8.Haziran.22

Bana öyle geliyor ki hiçbir sanatçı, kendi bestesi olan bir şarkıyı yüzlerce kişiyle birlikte söyleyen bir ses sanatçısının tatminini yaşayamaz. Bu, bence tabii, bir sanatçının yaşayabileceği en üst manevi tatmin. Sözgelimi hiçbir yazar, hiçbir fotoğrafçı, hiçbir heykeltıraş, hiçbir sinemacı bu hazzı tadamaz. Bu son saydıklarımın alıcısı zaten ürünle yalnız kalmak ister. Fotoğrafçının, çektiği fotoğrafla o fotoğraf arasına girip açıklama yapmasının kime ne faydası olur? Göre göre alıştık ama aynı şey bir yazar için de fazlasıyla geçerli: Kendi yazdığı metni okura açıklayan yazar kadar acıklı ve gülünç bir şey olamaz şu fani dünyada.

Kimse yazarıyla birlikte kitap okumak istemez. Neden istesin ki? Fakat birlikte şarkı söylemek çok başka. Büyülü bir şey o.

13.Haziran.22

Ankara’da hava kıyamet gibi. Eh, hayatlarımız zaten boktan. Edebiyat ortamı, sosyal medya, her yer çöplük gibi. İnsan delirmemek için çare arıyor haliyle.

Zeki Müren’in canlı konser kayıtlarından seyirciyle konuştuğu bazı bölümler var. İyi dilekler, sevgi sözcükleri gırla. Kostüm değiştirmeye giderken seyirciyle cilveleştiği yerler var ki of of! Bu kısımları küçük videolar halinde kestim, sakladım. İçim patlayacak gibi olduğunda açıp bunları dinliyorum, hakikaten moralim düzeliyor. Allah gani gani rahmet eylesin, toprağı bol olsun Paşamızın.

Zeki Müren’in “Bıldırcın Yağmuru” adlı bir şiir kitabı var. Kitaba erişmek nasip olmadı henüz. Fakat YKY’nin “İşte Benim Zeki Müren” sergisiyle ilgili bir haberden bir şiirini okuma şansım oldu [Paşa’nın Bodrum’da bir radyoda seslendirdiği bazı şiirlerini de dinledim elbet, kitapla aynı adı taşıyan bir şiir albümü var]. “Biyografim” adlı şiirinin antresi şöyle:

“6 Aralık 1933
Doğmuşum… İyi halt etmişim.”

14.Haziran.22

Bu aralar filmleri, kitapları yarım bırakıp duruyorum. Biraz ondan, biraz bundan derken iyice obur okura dönüştüm: Karnı tok, gözü doymayan. Her şeyden tatmak istediği için yediği hiçbir şeyin tadına varamayan. Yine de [çok severim, çok eski huyumdur kendimi hırpalamak ama] kendime haksızlık etmeyeyim. Çok beğenerek izlediğim filmler [Karanlık Kız, Kahraman], hayranlıkla okuduğum kitaplar [Tiamat, Zamansız] olmadı değil.

Geçen akşam da, mutfağa girmiş fare gibi kitaplığa saldırırken Beckett’in “Aşksız İlişkiler” kitabını yağmaladım. Arka kapak yazısında “çarpıcı” diye öne çıkarılan, kitabın ilk öyküsü “Dante ve Istakoz”u okuyuverdim. İyi öykü gerçekten. Biraz tuhaf bir şahsiyet olan Belacqua Shuah, teyzesinin istediği ıstakozu esnaftan alıp akşama kadar yanında taşıdıktan sonra teyzesine götürür. Karakter ıstakozun canlı canlı kaynatılacağını öğrendiğinde, o günlerde idam edilecek olan bir katili hatırlar. Daha doğrusu o anda değil, ama öncesinde birkaç kez adı geçmiştir mahkumun. [Öyküde daha önce, ekmek kestiği gazetenin üstünde de görürüz idamlık mahkumun adını: McCabe]. Karakterimiz, adamın son günü olduğunu hatırlar durur. Teyzesi ıstakozu nasıl pişireceğini söylediğinde itiraz eder Belacqua: “Onu canlı canlı kaynar suya atamazsın.” Istakoz için dillendirse de McCabe için de çabuk ve acısız bir ölüm diliyordur aslında: “Öyleyse, dedi Belacqua içinden, hızlı bir ölüm olsun. Tanrı bizimledir.” Ve fakat son cümle gelir ardından, darbeli matkap gibi iner okurun zihnine: “Değil ama.”

