek andıran hayali kasaba Küçükfaraşkoyu’nda geçiyor. Farklı karakter ve özellikler taşıyan bir grup kadının, kasabada doğayla iç içe bir hayat süren anneanne Nana, torun Pina ve Nana’nın büyüttüğü Rabiş’in etrafında bir araya gelmesiyle şekilleniyor roman. Bu kadınlar Nana’nın çiftlik evinde farklı nedenlerle toplanıp bir süreliğine birlikte yaşamaya başlıyorlar ve kadın dayanışmasıyla ayakta kalıyorlar. Çiftlik bir nevi kurtarılmış bölge ya da Nana’nın bilge ve dik duruşu, bahçe duvarlarının içindeki çok sayıda köpek ve türlü hayvanla birlikte kadınların kendilerini koruma altında hissettikleri bir sığınak olarak da nitelendirilebilir. Bana daha çok bir ütopya adasını da hatırlattı bu çiftlik. Nasıl ütopyalar dış dünyanın etkisinden uzaktaki adalarda kuruluyorsa, kadınlar da bu çiftliğin sınırları içinde eril tahakkümden ve erkek egemen toplumun vurdumduymazlığından kendilerini izole edebilecekleri bir alan yaratmışlar. Kötülüklerden, haksızlıklardan, düşmanlıktan ne kadar uzakta kalınabilirse tabii. Eğer çevresinde gerçekten büyülü, masallarda olan bir koruma kalkanı ya da bir gözbağı yoksa hele. Nitekim onları çiftliğin dışında mücadele etmek zorunda bırakan ve içeri sirayet etmeye çalışan olayların gelişimiyle romanın hikayesi akmaya başlıyor.

Hikayeyi burada özetleyecek değilim. Niyetim romanda dikkatimi çeken hususlardan bahsedip okuyucunun değerlendirmesine katkıda bulunmak. Öncelikle ilk başta dikkat çeken dil ve atmosfer oluşumundan söz edeyim. Romanın daha ilk sayfalarında masalsı bir dil ve atmosfer okuru içine çekiyor. Bir noktaya kadar zamansız ya da zamanlarüstü bir hikaye okuduğumu düşündüm ben. Bu tür anlatıların fantastik öğeleri keyifle seziliyordu, ben de kendimi böyle bir metin okumaya hazırlamıştım. Hikayenin günümüzde geçtiğini gösteren ilk işaretleri gördüğümde –cep telefonu, Jackie Chan vb.– şaşırdığımı söyleyebilirim. Hatta biraz canım sıkıldı. Bu masalsı anlatımın günümüz dünyasının sıkıcı araç gereçleriyle ve dertleriyle bozulacağını, uyuşmayacağını, bir yerde tavsayıp dilin etkisini yitireceğini ve atmosferi zayıflatacağını, kısacası işin tadının kaçacağını düşündüm. Ne var ki ve ne iyi ki korktuğum başıma gelmedi. Kaban, dilin ve hikayenin tadını sonuna kadar dengede tutmayı başarmış kanımca. Öyle ki bu uğraş ve sağlanan denge bir noktadan sonra sempatik bile gelmeye başladı. Kuzgunların uçuştuğu, otların toplanıp kaynatılığı, birtakım ritüellerin kadınlarca sergilendiği bir atmosferde, ansızın Kahin’in yaşadığı değirmende değirmentaşının üstünde bir dizüstü bilgisayarla karşılaşmak sözgelimi, romanın diline öyle alışmıştım ki beni rahatsız etmek bir yana gülümsetti. Hatta sayfalarca giden masalsı dünyanın içine arada bir giren cümlelerle ya da sözcüklerle okuru günümüze sıçratması anlatımın etkisini artırmış da diyebilirim.

