Bir şair olalım bu yazıda: Babası demiryolu işçisi, küçük yaşta ailesiyle İzmir’in gecekondu mahallesi Gürçeşme’ye göçmüş, kısa süren hayatı boyunca işsizlikle, yoksullukla işportacılık yaparak, mevsimlik tarım işlerinde çalışarak kavga etmiş, psikiyatri servislerinde mesai harcamış, bazen alkole bazen melankoliye düşse de bu kavgada kendine şiirin büyülü dünyasını yoldaş edinmiş, eski eşinin yeni bir evliliğe adım attığı gün olan 15 Şubat 1976’da, henüz 28 yaşındayken hayata gözlerini yummuş, mezarı şu an nerede bilinmeyen, öldüğü ardında hayatının vesikası şiirler bir şair olalım. Ender Sarıyatı olalım.

Öldüğünde ardında kitaplaşmamış bir kitap dolusu şiir bırakmıştı Ender Sarıyatı, gelgelelim kitabı yoktu. Çoğu sıkı şair gibi kitapsız olması, eğer şair arkadaşı Ahmet Günbaş olmasa onun için değil fakat bizler için hiç haberimizin bile olmayacağı büyük bir kayıp olabilirdi. Üstelik Türk sinemasının şeker bulmuş karıncalar gibi üşüştüğü türden hazin bir hayat hikayesi vardı. Kendisi vefat ettikten sonra da hüznünü olanca şiddetiyle sürdüren bir hayattı bu; 17 Ağustos 1999 depreminde bu defa astsubay oğlu Adnan Peker Sarıyatı, hiç görmediği gelini ve ismi verilmiş torunu Ender, Düzce’de enkaz altında kalıp veda ediyorlardı hayata.

“Şiiri iyi direnmişti geçen sürede… Üstelik yaşamın acı yoksulluğuna karşın empatiden başka sermayesi olmayan dipsiz kuyuyu o büyük yalnızlıkta!..”

Böyle söylüyor 2012 Mart’ta yazdığı “Ender Zamanı!” başlıklı yazısında, Sarıyatı’nın şiirlerini 2000 yılında bir araya getirip kitaplaştıran Ahmet Günbaş. Haksız da değil, Ölüme Direnen Şiirler adıyla yayımlanan kitaptaki şiirlere baktığımız zaman, hayatın somut acıları ile didişme halindeki bilinçli bir adamın yalnızlığını, kavgasını ve her şeye karşın içinde dipdiri duran sevinci hissedebiliyoruz:

“artık büyüdüm.
işte geçiyorum,
tütün mağazalarının açtığı devirden
elimde iş bulma ilanları.
üzümcüler,
yemişçiler.
fabrikatörlerden dev bir soluğu yırtarak
geçiyorum.
yıllarca penceremi örten o büyük karları.

ölümün çizdiği gül resimlerinden
gövdem.
bunca yılın çakısıyla vurduğu
gözyaşlarımdan bir ırmağı,
akıtarak avuçlarıma
ağladığımı, ama niçin
kimse sormadı…
sevincim defnedilmesi güç bir ölü”

“Varım Savaşsa”, Ender Sarıyatı

Mensup olduğu jenerasyonun çoğu şairinde görülen bir güzellik bu; şiiri yaşamın tek bir yönünden ele almayan, kavga ile yenilginin, aşk ile hasretin, yalnızlık ile çoğulluğun, melankoli ile histerik bir yaşama tutkusunun iç içe olduğu etten kemikten mısralar:

“aşk, eski bir şiir oluyor bende
geçerken yaşayamadığım o hayatın kıyısından
baktıkça daha da artıyor kimsesizliğim

gittikçe dönüyorum bir deniz kıyısından
her şey gizlilik suya baktıkça
sen biraz gizliliksin baktıkça tenha yerlerine
beni kandıran tanrıya benziyorsun
tenha bir durağa kırmızı bir elmaya
saat üçlere ve her şey sana benziyor
her şeye baktıkça”

“Eski Bir Şiir”, Ender Sarıyatı

“Edebiyatçının yaşarken değeri nerden anlaşılıyor; dergiler, zamanında bir adama değer vermedilerse değeri yok…” diyor Ali Rıza Ertan, 1976 yılında Sarıyatı’nın basılamamış kitabı için yazdığı yazısında. Ancak Ender Sarıyatı sağlığında (yani Ertan’ın deyimiyle zamanında) pek çok dergide yer bulmuş, ismi ufaktan anılmaya başlamış bir şairdi. Soyut, Yordam, Dost gibi yayınlarda Sarıyatı’nın yapıtlarını sergileme fırsatı bulduğunu görüyoruz. Gene de hem yayımlanmış hem de yarım kalmış şiirlerini kendisinin büsbütün bir kitap halinde görememiş olması, bireysel trajedisinde bizler için belki de en dikkat edici noktalardan biri.