Tabii ıstakoz deyince Vüs’at Bey düştü aklıma. Bilmem kaçıncı kez, açtım okudum Istakoz öyküsünü. Bener’in öyküsündeki Reşat Bey de en az Belacqua kadar huzursuz bir tiptir. Kendisiyle didişir en başta. Yanına uğradığı Gümrük memuru Ziya Bey’in “düşürdüğü” ıstakoz, bu öykünün de merkezidir. Tıpkı Belacqua gibi, Reşat Bey de ıstakozun “canlı canlı” haşlanacağını bilmiyordur. Yiyip içerler gümrükçü Ziya’yla. Öykü şöyle biter:

“O gece burnumdan geldi. Bir kez çok kaçırmışız, içim dışıma çıktı. O bir şey değil, düşümde sabaha dek ıstakozlarla uğraştım. Kimi bacağıma saldırdı, kimi kolumu kaptı, kimi de gözümü oymaya kalkıştı.”

Böyleyizdir: Öldürmek için beslediğimiz hayvanları kesip kesip yemekte beis görmeyiz. Mezbahalarda acı içinde kıvranarak can veren hayvanlara da aldırmayız. [Yeter ki can alan biz olmayalım. Önümüze hazır yani pişmiş halde geldiği sürece sorun yoktur.] Çabuk büyüsünler diye gece gündüz ışık altında tutulan ve sürekli yemekten patlayan tavuklar da, doğrusu pek gündemimizi işgal etmez. Fakat tıpkı Belacqua ve Reşat Bey gibi, canlı canlı pişirilen hayvanları gördüğümüzde sarsılırız.

Daha önce de yazdıydım: Hapishaneler ve mezbahalar olduğu sürece savaşlar bitmeyecek.

15.Haziran.22

Gecesi ölüm olan adam

Ona kalırsa gündüz ölmek büyük bir haksızlıktı. Gün bütün canlılığıyla sürerken, güneş açmışken tepede ya da ince bir yağmur yağarken, hatta hiç sevmediği kar yağarken bile… Yani hayat bütün kılcal damarlarında taşırken hayatın coşkusunu, ölüvermek… Olacak iş değildi. Ama gece farklı. Gece biraz ütü yapmak, sevişmek, televizyon karşısında uyuklamak için varsa biraz da ölüm için vardı. Biraz değil, en çok ölüm için vardı gece. Ölüm, işini rahat görebilsin diye vardı gece. Karanlığın ölümle bir anlaşması vardı. Karanlık, ölüm ve gece kapalı kapılar ardında gizli bir anlaşma imzalamışlardı. Kainatın en kadim anlaşması. El sıkışmışlardı kötü adamlar gibi gülerek. İşte o günden beri üç kişi gezerlerdi hep.

Gecesi ölüm olan adam, bir yaz günü deniz kenarında, birasını yudumlarken öldü. Oysa yatağında ölsün isterdi. Ve gece olsun.

16.Haziran.22

Brian Fagan ve Nadia Durrani’nin yazdığı, Ceren Demirdöğdü’nün tertemiz, pürüzsüz ve lezzetli çevirisiyle okuma imkanına eriştiğimiz “Yatakta Neler Yaptık? – Yatay Bir Tarih” adlı kitaptan öğreneceklerimiz gırla.

Modern tıbbın icadından önce insanlar evde doğar, genellikle de [eğer savaş, soykırım ya da bir katliama denk gelmezlerse] evlerinde, yataklarında ölürdü. “Yatakta Neler Yaptık?” kitabından öğrendiğimize göre insanların %70’i halen yataklarında ölmek istiyormuş. Fakat böyle bir ölüm bugün çok az insana nasip oluyor. Yatak, uyku ve ölüm arasındaki güçlü bağdan söz edilebilir. Ölüm, sonsuz bir uyku değil midir? Uyku, yarım ölüm değil midir?

Eski toplumlarda, ölenlerin bilhassa varlıklı ve soylu olanların eşyalarıyla [ve hatta hizmetçileriyle] gömüldüğünü bilirdim de yataklarıyla birlikte gömüldüğünden gafildim. Kitaptan aktarıyorum, 114. sayfasından:

“MÖ üçüncü bin yılın ortalarında Sümer Kralı Lagaşlı Urukagina bu gidişata bir dur demiş ve cenazeyle birlikte gömülen eşyaların sayısına bir sınırlama getirmişti. Örneğin gömülecek bira bardaklarının sayısı yediden üçe, ekmek somunlarının sayısı ise 420’den 80’e düşürülmüştü. Ayrıca Urukagina bir cenaze için yalnızca bir yatak ve bir baş dayanağı kullanılmasına izin veriyor, defin işlemi tamamlandıktan sonra yatağın mezardan çıkarılmasını emrediyordu.”

***

Bir arkadaşım, birkaç gün önce öğle yemeğindeydik, masadaki diğerlerini işaret ederek, en kaygılımız sensin dedi bana ve ekledi: “Kaygı küpüsün.”

Doğru söze ne denir bilmem ama arkadaşımın söylediği bana bir kaygı daha armağan etti. Çünkü hiç benzemek istemeyeceğim bir karakter varsa, o da Woody Allen’ın yarı-entel, ölüm korkusundan kafayı yemiş, “kaygı küpü” karakterleridir.

Onur Çalı