Diğer ilgimi çeken husus karakterlerin çeşitliliği idi. Elbette her karakterin belli bir özelliği ile öne çıkması normaldir. Günlük hayatta karşılaştığı “normal” ya da “sıradan” insanlarla biraz sohbet etsek akla gelmeyecek geçmişleri ya da özellikleri olduğunu fark ederiz. Burada biraz yazarın da bilinçli tercihiyle –ya ne olacaktı, birileri zorla mı yazdıracaktı demeyin, karakter zaman zaman kendini belirli bir şekilde yazmaya zorunlu kılabilir yazarı– bir araya gelen kadınların özellikle birbirlerinden oldukça farklı olmalarına ya da bir özelliklerinin öne çıkarılmasına niyetlenilmiş. Kadınlar televizyon reklamlarında görmeye alıştığımız yerleşik “güzel”, “normal” kadın standartlarında değiller. Bu da sahici bir durum aslında. Rabiş bir yengeç çocuk olarak doğmuş, kambur; Nana doğanın dilinden anlayan yaşlı bir bilge, büyücüyü andırıyor, biraz tekinsiz; Seher çok uzun boylu ve kilolu, erkek gibi bir kadın; Füsun lezbiyen ve sevgilisiyle tüp bebek ikizleri oluyor; Saliha deli lakabı almış bir münzevi; İris kocasını öldürmeyi düşünmüş, kocası tarafından kliniğe kapatılmış, İnci ve diğerleri tarafından oradan kaçırılmış; Dicle KHK’lı ve hikayenin ana eksenlerinden birini oluşturan, köye sonradan gelen Zühal bir katil, ama daha fazlasını yazmayayım, okuyacak olanın da tadını kaçırmamak için… Burada akla şu soru gelmiyor değil: Yazar KHK’ya da, koca şiddetine, nefsi müdafaaya da, cinsel yönelimlere de, toplumdan fiziksel, zihinsel ya da görüş farklılıkları nedeniyle dışlanmışlara da dokundurayım, es geçmeyeyim diye “öteki” diyebileceğimiz tüm karakterlerden bir numuneyi bir araya mı toplamış? Bu eleştirilebilir bir nokta olabilir fakat öte yandan şu da bir gerçek ki on, on beş kişi ya da kadın rastgele toplansa içlerinden yukarıda saydıklarımdan bir kısmını hatta daha fazlasını yaşamış olanları bulmak hiç de zor olmaz. Bu nedenle her ne kadar ilk bakışta bunca farklı derdi olan kadının bir hikayede yollarının kesişmesi inandırıcı gelmeyecek olsa da özellikle memleketin hiç de iç açıcı olmayan hali göz önüne alındığında yazar insaflı davranmış demekten de kendimi alamıyorum.

Ayşe Başak Kaban

Cadılık ritüelleri, doğal fenomenler, otlar, şarkılar, kokular, danslar, tılsımlar, kehanetlerle aslında doğayla barışık, doğayla iç içe bir feminizmi işaret eden romanda –üzerine çok şey söyleyemeyeceğim, yerleşik kavram ve terimlerde hataya düşmekten kaçındığım bu alana fazla girmeden– dikkatimi çeken noktalardan biri de kadınların sadece iyi, erkeklerin sadece kötü rollere büründürülmemiş, yüzeysel ve bütünsel bir genellemeye gidilmemiş olması. Kimi karakterlere biraz torpil geçilmiş olsa da genel olarak çoğu iyi ve kötü, olumlu ve olumsuz, yeterli ve yetersiz yönleriyle gösterilmiş. Eril anlayışı ve düzeni temsil eden kadın karakterler de var, Füsun’un annesi Meral Hanım ve Cesur’un annesi gibi. Tam tersine günümüzün otoriter, baskıcı, din eksenli ve erkek egemen yönetim sistemini simgeleyen muhtarı gördüğümüz gibi, Fırıncı Asım gibi ya da Clark Sadri gibi kadınların ya da haklının, iyiliğin, adaletin tarafında duran erkeklerle de karşılaşıyoruz. Yazarın saf iyi ve saf kötü tuzağına birçok karakterde ve romanın genelinde düşmemiş olması da olumlu taraflardan biriydi benim için.

Romanın kanımca zayıf noktalarından biri bazı eksik ve yarım kalmış hikayecikler ya da karakterlerdi. Örneğin Pina’nın babasının romanda geç ortaya çıkması ve derinleştirilmemiş olması dikkat çekiciydi. Romanın çözülme sürecinin de biraz daha derinleştirilebileceğini, Nana’lar ve muhtarla köylü güruhun karşılaşması sonrasında muhtar gibi çizilmiş bir karakterin sahneden hızla silinmesi, işin peşini bırakması da sahicilikten uzak geldi bana. Ancak şöyle de değerlendirilebilir, hukukun o kadar çiğnendiği, adalet duygumuzun zedelendiği bir dönemden geçiyoruz ki, düzenin temsilcisi muhtarın haksız çıktığında arkasını dönüp gitmesi bize ne yazık ki durumun inandırıcılığını sorgulatıyor, olmayacak işmiş gibi geliyor. Bu kimine göre pek de eleştirilmeye değmeyecek noktalar dışında kurgunun genel anlamda aksamaması, karakterlerin sahiciliği, dilin ve yarattığı atmosferin dengesi göz önüne alındığında başarıyla kotarılmış bir romanla karşı karşıyayız diyebilirim. Ayşe Başak Kaban hem zor, yakıcı, çetrefilli sorunsalları ikirciksiz, net bakış açısıyla kavramış ve bunları okura aktarmış hem de estetik keyif veren bir dille edebiyatın hakkını vermiş.

Nana gibi kendisiyle, doğayla barışık, insanın da kurdun kuşun da hakkını gözeten bir nineyle ve Pina gibi vicdanlı ve meraklı bir çocukla bizi tanıştırdığı için teşekkürler Ayşe Başak Kaban’a, ikisinin de yani PiNana’nın bize söyleyecekleri, anlatacakları, sezdirecekleri pek çok şey var, romanı okuyunca hem bana hak vereceksiniz hem de Küçükfaraşkoyu’nda neler olduğunu öğreneceksiniz.

M. Özgür Mutlu