Ender Sarıyatı

1999 depreminde hayatını kaybettiğini belirttiğimiz oğluna isim babalığı yapan, yakın arkadaşı Hüseyin Peker’in kendisi hakkında yazdıkları da son derece çarpıcıdır:

“Ender, salt yürekten yaratılmış, hüzün ve duygu dolu bir kişiydi. Hiçbir kalıba kendini sığdırmamış, başkaldırmış bir hayatı yaşardı. Öleceğini bile bile, her türlü kurumla dik ve karşı duran bir yapıyı kurdu kendinde.”

“İşin İçine Anılar Karıştı”, Hüseyin Peker

Bu bağlamda ele alınacak olursa Sarıyatı’nın aşağıdaki şiiri de hayata karşı tutumunun en belirgin yansıması sayılacaktır:

“yarın da soğan ve ekmek yeriz
sen kederlenme
gelen bayramsa
bizim çocukluğumuz da giyer yakası işlemeli gömlekler
gelecek ay alırız istediğin ayakkabıyı
basma entarinle daha güzelsin
sen daha güzelsin herkesten
nasırın ve örgülü saçlarınla”

“Güzde Bir Sürgün”, Ender Sarıyatı

Ahmet Günbaş tarafından hazırlanan ve son baskısı Bencekitap Yayınları tarafından yapılan kitabı Ölüme Direnen Şiirler’degenel hava hep bu minvaldedir. Her şeye karşın umudunu koruyan, şiirlerini kardığı harçta hep bu umuttan izler taşısa da yaşadığı sıkıntılı hayatı, hatta umutsuzluğu da şiirlerinden sakınmayan bir şair Ender Sarıyatı.

Bazı araştırmacılar Ender Sarıyatı’nın dikkate değer bir şair olduğunu, ancak araştırma konusu yapabilmek için veya bir Ender Sarıyatı poetikasından bahsedebilmek için yeteri kadar uzun yaşamadığını (yeterli eser vermediğini) bildirseler de, burada söz konusu olan umutla umutsuzluğun iç içe girdiği, artısı ve eksisi ile hayatın bizzat yerini aldığı bir poetikadır her halükarda.

“Neredeyse bütün şiirlerin dokusunda umutsuzluk geziniyor, ‘militan’ yapıtların temelinde bulunması gereken umut bile Sarıyatı’nın bu tür şiirlerinde hüzünle, karamsarlıkla örtülü. Ama bu, onun yapıtına sonradan kondurulmuş bir ‘arabesk’ öge niteliği taşımıyor, kendi yaşamın içinden fışkırdığı için yerini bulmuş.”

“‘Gencölen’ Bir Şairin Kitabı”, Ülkü Tamer

Bu yazıda bir şair olalım istedim sizlerle; sefalet çekmiş, sağlık sorunlarıyla boğuşmuş, eski eşinin evlendiği gün vefat etmiş, mezarının yeri belirsiz, bu iç karartıcı hikayesi kendinden 23 yıl sonra oğlunun ölümüyle de sürmüş bir şair… Ama bu hikayede hepsinden daha şiirsel olanı, belki de hikayenin tamamlayıcı taşı, sağlığında şiirlerini tek bir kitap halinde görememiş bir şair: Ender Sarıyatı.

“Böyle yetenekli bir sanatçının genç yaşta ölmesine üzülmemek elde değil. Şuna inanıyorum ki, yaşasaydı (belki de toplum onu yaşatmayı başarabilseydi) bugün özgün, nitelikli bir şairin yeni kitaplarını merakla bekliyor olacaktık.”

“‘Gencölen’ Bir Şairin Kitabı”, Ülkü Tamer

Ne diyelim… Yaşasın kitabı olmayan, bütün “kitapsız” şairler!

Mustafa Seyfi