Yazmak edimi üzerine düşünürken, İlhan Berk’in o cümlesi düşüyor aklıma: “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz.”

Hassas ve huzursuz ruhlar iç dengelerini ancak böyle kuruyor, huzura erebiliyorlardır, ondan belki. Mutluluğu yazmanın bir cazibesi ve çekiciliği yok aslında. Mutluyum, mutlusun, mutlu… Ne güzel! İyi de, dünya öyle bir yer değil. Hayatla bir tür geçimsizliği, sistemle derdi, didişmesi, itirazı (anlatmak, aktarmak, göstermek istediği bir şeyi) olan insan üretir diye düşünüyorum. Aslında öykünün doğasında da vardır bu çatışma. Birey başkalarıyla, değer yargılarıyla, ahlaki yapıyla veya toplumun kurallarıyla çatışabilir. Belki de en önemlisi kişinin iç çatışmasıdır.

Öykü demişken, Kâmil Erdem’in Sel Yayıncılık tarafından basılan son kitabı Yok Yolcu’yu okurken, “Havalar Yine Isınacak” öyküsünde birkaç cümleye rastladım. Tam da aklımdan geçene, söz etmek istediğim asıl konuya hizmet ediyordu öykü karakterinin düşüncesi:

“Fotoğrafta boşluklar olmalı der Celal Bey, bakan doldurmalı orayı. Ben şimdi boşluksuz anlatsam, roman olur. Sıradan bir hayat bizimki. Herkesinki gibi. O yüzden birkaç fotoğraf göstersem, zaten anlarsınız.”

Sanatın, okuyanın doldurabilmesi için boşluklar barındırması gerektiğinden hareketle, “Bir fotoğrafı okumakla bir öyküyü okumak aynı şey midir?” sorusu çengelleniyor şimdi aklıma.

Önceki yazımda, fotoğrafların ve metinlerin el ele tutuşmasından yola çıkarak Enis Rıza ile Ercan Kesal tarafından hazırlanmış Zamanın İzinde adlı kitaptan söz açmıştım. Kitaptaki fotoğrafların ve metinlerin hikâyesinin hoşa gitmekten çok içli, insana değen, dokunan, rahatsızlık veren, acıtan bir yanı vardı. Hayatın olağan ritminden çıkagelen, kurumuş çınar yaprakları gibi takvimlerden koparak günümüze savrulan siyah beyaz fotoğrafların hepsi gerçek, hepsi yaşamın içinden. O kentler, sesler, yüzler, sokaklar bize ne/ler söylüyor olabilir? Kalemiyle bunun peşine düşmüş Ercan Kesal.

Matbaanın icadı ve fotoğraf makinesinin yaygınlaşmasıyla, fotoğrafla yazının yan yana geldiği örnekleri birçok alanda görürüz. Örneğin reklamcılık, böyle bir birlikteliğin sonucudur. John Berger, Bir Fotoğrafı Anlamak kitabındaki makalesinde buna değinir. Bir dönemin kartpostallarında fotoğraf ve şiir bir arada kullanılmıştır. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde verilen ödevler arasında bir fotoğrafa öykü yazdırmak vardır. Günümüz yayıncılığında bazı edebiyat dergileri, fotoğraflara yazılan en iyi öyküleri yayımlamayı hâlâ sürdürüyor. Bu alanda sergiler düzenleniyor, kataloglar hazırlanıyor. Geçtiğimiz kış aylarında Antalya’da açılan ve küratörlüğünü İbrahim Karaoğlu’nun üstlendiği, Lütfü Dağtaş’ın “Fotoğrafın Caz Saatleri” adını taşıyan sergisine pek çok sanatçı gibi ben de bir öykümle katkı sunmuştum.

Fotoğraf ve yazının yakınlığını “göz ile dil arasındaki uyum” olarak tanımlarsak, –ki Zamanın İzinde böyle bir birlikteliğin ürünüdür– işe ortak noktalarını tespit ederek başlayabiliriz diye düşünüyorum. Şimdi fotoğraf ile öykünün kesişim kümesine bir göz atalım.

Görüntülerin kendi dili vardır. Öyküde ise görüntüyü canlandırmak için sözcükleri kullanırız. Kahkaha, jest, mimik, kırışıklıklar, çizgiler, gülümsemeler, dudak bükme gibi detayları fotoğraf doğrudan gösterirken, yazıda tarif etmek gerekir. Örneğin, “Nasıl bir gülümseme, nasıl bir kahkaha?” sorusuna yanıt verecek şekilde, “yüzündeki buruk bir gülümsemeydi” ya da “deli kadın kahkahaları atıyordu” gibi betimlere ihtiyaç duyulur.

Fotoğraf bir ânı anlatır. Fotoğrafın gerçek hikâyesini, ancak o görüntüyü kaydeden kişi bilir. “Kayda alınan anda ne oldu ya da olmaktaydı?” sorusu da öykünün konusu olabilir. Her iki sanat dalında da yaşamdan bir an kesiti ele alınır. O an geçmiştir ama fotoğraf geçip gitmeyi durdurur. Öykü yazarı da bir durumu/olayı anlatabileceği gibi bazen yalnızca tek bir ânı anlatmayı seçer.

Bu durumda her ikisinin zamanla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Fotoğrafın çekildiği an şimdidir; fotoğrafta hikâyesi olan “şey”in bir zamanı vardır. Nasıl ki görüntünün kaydedildiği an ile fotoğrafa bakış ânı arasında bir zaman farkı varsa, öykünün de yazılma ve okunma zamanı vardır. Bir de anlatı zamanından söz edebilir ki hikâyenin geçtiği zaman dilimidir bu.

İkisi de kalıcıdır. Söz uçar yazı kalır. An geçip gider, fotoğraf karesinin dondurduğu görüntü var olmaya devam eder. Böylece o görüntü saklanmaya elverişli hâle gelir, unutulması engellenir. İşte Ercan Kesal’ın yaptığı gibi fotoğraf, çok sonra bile sözcüklerle canlanır, yeniden hayat bulur.

Sanatın bütün dallarında olduğu gibi bu iki disiplin farkındalığaihtiyaç duyar. Gözlem gücü gerekir. Çünkü sosyal yaşamın içinde tema her yerde olabilir. Sanatçı tanık olduğu bir olayı kendi deneyiminin süzgecinden geçirerek aktarır.

Tam da bu noktada bakış açısı devreye girer. Hakikat bakış açılarına göre değişiklik gösterebilir. Öykünün merkezindeki ne yazardır ne de okurdur. Öykünün merkezinde duran kişi karakterdir. Onun gözünden ya da bir anlatıcı (ben/sen/Tanrı) aracılığı ile dinleriz hikâyeyi. Fotoğraftaki ise kamera bakış açısıdır. Neyi nasıl gördüğümüzü belirleyen odur. Kurduğumuz dil, seçilen imge ve detaylardan hangisinin alınıp hangisinin dışarıda bırakılacağını belirler. Demek ki kurgu için bir filtreye, süzgece ihtiyaç vardır. Çünkü gösterilen, anlatılan kadar gösterilmeyen ve anlatılmayan da hikâyeye dâhildir. Bir fotoğrafa bakarken bir süre sonra kadraj dışında kalanları düşünmeye başlarız. Ya da bir öykünün hikâyesi tam ortasından başlıyorsa, ona bir baş veya son yazmaya çalışırız. İşte o noktada düşgücü kaçınılmazdır.

Önümüzdeki yazıda düş gücünün sınırlarını zorlamaya devam etmek üzere; sevgiyle, edebiyat ve sanatla hep…

Esme Aras